Musallat

Yazan: 30 Eylül 2007  
Kategori: Korku Filmleri

Dinsel referanslarla yola çıkan Büyü, D@bbe, Semum benzeri yeni bir Korku filmi daha karşımıza çıkmaya hazırlanıyor. Bakalım bu defa olmuş diyebilecekmiyiz yoksa yeni bir hayal kırıklığı mı yaşayacağız. midnight

“Aşkı Bu Alemden, Kendisi Değil…”

Mia Yapım, “Bilin, anlatın, tedbir alın ve asla unutmayın” sloganından hareketle “Türkiye’nin ses getirecek ilk korkunç filmi”ne imza atıyor.
Türkiye ve yurt dışındaki yarışma ve festivallere de katılacak olan Musallat, 16 Kasım’da sinemaseverlerle buluşacak.Yapımcılığını Mia Film-Banu Akdeniz’in üstlendiği filmin yönetmenliğini Türk televizyonlarında “ilk ve başarılı” yapımlara attığı imzalarla tanınan Alper Mestçi yapıyor. Senaryosunu da Alper Mestçi’nin kaleme aldığı Musallat’ın yapım ortağı ise Dada Film-Murat Toktamışoğlu.Filmin gerek oyuncu kadrosu, gerek görsel efektleri, gerekse son teknoloji çekimleriyle büyük beğeni kazanacağını iddia eden Banu Akdeniz, “Musallat hiç işlenmemiş ve tabu kabul edilmiş bir konuyu ilk kez ele alıyor. Hacı Burhan karakterini deneyimli oyuncu Kurtuluş Şakirağaoğlu canlandırıyor. Filmimiz, Burak Özçivit ve Biğkem Karavus gibi iki genç yeteneği de Türk Sineması’na kazandıracak” dedi.

Yapımcı, yönetmen ve başrol oyuncularının “ilk sinema filmi” olan Musallat’ta, halk arasında “üç harfliler” olarak adlandırılan ve tabu olarak kabul edildiğinden hep, korku, endişe ve dehşet duygularını çağrıştıran “cinler” ilk kez Beyazperde’de işlenecek.Başka alemlerden varlıklar (cinler) insanlarla temasa geçerse ne olur? İnsanoğlu sandığımız kadar güçlü mü yoksa birçok şeyden aciz mi? Birbirini seven iki gencin öyküsünden yola çıkan film, bu ve benzeri soruların cevaplarını verecek.Haziran sonunda Almanya-Berlin’de çekimlerine başlanan Musallat’ın Türkiye’deki çekimleri ise sürüyor.

Devamını oku

Araya Parça Giren Yıllar

Yazan: 30 Eylül 2007  
Kategori: Ortaya karışık

Ülkemiz insanı kendi yakın ya da uzak tarihiyle yüzleşmeyi henüz beceremedi. “Araya Parça Giren Yıllar”, Türk sinemasının kimilerince en “karanlık” dönemi sayılan “1974-1980 seks filmleri dönemi”ne ait bugüne dek gerçekleşememiş bir yüzleşmenin kitabıdır. Bu kitap, kendi geçmişiyle her alanda yüzleşmeyi başarabilmiş sağlıklı bir topluma duyulan özlemle, 19 yıllık bir bilgi-belge-araştırma birikiminin sonucunda özenle hazırlandı… Bunlar Cihan Demirci’nin sözleri. “Araya Parça Giren Yıllar” Türk sinema tarihinin yok saydığı, hatta günah keçisi yaptığı bir dönemi anlatıyor: “Seks Filmleri Dönemi”ni… 70′li yıllar nasıl yıllardı? 70′lerde kadın erkek ilişkileri nerelerdeydi? Cinselliğe bakış açımız neydi? Ne oldu da bu filmler birdenbire patladı? Bu filmlere seyirci neden bu kadar ilgi gösterdi?

Cihan Demirci, oyuncusundan, ışıkçısına, seyircisine kadar döneme tanıklık etmiş bir çok kişiyi kitabında buluşturuyor ve bütün bu sorulara cevap arıyor. 25 yıllık yazarlık serüveninde, bu güne kadar yayınladığı 24 kitabıyla edebiyat dünyasına farklı bir bakış getiren Demirci, “Araya Parça Giren Yıllar” ile Türk Sinemasının reddedilmiş, karanlıkta kalmış döneminin kapılarını aralıyor ve yüzleştiriyor. Devamını oku

Frankenştayn Godzillaya karşı

Bilim kurgu türünü sadece Kuzey Amerika sineması bazında değerlendirirsek, genel şablonlar oluştuğunu ve tüm örneklerin öyle yada böyle bir sınıfa dahil olduğunu görürüz. Eğer daha serbest ve sarhoş! örnekler görmek isteyen iflah olmaz bir kötü film izleyicisi iseniz biraz daha uzaklara Asya sinemasına bir göz atmakta fayda var.

http://www.hotmoviesale.com/dvds/69844/1/Frankenstein-Conquers-The-World.jpgYazımızın konusu, ismiyle dahi akıllara zarar bir çalışma olduğunu belli eden “Frankenstein Conquers the World- Frankenştayn Dünyayı Fethediyor” ise, neredeyse o dönemde popüler olmuş tüm ucuz korku filmleri ve Gojira (Godzilla) filmlerinden nemalanmaya çalışan tuhaf bir melez! Filmin kendisi bize vaadettiklerinden daha korkunç va daha bilim kurgusal (bilimsiz bir kurgu demek daha yerinde olur) Peki bu yazdıklarımızdan yola çıkarak filmin kötü olduğu sonucunu mu çıkarmalıyız? evet kesinlikle çok kötü! hatta o kadar kötü’ki sırf bu yüzden de inanılmaz eğlenceli :)

Ünlü yapım şirketi Toho Company bu fikri nasıl onayladı bilinmez ama bu sayede bize korku ve ucuz bilimkurgu sinemasının belki de en absürd örneklerinden birini sundukları kesin…

Herşey soğuk ve karlı ve her ne hikmetse gökgürültülü (kar yağarken şimşek çaktığına hiç şahit olmadım) bir kış gününde, çılgın bir Bilim adamının mahzene benzeyen laborotuvarında (kendisi marx kardeşlerden, groucho ya benziyor) başlıyor. Deneyler devam ederken içeri birden nazi askerleri giriyor ve yanlarındaki Denizci Nazi!(üniforma ingilizler ait ama) rütbelisinin emri ile bir sandığı alıp götürüyorlar. Bilim adamı onların peşinden isterik bir ruh hali ile laborotuvardaki tüm alet edavatı parçalıyor (nasıl bi canavar yarattıysa artık!) sandık birAlman denizaltısına yüklenerek uzun bir yolculuğa çıkarılıyor. Daha sonra sandık bir gece harekatı ile bir Japon denizaltısına naklediliyor fakat bu arada onları gözetleyen bir müttefik uçağı saldırarak Alman denizaltısını batırıyor, japonlar ise sandıkla birlikte kurtulmayı başarıyor. Tokyo‘ya getirilen sandığı bilimadamları ve askeri yetkililer açtıklarında görüyoruz ki bu kıymetli kargo, Frankenştayn’ın kalbi imiş! (suyun içinde atıp duruyor!)

Devamını oku

Ôdishon (1999)

Yazan: 30 Eylül 2007  
Kategori: Asya Sineması, Korku Filmleri

Japon korku sineması dendiğinde Takashi Miike’ye ayrı bir yer açmak gerekir. Ne kadar da usta sinemacı her tarzdan film çekse de o kanlı görüntüleri en çok korku filmlerine yakışmaktadır. başyapıtlarından Audition özellikle son yarım saati ile sinema tarihinde yerini almıştır.

Bir ekşisözlük atasözü: yüksek derecede spoiler içerir!

Tüm japon erkekleri yalnız yaşıyor

Kahramanımız Ryo yedi yıl önce karısını kaybetmiş tek erkek çocuğu ve köpeği ile yaşayan yalnız ve zengin bir iş adamıdır. oğlu bile artık babasının bu durumuna isyan eder ve hemen evlenmesi gerektiğini söyler. Ryo da bu durumu film yapımcısı yakın bir arkadaşına anlatır. Arkadaşı bu durumda film seçmeleri yapıp kendisine uygun bir eş arayabileceklerini söyler. Ryo da hiç düşünmeden bu eğlenceli teklifi kabul eder. Eline adayların kağıtları ulaştığında bir kişi özellikle Ryo’nun ilgisini çeker eski bir balerin olan bu güzel kız ayağında bir problem olduğundan en büyük tutkusu baleyi bırakmak zorunda kalmıştır. Ryo kafasına bu kızı kazıyarak seçmelere gider.

Devamını oku

Jyu Oh Sei (2006)

Yazan: 30 Eylül 2007  
Kategori: Anime

Thor ve Rai, Balkan Sistemi’ndeki Juno Gezegeni Kolonisi’nde yaşayan ikizlerdir. Thor’un en büyük hayali; bir gün insanoğlunun yaşadığı ilk gezegen olan Dünya’ya gidebilmektir. İkizler bir gün evlerine döndüklerinde birşeylerin ters gittiğini farkederler. Eve baktıklarında ise, anne ve babalarının öldürülmüş olduğunu görürler. Bu cinayeti işleyen kuvvetler, o anda Thor ve Rai’yi de bayıltır. Onları bir yaşam poduna koyarak, kimsenin varlığından haberdar olmadığı hapisane gezegeni Chimera’ya yollarlar. Chimera, azılı suçluların yaşadığı ve bitkilerin üstün olduğu bir gezegendir. Bu gezegenden çıkmanın tek yolu ise, önce hayatta kalmayı başarmak, sonra da en güçlü yaratıkları yenerek “Jyu-Oh” olmaktır.

2001 yılının başlarında arkadaşlar ile otururken birden ‘’sinemaya gidelim’’ diye bir söz atıldı ortaya. Ne de olsa sinemada ‘’Arnold Schwarzenegger’’ ağabeyimizin ‘’6. Gün’’ adlı filmi var. ‘’Arnold Schwarzenegger’’ olsun taştan olsun deyip sinemaya gitmeye karar verdik. Sinemaya gidip film başladığı andan itibaren ‘’klon-insan’’ kavgasına şahit olduk. Gerçi o yıllarda hangi tv kanalını açarsak açalım sürekli olarak ‘’bilimin artık çok ilerlediğini ve neredeyse insan klonlamanın bile yapılabileceğiyle’’ ilgili haberlere şahit oluyorduk. Hatta bazı ülkelerde koyun klonlamaya bile başlamıştı. Bu haberleri görerek bizlerde ekran başında ‘’Evet, bilim artık çok ilerledi. Artık insanoğlu yeni bir çağın kapısını dayandı’’ diye düşünüyorduk. Bizlerle aynı düşünceye sahip olan ama bu düşüncenin kötü yönlerini, bizlerin gözü önüne sürmek isteyen yönetmen Roger Spottiswoode kameranın arkasına geçerek 6. Gün’ü yönetmeye başlar ve dediğimiz gibi insan-klon savaşını bizlerin gözü önüne sererek gerçek Adam Gibson’ın hangisi olduğuna dair kafamızı allak bullak ederek bizlere şu karışık mesajı verir;

“İnsan klonlamak çağın yeni vebasıdır. Klonlanan insanlar tehlikededir. Bilim olmamalıdır. Kutsal kitaplar hepimize yeter. Bilime, tıbba falan ne gerek var” – Altıncı Gün…

Devamını oku

Sonraki sayfa »