Türk Western Filmleri
Yazan: Murat Tolga Şen 31 Ocak 2008
Kategori: Afiş - Lobi
->

Aşağıda belki de çoğunu daha önce asla görmediğiniz Türk Westernlerine yada en azından bu çağrışımı yapan filmlere ait afişleri göreceksiniz. Bu filmlerin bazıları genel avantür konularını işleyen yapımlar olsa da afişleri ile Western temasına çağrışım yaptıkları için eklemeyi uygun gördük.
Yeşilçam’da western furyası 1967′de başlamış, yaklaşık olarak 7 yıl sürmüş ve bu türde 50′ye yakın film çekilmiştir. Yerli westernlerde hemen herkes oynamıştır. Ayhan Işık, Yılmaz Güney, Cüneyt Arkın, Kartal Tibet, Sadri alışık, Öztürk serengil, Yılmaz Köksal….Bir anda yerli Cango’lar, Ringo’lar, Sabata’lar, Gringo’lar, Kötü haydutlar, şuh meksikalı kızlar, dürüst veya satılmış şerifler, çiftlik sahipleri, kumarbazlar, vahşi batı ağaları, Kızılderililer, çoğu dar bütçeli filmlerde boy göstermeye başlamıştı. (Fantastik Türk Sineması – Kabalcı)
İnternet üzerinde sıklıkla bulunan film afişleri yerine ismi cismi dahi hatırlanmayanları tercih ettik ve bu arada gördük ki bu türün Cüneyt Arkın’ı, Yılmaz köksal abimizmiş meğer! hepsi ne yazık ki aynı kalitede olmayan bu afişlerin yine de işinize yarayacağını umuyoruz. Ayrıca tematik olarak böylesi bir yerli arşivin şimdiye kadar sunulmadığını düşünerek de için için seviniyoruz. Afişlerin üzerine tıkladığınızda büyük hallerini görebilir ve arzu ederseniz bilgisayarınıza indirebilirsiniz. Genel kullanıma uygun olması için sağına soluna “öteki sinema” vs. şeklinde bir fligran falan da yerleştirmedik. İyi Seyirler… Devamını oku
King Kong Fenomeni
Yazan: Konuk Yazar 28 Ocak 2008
Kategori: Bilimkurgu filmleri, Fantastik
Göz kamaştırıcı görsel efektler, dur durak bilmeyen hareket ve heyecan, egzotik mekanlar, masal kitabı görselliği… King Kong’un büyüklüğü bir bakıma mecazi olabilir. Oysa filmin kendisi bugün gişeye oynayan iddialı macera filmlerinin en başta sıraladığımız kurallarını topyekün kullanan ilk büyük yapımdı. 1933 yılındaki ilk kükreyişiyle doğan 4 efsaneye ve onun isinden giden başlıca filmlere dalıp gidiyoruz bu yazıda. Ucuz ve pespaye görsel efektleriyle Cooper’ın dünyasına mütevazı da olsa bir tuğla eklemek isteyenden tutun da, Hollywood’un hep hoşlandığı şaşaalı ama yavan pahalı prodüksiyonlara dek uzanarak, King Kong’un çevresini saran efsanevi çemberi şöyle bir turluyoruz.
Bugün bazı sinemacılar Merian C. Cooper için hep aynı sıratı kullanıyor 0 gerçek Indiana Jones idi.
Cooper’ın serüven ruhunu ateşleyen şey, 6 yaşındayken okuduğu bir kitaptı. 1861 yılında P.B. Dun Chaillu tarafından yazılan “Adventures of Equatoria1 AFrica” adlı bu kitap, Afrika’daki keşif gezileri ve goril avları sırasında yaşanmış inanılmaz olaylar hakkındaydı ve Cooper’ın goril merakı da böyle başlamıştı. Kitabı bitirdiğinde kafasında sadece kaşif olmak vardı. Bu keşfetme duygusu Cooper’ı hayatı boyunca terketmedi. Havacılığa merak saldı. (King Kong’a saldıran uçakların pilotlarından birini kendisi canlandıracaktı. Rol arkadaşı da iş ortağı Ernest B. Schoedsack idi.) Birincisinde Faal olmak üzere her iki dünya savaşına da katıldı. Bu mücadeleci ruhu nedeniyle yıllar sonra “Asıl King Kong benim” bile diyecekti. Kafa dengi meslektaşı ve kankası Schoedsack ile, dökümanter sinemaya merak salan Cooper, özellikle Afrika ve Asya’da çektiği belgesellerle ürün en ilgi çekici birkaç örneğine imza attı. Özellikle Grass ve Chang efsanevi başyapıtının temellerini de atan anahtar sahnelere sahipti. Ama Cooper’ın kafasında hep aynı imge dönmekteydi: Komodo adasındaki ejderlerle dövüşen dev goril! Stüdyoları kapı kapı dolaşıp King Kong projesi olarak sunduğu şey de temelde bu Fikre dayanıyordu ve kabul ettirebilmesi için hikayenin üzerinde oynaması, Dun Chaillu’nun kitabına geri dönmesi ve serüven ruhunu öne çıkarması gerekmişti.
“Dünyanın Sekizinci Harikası” olarak tanıtılan King Kong, dönemin yılgın seyircileri için büyük bir sürprizdi. Hikayesi yavaş yavaş açılıyor ve giderek genişliyordu. Canavar ürkütücü olduğu kadar dokunaklıydı da. Daha da önemlisi, seyirciler, ilk kez perdedeki görüntüyle eşzamanlı akan, organik uyumlu bir müzik çalışmasına şahit oluyordu. Max Steiner’ın çalışması, bugün çağdaş Film müziğinin öncüsü sayılıyor. Sadece bu değil; bugün kulağa cok ham gelse de (ama asla ilkel değil!) Murray Spivack’ın ses kurgusu çalışması da Steiner’ın öncülüğünü destekler nitelikteydi. Dönemin tüm görsel ve işitsel imkanlarının en karmaşık yöntemlerle uygulandığı King Kong da kullanılan teknikler, bugün hâlâ çağdaş canlandırma sanatçıları tarafından tahlil ediliyor, örnek alınıyor. Film, zaman içinde çoğu kez öncü sıfatını gölgeleyen diğer canavar Filmleriyle karıştırılmak gibi bir hataya kurban gitse de. Fantastik sinema, hala, King Kong’un seyircilerinde uyandırdığı, resimli masal kitaplarına özgü o benzersiz hayret duygusunu yeniden yaratabilmenin yollarını arıyor. İste o yolculuğun durak noktaları: Sinema tarihçileri ve akademisyenler, sonradan klasikler üzerine derin okumalara girişmekten ve onları eğretilemelerle süslemekten hoşlanırlar. Ama bazı Örnekler öylesine yalındır ki sinema sanatını zenginleştiren bu eğretileme girişimleri zorlama bir çabadan ibaret kalır. Güzel ile çirkin hikayesinin en görkemli yorumu King Kong’da olduğu gibi…
Video Günleri…
Yazan: Murat Tolga Şen 25 Ocak 2008
Kategori: Ortaya karışık
->
Video denen çılgın aletle memleket sıkıyönetim günlerinde tanışmıştı. Erken 80’lerde Tek kanallı ve sıkıcı Devlet Televizyonunun yayınladığı naftalin kokulu filmlerden ve dizilerden gına gelmiş halk da doğal olarak bu inanılmaz eğlence vaadine kanıp neredeyse 3-4 maaş toplamına sahip olunabilen Video cihazlarını TV’lerinin altına ve yine üstünde dantel olması şartı ile yerleştirivermişti bile. Bu kadar pahalı olmasına rağmen bu kadar çok kişi tarafından alınmasının en önemli sebebi de, ilan edilmemesine rağmen neredeyse Demirperde ülkelerinden bile daha despot bir anlayışla yönetilen memlekette, sıkıyönetimin de etkisi sebebiyle eğlence namına hiçbir şey kalmamış olmasıydı. O zamanlar Video dediğimiz teknoloji harikası! Cihazlar inanılmaz bir statü sembolü idi. Tıpkı Televizyonların ilk görüldüğü zamanlardaki gibi Video’su olan ailelerin itibarı artıyor, misafirleri eksik olmuyor, dolayısiyle havalarından da geçilmiyordu. Video’su olanlar kendi arasında ikiye ayrılmıştı; kaydedicili videosu olanlar ve player sahibi olanlar. Hepsinin değilse de bir kısmının birde yardımcı cihazı oluyordu; (Betamax yada VHS kasetleri geri sarmak için kullanılan garip alet! video da geri sarmayın video bozulur derlerdi. Video kaset kiralayan yerlerde bunlardan 3-4 tane olurdu. kaseti teslim edince hemen geri sararlardı.)

Paralı Askerler’i Bulduk
Yazan: Murat Tolga Şen 11 Ocak 2008
Kategori: Sinema Nostaljisi
Bir kaç sebepden ötürü benim için çok değerli bir isimdir bu: Ali Murat Güven… Kendisiyle hiç karşılaşmadık ama “Öteki Sinema” blogumuzun duraklama döneminden çıkıp yeniden heyecanla yazılarına devam edebilmesi onunla mailleşmelerimiz sırasındaki cesaret verici tavrı sebep olmuştur. Metin Demirhan ustamızı ve abimizi kaybettiğimizde de, geri kalan herkes Altın Portakal davetlisi olarak kokteyllerde mojitolarını! yudumlarken, o vefalı yazılarıyıla uğurlamıştır bu kadri bilinmemiş bir Öteki Sinema ustasını…
Benim Dünya görüşüme ait olmayan bir yayın organında dahi olsa onun kadar isabetli ve bilgili sinema yazan çok az kişi vardır bu ülkede… Doğrusu bende çok geç farkettim ve tüm yazdıklarını keyifle okudum… Ali Murat abinin bana yaptığı en büyük iyiliklerden biri ise şu filmden haberdar etmek olmuştur; Paralı Askerler – You Can’t Win ‘Em All…

You Can’t Win ‘Em All (1970) (Türkiye’de Yaygın Olarak Bilinen Türkçe Adı: “Paralı Askerler”)
Yönetmen: Peter Collinson
Başrol Oyuncuları: Charles Bronson, Tony Curtis, Fikret Hakan, Salih Güney , Mustafa Kemal Atatürk’ü Canlandıran Aktör: Patrick Magee
sözkonusu yapıt ülkemizde şimdiye kadar sinemalarda ve televizyon kanallarında hiç gösterilmedi. Çekimleri İstanbul ve İzmir’de gerçekleştirilen, yapımına kalabalık bir Türk teknik ekibinin de katkıda bulunduğu bu filmin başrollerinde ise Charles Bronson, Tony Curtis, Fikret Hakan ve Salih Güney’den oluşan son derece renkli bir kadro yer alıyordu.
Dönem, 1920′li yılların başları… Adam ve Josh adlı Amerikalı iki eski asker, yanlarında bir grup serüvenci ve içi ağzına kadar silah dolu bir gemiyle Osmanlı Devleti’nin Ege kıyılarına demir atarlar. İki kafadarın başlangıçtaki tek derdi, uzak diyarlara açılıp oralarda bir “savaş” bulmak ve ihtiyacı olanlara silah satmaktır. Tam ortasına düştükleri Türk Kurtuluş Savaşı da voliyi vurmak için gayet ideal bir pazar görünümündedir. Fakat kahramanlarımızın kısa yoldan köşeyi dönme hesapları çok geçmeden çökecek ve bu savaşta onlar da adım adım birer “taraf”a dönüşeceklerdir.

Önceleri, kendilerini koruma görevlisi olarak kiralayan Egeli yerel lider Osman Bey’in milis kuvvetlerinde görev yapmaya başlayan Amerikalı fedailer, bu kişinin başka bir kente nakledilen servetine gözcülük yaptıkları ilk görevleri sırasında nisbeten rahat ve eğlenceli günler yaşarlar. Ancak sonradan işin içine Anadolu’ya saldıran Yunanlılar ve hem onlarla hem de çökmekte olan İstanbul yönetimiyle mücadele hâlindeki Mustafa Kemâl Paşa’nın birlikleri girince, bu topraklarda işlerin o kadar da eğlenceli olmadığı anlaşılacaktır. Ardarda bir sürü tehlike atlatıp heyecan dolu serüvenler yaşadıktan sonra Kuvvayi Milliye askerleri tarafından tutuklanan Josh ve Adam, İstanbul’a getirilerek direnişin lideri Mustafa Kemâl Paşa’nın huzuruna çıkarılırlar. Zaferin eşiğindeki Mustafa Kemâl’in, kendisinin karşısında son dualarını eden bu davetsiz konuklara yaptığı konuşma ise âdeta günümüze ışık tutar gibidir: “Siz Amerikalı serseriler, Anadolu’ya ayak bastığınız andan itibaren ülkeme kargaşadan başka hiç bir şey getirmediniz. Ama ben ikinizi de bir defaya mahsus olmak üzere bağışlayacağım. Sizler de derhal defolup buradan gidecek ve bir daha Türkiye’ye asla geri dönmeyeceksiniz!”
Ali Murat abinin bu unutulmuş filmle ilgili bir yazısı var. Ondan izin alarak blogumuzda yayınlamıştık… Aynı yazıyı alternatif Sinema portalı Divx Planet forumlarında yayınladığımızda ise konu çok heyecan uyandırdı ve aylar süren aramalardan sonra nihayet bir dostumuz bu nadide filme ait bir VHS kopyasına ulaşarak bunu avi formatında emule üzerinden paylaşıma sundu. star oyuncu kadrosu ile Türk Kurtuluş savaşında geçen bu macera filmi, şimdi internet ve divx mucizesi sayesinde onlarca kişiye ulaşıyor. Filmin altyazı çalışmaları da yine Divx Planet gönüllüeri tarafından neredeyse bitirilmek üzere…Zamanında katı sansür mekanizması ve yasakcı zihniyetin bizlerden uzak tuttuğu bu eğlenceli avantürü hepinizin izlemesini dilerim, bu sebeple yayınladığımız ilgili Emule linkine buradan ulaşabilirsiniz : Paralı Askerler – You Can’t Win ‘Em All *VHS Rip*
A Wind Named Amnesia (1993)
Yazan: Konuk Yazar 11 Ocak 2008
Kategori: Anime, Asya Sineması
“İnsanı insan yapan düşünebilmesi değil, hatırlayabilmesidir” dedirten , hakettiği değeri görememiş bir başyapıt…
Yazan : Akuma Blade
Dünyanın sonu temalı senaryoları bugüne dek en az binlerce kez gördüğünüze eminim. Farklı olan çok azını gösterebilirdiniz. İşte A Wind Named Amnesia da bunlarından farklı olanlarından birisi…
A Wind Named Amnesia , özellikle vurgulamak istiyorum bunu , değerine geç farkına varabildiğim için ciddi şekilde üzüldüğüm özgün yapımlardan biri…Tam bir giriş yapabilmek için yorumdan önce Spoiler vermeden biraz senaryodan bahsetmem gerekecek.Ama değinmeden geçemeyeeceğim bir konu daha var ki o da eski denebilecek bir tarihe ait bu yapımın 2003′ün -bence- en iyi filmi olan 28 Days Later‘e olan ambians benzerliği (konu veya konunun ilerde aldığı değil , yanlış anlamayın), aradaki neredeyse 15 yıla varan zaman farkını ve 1990 yılının imkanlarını önümüze koyduğumuzda ister istemez yapıma olan bakışımızı yoğunlaştırmak zorunda hissediyorsunuz.

Olaylar sıradan bir günde yaşanan ve dünyayı sonsuza dek değiştirebilecek birdizi sıradışı olaylar zinciri ile ilgili… Olaylar günün birinde ansızın bir rüzgar esişi ile tüm insan ırkının bilincinin silinmesi ile ilgili. (Zaten “Amnesia” da Latince’de “unutuş” anlamına geliyor) Sıradan bir rüzgar gibi… Ama rüzgarla aynı anda yayılan bir tür mikro dalga sinyali rüzgarın esişinden sadece birkaç saniye sonra insanlığın milyonlarca yıldır sahip olduğu tüm bilinçsel birikim , hiç hatırlanmamış ve asla hatırlanmayacak kayıp bir rüya şeklinde silinip gitmiştir.Unutuşun rüzgarı belki bir dalı bile kırmamıştır ama insanlara olan etkisi tek kelimeyle yıkıcı olmuştur.Seyir halindeki uçaklar düşer , hareket halindeki tüm araçlar kaza yapar , daha az önce en ufak bir gelecek korkusu taşımayan insanlar 3 yaşındaki bir çocuktan daha ilkel ve hafızasız hale gelir : Dünya artık hiç olmadığı (ve olamayacağı) denli kötü görünmektedir.Ama en kötüsü daha başlamamıştır.

![Reblog this post [with Zemanta]](http://img.zemanta.com/reblog_e.png?x-id=3924bc74-1019-4967-8715-18e936c97837)























