Gotiklere Özel Dosya: Ruhumuzu Karartan 10 Gotik Film

Gotiklere Özel Dosya!

Huzurlarınızda müzikleriyle, kostümleriyle, mekânlarıyla ve afişleriyle ruhumuzu karartan 10 gotik film! Yanlış anlaşılmasın, biz bundan son derece zevk alıyoruz.

Morgiana (1972)

Edwardian elbiseler, devasa şapkalar, belirgin ve sinsi gözler, sessiz çay saatleri, is rengi kedi… “Morgiana”nın atmosferi bizleri, içinde türlü entrikaların olduğu karanlık fakat bir o kadar da estetik bir zaman diliminin içine çekiyor. Alexander Grin’in romanından uyarlanan ve Çek yapımı bu gerilim yüklü dram, 70’lerin gösterişli ruhundan da esintiler taşıyor. Klara ve Viktorie birbirine Güneş ve Ay kadar benzeyen iki kardeştir. Babaları ölünce mirasını Klara’ya bırakır. İşin içine bir de paylaşılamayan erkek girince, Viktorie’nin zehirli planlar yapması kaçınılmaz olur. Yer yer kedinin gözünden izlediğimiz film; antik kırlar, kayalarla kesilmiş okyanus kenarları, kadife perdeli odalarda geçen sahneleri ve yakın plan çekimleriyle bizi hem tedirgin ediyor hem de kardeş çekişmesinin bir parçası yapıyor. Kasvetli kilise çanlarını andıran müziği ise tenimizde tedirgin edici bir ürpertiye dönüşüyor.

The Woman in Black (2012)

Dışarıdan uğultulu bir rüzgâr sesi geliyor. Malikânemiz koyu yeşil bir vadinin üstünde. Hemen yanı başında ise bir bataklık var ve özellikle sular yükseldiğinde çok tehlikeli olabiliyor. Yosun kaplı taş duvarlar, çoğuna uzun süredir girilmemiş boş odalar, örümcek ağlarıyla kaplanmış eşyalar, rüzgârın şiddetiyle yanıp sönen lambalar da cabası. Aslında mevzu bununla da bitmiyor. 4 mevsim sonbahar yaşayan bir İngiltere kasabasındayız ve kasabanın sakinleri de bir mezarlık dolusu ölü. Tabii bir de hayalet var, siyahlı bir kadının hayaleti. İşte Hammer yapımı ve Susan Hill’in aynı adlı romanından uyarlanan “The Woman in Black”in atmosferi tam olarak böyle. Arthur isimli bir avukat emlak işleri için kasabaya gelir ve intihara dayalı çocuk ölümleriyle karşılaşır. Bir de kendi kendine açılan ses kayıtları ve kendi kendine sallanan sandalyelerle tabii. Yüzü tülden simsiyah bir peçeyle örtülmüş yaslı kadın ise hem onun hem de bizlerin en terleten kâbusu olacaktır.

Gothic (1986)

Mary Shelley henüz Frankenstein’ı kaleme almamış, romantik ve karanlık şair Percy Shelley ile evli, tamamen onun gölgesinde ve deliliği bir potansiyel. Bir akşam dostları Lord Byron’ı şato gibi evinde ziyarete giderler. Lord Byron doğunun otantik havasından fazlasıyla etkilenen biri olduğu için yaşadığı yeri de yarı mistik yarı gotik bir şekilde dizayn etmiş. Kuru kafalarla süslü bir holden geçilen ana salonunda nargile dumanı, İran halılarındaki şekilleri dans ettiriyor. Arabesk revaklar, gotik vitraylara karışıyor. Afyon, kırmızı şarap ve erotik hikâyeler eşliğinde gece başlıyor. Uyuşturucu ve şehvetin etkisiyle en derin korkular ve fanteziler ortaya çıkıyor. Ve Frankenstein fikri Mary Shelley’de, Henry Fuseli’nin “The Nightmare” tablosu misali beliriyor. “Gothic”in grotesk atmosferinde arkadaş toplantısının bir parçası olmamak elde değil. Bizler de gök gürültüsünün ve içkinin sersemletici etkisiyle bir yandan özgürleşmiş bir yandan da kapana kısılmış hissediyoruz. Çünkü duvarların ardında hepimizi bekleyen büyük bir şey var. İnsana benzemeyen bir şey…

Horror of Dracula (1958)

Bir Dracula filminin gotik ruhu yansıtmaması neredeyse imkânsız. Çünkü yarasaların efendisi, kalbi atmayanların lordu, gecenin nefessiz gezeni, cehennemi kimse etrafında da kendisi gibi zifiri karanlık bir dünya yaratıyor. Yaşadığı kalenin ok gibi kuleleri dişlerini simgelerken, kurt çocuklarının uluması ona ninni gibi geliyor. Dişi avları tek arkadaşı, tabutu huzur bulduğu tek yer. Christopher Lee gibi asil ve korkutucu bir bedenin içinde hem de. Kontumuz bir gece Jonathan Harker isimi bir meczup tarafından rahatsız edilir. Bunun karşılığında ondan ve nişanlısından intikamını almak ister fakat karşısında ezeli düşmanı Dr. Van Helsing vardır. Bazen dindirilemeyen açlık, bazen gün ışığına hasretlik, çoğu zaman da Van Helsing onun için yegâne rahatsızlık sebebidir. Mezarından Ay gibi doğan, kanın tadına itinayla bakan, can pazarına gece kuşu gibi konan vampirimiz; Doktor tarafından ölümün huzurlu kollarına yollansa da, bir gün geri geleceği kesindir. Peleriniyle gecenin içinde süzülürken, dokunduğu her şeyin hayat ışığını emer. Çiçekleri soldurur, kalpleri kırar, ekranları siyaha boyar.

Crimson Peak (2015)

Kendisi de korku koleksiyoncusu olan Guillermo del Toro’nun birçok gotik imgeyi bir arada kullandığı romantik korku türünde bir film “Crimson Peak”. Edith Cushing, Thomas Sharpe’la evlenip kızıl bir tepede konuşlanmış görkemli evine yerleşir ve burada Lucille isimli kardeşin ve kızıl hayaletlerin varlığıyla yüzleşir. Bu ev Orta Çağ’ın ürkünç kiliselerini andırmaktadır: gül dikenleri, tuhaf yaratıklar, cehennem zebanileri, gizemli olaylar… Beyaz geceliği ve elindeki gaz lambasıyla geceleri hayaletlerden kaçan bir kadın, piyanosunun başında demonik melodiler çalan kötü yürekli bir başka kadın ve depresif bir erkek filmin siyah rengini belirginleştiren üçlüdür. “Crimson Peak” görselliğiyle büyülerken, Edgar Allan Poe’nun “The Fall of the House of Usher”ına ince bir selam veriyor. Filmde bir yığın klasik gotik objeyle ve görüntüyle karşılaşıyoruz. Sanki bir medyum Orta Çağ’dan bir asilzadeyle seans yapmış, o da tüyolar vermiş ve ortaya bu film çıkmış gibi. Ya da kendimizi Guillermo del Toro’nun evinin içinde gibi hissediyoruz. Uçuşan karlar, dumansı ruhlar ve kızıl kumların da etkisiyle filmi bir hayaletin ardından izliyoruz.

The Tomb of Ligeia (1964)

Asil bir İngiliz evi hayaletsiz olur mu? Olmaz. Verden Fell’in evi de öyle. Lady Ligeia ebedi istirahatgahına uğurlanırken kara bir kedi de mezarında dolaşır. Bu kedi adeta ölülerle ölümlülerin arasındaki ipince perdeyi aralar, ortaya hortlakların cirit attığı bir geçit çıkar. Verden Fell yeniden evlenir evlenmesine ama biricik eski karısı Lady Ligeia’nın ondan “ayrılmaya” pek niyeti yoktur. Üstelik duygu yüklü cenaze ve gömülme törenine rağmen. Vincent Price’ın film boyunca siyah güneş gözlükleri ve levazımatçı takımıyla dolaştığı film, hem bir fantom hem de şık bir goth yaratmıştır. 40’ların gotik efsanesi “Rebecca”dan ve tabii ki Poe hikâyesinden esinlenen film; yuvarlak pencereli tabutu, kabristanı mesken tutmuş kedisi, dipsiz mahzenleri ve titrek mum ışığında sohbetleriyle bizlere gotik bir ziyafet sunuyor. Paris’in Roma’nın antik mezarlıklarında, lahitlerin üstünde dinlenen meşhur kedilerini hatırlıyoruz. Lady Rowena’nın garabet düşlerinin bir parçası oluyor, pencere pervazından aniden fırlayan kediyle irkiliyoruz.

The Company of Wolves (1984)

Anneannesinin anlattığı masallarla uykularında karanlık ormanlara seyahatler yapan bir kızdır Rosaleen. Bu masallarda hep iri, kıllı ve sert erkekler; masum ve körpe kızlar vardır. Dolunayda değişime uğrayan kurt adamlara aşık olan genç kızlar… Aslında anneneanne Angela Lansburry, Rosaleen’i cinselliği yeni keşfettiği bir dünyaya davet ediyordur. Bu masalların bel kemiği tutkunun ve kadınlığın keşfidir. “The Company of Wolves” gotik bir dünyanın içine yer yer erotizm ve fabl unsurları katarak karşımıza bir folklor devşirmesi çıkarmış. Tribal müzikleri ve uyku zamanı hikâyeleriyle gerçeklikle bağımızı kesiyor ve bizi “Kırmızı Başlıklı Kız”ın sakinlerinden biri yapıyor. Yatağımızın altındaki canavarlara, konuşan baykuşlara, ormanın iyi ve kötü cadılarına, bir sofra dolusu aristokratın kurda dönüşebileceğine inanıyoruz. Her hırlamada vücudumuzdan bir parça koparıldığını hissediyoruz. Yani “The Company of Wolves” basit bir çocuk filmi ya da masalsı bir film değil. Çocukluğun ölümü, kanlı dönüşümlere ve sevişmelere sahne olan bir film. Alacakaranlıkta evlerimizi ziyarete geleceklermiş gibi…

The Vampire Lovers (1970)

Sheridan Le Fanu’nun “Carmilla” romanından uyarlanan “The Vampire Lovers”, tıpkı yazarın yarattığı dünyaya benzer yarı gotik yarı cüretkar bir dünya yaratıyor. İki kadının birbirine duyduğu aşkın etrafına örüyor korku dolu kozasını. İyi geceler öpücüğü bir anda ölüm öpücüğüne dönüşüyor. Marcilla, önce General’in evinde bir süre misafir olarak kalır. Daha sonra da Roger Morton’ın. Fakat bu sefer adı Carmilla’dır. Burada misafir kaldığı süre zarfında evin solgun ve kırılgan kızı Emma’ya aşık olur. Dişi vampirimizin büyüleyici güzelliğine karşı koymak imkânsız gibi bir şeydir. Diri göğüsleri, mağrur bakışları, kışkırtıcı sözleri ve dehşetengiz cesaretine yani… Ingrid Pitt’in çekici güzelliğine… “Carmilla” gotik edebiyatın ilk lezbiyen vampir öyküsü. “The Vampire Lovers”da da birbirinden hoş hanımları Viktoryen kıyafetleri içinde, kimi zaman da çıplak ve davetkâr bir şekilde izliyoruz. Sislerin arasında belli belirsiz, vampirliğin hakkını verir bir şekilde…

Sleepy Hollow (1999)

Tim Burton sinemasına has birtakım detaylar vardır: kurumuş dallar, siyah beyaz çizgiler, ucubik ama sevimli yaratıklar, oyuncak bebek parçaları, darmadağın saçlar, dans eden iskeletler… Bu tuhaf liste uzar gider. Tam bir gotik markası olan Tim Burton, Batman gibi bir karakteri bile o sinemanın içinde şekillendirebilmiştir. “Sleepy Hollow” efsanesi de aynı marifetli ellerin ve aklın ürünü. Ichabod Crane yani Johnny Depp, cinayet vakalarını kendi alışılmadık yöntemleriyle çözmeye çalışan asosyal biridir. Sleepy Hollow’daki tüyler ürpertici bir vakayla ilgilenir. Kasabada atlı bir süvari kurbanlarını kafalarını kopararak öldürmektedir. Bu işin sebebi bir goblin midir? “Sleepy Hollow” ortamı tam bir korku müzesi gibi. Sanki sizin de dahil olduğunuz bir tiyatro ve dolaplardan nelerin fırlayacağını, kimin ardınızdan çığlık atacağını, hangi işkenceye maruz kalacağınızı kestiremiyorsunuz. Filmi -bu tarifsiz heyecanı ve dekorasyonu içinde- nefesinizi ve boynunuzu tutarak izlemeniz kaçınılmaz.

The Crow (1994)

Eric Draven başlı başına gotik bir karakter zaten. Aslında hiçbir şey yapmasına gerek yok. Katedrallerin çatılarında yürüyebilir, siyah dudaklarıyla zebanilerle konuşabilir, mezarlıklarda sabahlayabilir. Kissvari makyajlı yüzünden bir damla yağmurun süzülmesi, yürüdüğü yerlerde yanan karga figürü bırakması, çan kulelerinde şimşek çaktıkça belirmesi yeter. Eric Draven ve nişanlısı bir gece Top Dollar isimli bir gangster tarafından talihsiz bir biçimde katledilir. 1 yıl sonra ziyaretçi bir karganın da yardımıyla Eric intikam almak üzere dirilir. Çünkü kargalar ruhları ölüm diyarına taşımakla görevlidir ama Eric’in zamanı henüz gelmemiştir. Bu durum da akıllara “Raven” şiirini getirir. James O’Barr’ın 90’lar çıkışlı çizgi romanından uyarlanan film, beyazperdede kanatlarını genişçe açtı ve fırtına gibi esti. Brandon Lee’nin sette, içinde gerçek kurşun olan bir kurusıkı tarafından öldürülmesi ise yürekleri soldurdu gitti. Brandon Lee’nin trajik son performansı ve aryalarla taçlandırılmış, hüzünlü bir film “The Crow”.

Yazar hakkında: Semra Uygun

Fantastik sinema ve korku sineması için yeni ve acayip şeyler yaptı. “Korkteyl” programını yazdı ve sundu. “Midnite Movies” grubunu kurdu, korkuyu ötekilerle paylaştı. Semra deli gibi film izliyor, Tür, yıl, oyuncu, yönetmen ayırmaksızın izliyor; abur cuburlarını, dostlarını yanından eksik etmeksizin izliyor. Ama Semra hala doğru filmi bulamadı.

Bir Cevap Yazın