Bu yılın son Yazısı: 2008′in ‘Öteki’leri

Yazan: Murat Tolga Şen 31 Aralık 2008  
Kategori: Son Yazılarımız

2008 yılı için 5 Öteki Sinema yazarından 5 Öteki film tavsiyesi

2008, ‘Öteki Sinema’ için oldukca verimli bir yıl oldu. WP’ye iyice ısındık. Yazar kadromuzu çok değerli kalemlerle güçlendirdik. bannerimizi, temamızı değiştirdik ve yepyeni bir yüze kavuştuk. İçeriğimiz son aylarda çok güçlendi.  2009′da daha da renkli ve ‘Öteki’ olarak sizlerle birlikte olacağız. 2008′in son yazısı olarak Yazar kadromuzun bu sene en beğendiği filmleri yazdığı bir ‘Öteki Filmler’ rehberi hazırlamayı uygun gördük. Yazarlarımızın eğilimlerini anlamak açısından da ilginç bir editörlük deneyimi oldu. Mesela Masis arkadaşımızın ‘Ana akım’ içinde üretilmesine rağmen ‘Öteki’ sinemaya zaafı olan filmlere gönlünü kaptırdığını, Murat Kızılca’nın iflah olmaz bir Çekik göz sineması severi olduğunu, Tolga Demirtaş’ın 80′ler sinemasını hala unutamayıp iç geçirdiğini,  Kısa filmcimiz Can Evrenol ‘un Avrupalıları sevdiğini ama Amerikan B’sine ve Zombi ucuzlarına hiç dayanamadığını  öğrenmiş olduk.  Filmlerin hepsi birbirinden iyi arkadaşlar… Bu tarz filmlere gönül vermiş ya da merak sarmış kişiler için doğru yönlendirme yapan bir rehber olduğunu düşünüyorum.  Ne yapın edin 2009′da bunları bulup seyredin.

Ayrıca ‘Öteki Sinema’ blogu olarak öncelikle kan kardeşimiz Sinematik Bloguna ve buradaki dostlarımız Utku Uluer, Gökay Gölgeç ve Dilek Gürses’e,  2008 boyunca bize binlerce ziyaretçi gönderen: Ekşi Sözlük, Ters Ninja Blog, Alkışlarla Yaşıyorum, Bağımsız Sinema Blog, Nostaljik Türk Sineması, Gümüş Perde, Sinefil 78 Blog, Zagorun Sözü Bu Blog, Limk sitelerine (adını unuttuklarımızdan şimdiden özür dilerim.) ve ulusal basından değerli bir sinema kalemi olan Ali Murat Güven’e, (Bizi en iyi 10 sinema blogundan biri seçtiği yazısı için) Lokomotifimizin ilk kömürünü verdiği cesaret ve ilhamla atan rahmetli ustamız Metin Demirhan’a ve 08/08/2008 tarihinde kaybettiğim, istediğim kadar çok film seyretmeme, okul zamanı çizgiroman okumama hiç kızmayan ve böyle bir adam olmama sebep ve izin veren  kıymetli babam Halil Şen’e  çok teşekkür ederiz. – Öteki Sinema yazarları adına Murat Tolga Şen

Murat Tolga Şen

Newyork 2019: Bu yıl izlemedim ama mutlaka yazmak istedim. Tüm zamanların en başarılı Mad Max replikası… 80′ler sinemasının en nadide örneklerinden biri olarak ülkemizde de gösterilmiş bu ucuz post apokaliptik serüvenini tüm distopya düşkünlerine şiddetle öneririm. Ayrıca bu tarz bir yapımdan beklenmeyecek derecede ciddi bazı gelecek önermeleri de mevcut.

Neon Maniacs: Video zamanlarının enfes filmlerinden biri… Videocu camlarına asılan enfes posteri ile kendini meşhur etmiş bir ucuz film. filmin altına döşenmiş elektronik müzik ve yer yer başarılı makyajlarla öne çıkan rahat izlenen eğlenceli bir korku.

Xuxa:  Contra Baixo Astral: aslında bu bir çocuk filmi… Ama çok karanlık bir yapısı ve korkutucu ögeleri var ve bir çocuk filmi için aşırı kaçabilecek bir cinsellik iması taşıyor. İzledikten sonra bir süre gerçek yaşama adapte olamama ve hayatı saçma sapan bir müzikal gibi algılama yan etkisi taşıyor.

The Fall: Tarsem’in kamera ile çektiği eşsiz bir şiir… Tüm zamanların en iyi görsel başarılarından biri ama bir yandan da çok mütevazi bir yapım. Sizi çocuk düşlerinize götürecek ve bittiği anda yeniden seyretmek isteyeceksiniz.

El Orfanato: Eski usül sıkı bir korku filmi… Duygusal yapısını ustaca kurarken gizemi de giderek artan çarpıcı ve  üzücü finali ile kalbimizi titreten bir İspanyol şahanesi. Peter Medak’ın harika korkusu ‘Changeling’e açık göndermeler yapan korkunun sadece kanla değil atmosferle sağlanması gerektiğini hatırlatan bir yapım.

mtolga

Masis Üşenmez

[REC]: Bu yıl iyi zombi filmi yaptı. Artık zombilik de iyice virüsle bulaşır oldu. El kamerası taktiğiyle listeme giren Rec İspanyol korku sinemasının da parıldayan yıldızlarından biri oldu bu yıl.

Cloverfield: Listemdeki ikinci el kamerası filmi Cloverfield merak üzerine inşa edilmiş ilginç bir canavar filmiydi. Ben özellikle canavar düşene kadarki parti kısmını sevdim filmin. Her şey normal giderken birden filmin ivme kazanması çok etkileyiciydi.

The Fall: Bu senenin değil sinema tarihinin belki de en iyi filmlerinden biri. Özellikle fotoğraf meraklıları için her sahnesi ayrı bir başyapıt. Kalıplara sığmayan müthiş bir deneyim.

Hellboy II The Golden Army: Hellboy sevgim yüzünden listeme aldığım film ilkinin üzerine Pan’ın Labirentini koyarak ilerliyor sanki. Elfleri tüm haşmetleri ile Yüzüklerin Efendisi’nden sonra tekrar sinemada görmek de ayrı bir heyecandı. Peki neden elf prensimiz dövüş sanatları ustasıydı? Peki o final güzelim filme yakıştı mı? Bunları boşveriyor ve Guillermo Del Toro’ya üç kere ole ole ole diyorum.

El Orfanato: Senenin en iyi korku/gerilim filmlerinden biriydi benim için. Tıkır tıkır işleyen bir perili ev hikayesi. Yönetmeni de yakın takibe alıp gelecekte atacağı adımları merakla bekliyorum.

Not: Listede iyiden kötüye, A’dan Z’ye ya da çıkış tarihlerine göre bir sıralamaya gidilmemiştir. Hepsi candır canandır.

masis

Murat Kızılca

Kataude Mashin Gâru (aka Machine Girl): Machine Girl,2008 yılı mahsulü Noboru Iguchi tarafından yönetilmiş olan Japonya/ABD ortak yapımı bir film. Bu sene korku dünyasına bomba gibi düştü. Aslında basit bir intikam hikâyesi anlatan film, tempo ve senaryo açısından aksaklıklar barındırsa da müthiş ötesi gore sahnelerini olası en eğlenceli biçimde anlatabilmesi sayesinde mutlaka izlenmeli. Film boyunca havada uçuşan kafa, kol ve bacakların haddi hesabı yok. Özellikle matkap sütyene hasta oldum.

Rule Number One: Rule Number One, 2008 yılı mahsulü Kelvin Tong tarafından yönetilmiş olan Singapur/Hong Kong ortak yapımı bir film. Benim için bu senenin en büyük sürprizlerinden biri oldu. Genelde Hong Kong yapımı filmlerde göze çarpan bir öğe olan türler arası dalgalanmaların şimdiye kadar hiçbir filmde bu denli başarılı uygulandığını görmemiştim. Polisiye, korku, gerilim ana türleri arasında ustaca dans eden film, yer yer film noir akımına göz kırpan sahneleri ile beni benden aldı. Sinemayı seven birinin bu filmden keyif almaması imkânsız. Aynı zamanda Öteki Sinema için yazdığım ilk film olması da Rule Number One’ı nazarımda daha değerli kılıyor. “Rule number one, there is no such thing called ghost!”

Philosophy of a Knife: Philosophy of a Knife, 2008 yılı mahsulü Andrey Iskanov tarafından yönetilmiş olan Rusya/ABD ortak yapımı bir film. 1930–1945 yılları arasında Khabarovsk, Rusya’da Japonların Unit 731 olarak adlandırdıkları esir kampında yapılan deneyler anlatılıyor bu yarı belgesel yarı kurgu yapımda. Özellikle işkenceden beter deneylerin canlandırıldığı sahneler kimi zaman ekrana bakmayı zorlaştırıyor. Cannibal Holocaust’dan (1980) bu yana bu kadar rahatsız edici görüntüler izlememiştim.

G.P. 506: G.P. 506, 2008 yılı mahsulü Su-chang Kong tarafından yönetilmiş olan Güney Kore yapımı bir film. Güney Kore’nin sınır karakollarından birindeki 21 askerden 20 tanesi ölmüş, geriye kalan tek kişi ise kendinde değildir. Olayı araştırmak için karakola gelen bir grup askerin yaşadıklarını flash backler ile destekleyerek anlatan film izleyici 2 saatliğine koltuğuna mıhlıyor. Müthiş atmosferi ile bir anda izleyeni içine alan ve finale kadar bırakmayan başarılı bir gerilim. İzlerken nefes almayı unutmayın.

The Fall: The Fall, 2006 yılı mahsulü Hintli yönetmen Tarsem Singh tarafından yönetilmiş olan Hindistan/İngiltere/ABD ortak yapımı bir film. 1920lerde bir hastanede yatan film setinde yaralanmış bir dublör, aynı hastanede tedavi gören kolu kırık küçük bir kız çocuğuna bir masal anlatmaya başlar. Ama ne masal! Görsel açıdan izleyeni zevkin doruklarına çıkarmakta iddialı olan The Fall “sinema öldü, artık çekilecek bir şey kalmadı” diyenlerin suratında bir tokat gibi patlıyor.

murat-kizilca

Tolga Demirtaş

Sandık ( Can Evrenol ): İnternette tanıştığınız kaç kişi kısa filmci çıkar? Tesadüf eseri bir internet sitesinde karşılaştık Can ile, kısa sohbetimiz arasında bana kısa filmleri olduğundan bahsetti. İzlemek için internet adresine tıkladığımda beni neyin beklediğinden haberim yoktu doğal olarak. Filmi izledikten sonraki ilk tepkim  “oha” demek oldu. Açıkca söylemem gerek böyle bir film beklemiyordum. 2008′ de başıma gelen ufak ve güzel bir sürprizdi Sandık.

À l’intérieur (2008):  Son yıllarda Trouble everyday, Haute Tension, Them….  gibi sağlam filmler çıkartan Fransız sinemasından. Bu yıl içerisinde seyrettiğim en Öteki filmlerden. Béatrice Dalle filmde siyah uzun elbisesiyle yine muhteşem. Bir kadına gülmemek bu kadar yakışabilir mi?

Ms. 45 (1981):  İstismar sinemasının akla gelen güzel örneklerinden biride Ms.45. Sinemada Tecavüz ve intikamın ete kemiğe büründüğü filmlerden. Silik bir kadının  bir Terminatöre dönüşebileceğini gösteren Öteki bir film.

Violated Angels (1967): Yönetmen Wakamatsu yapımı bir film. Film  gerçek bir olaya dayanmakta;  1966 yılında Amerika’da Chicago eyaletinde bir hastanenin hemşire yatakhanesi kadın düşmanı bir sapık tarafından basılmış içerdeki sekiz kadını katletmiş, bu katliamdan sadece yatağın altına saklanan bir kadın kurtulmuştur.  Wakamatsu’nun dikkatini çekense 8 kadının katledilmesi değil içlerinden birinin sağ kurtulmasıdır.

The Untold Story (1993): 2008′in son günlerinde Mert’in tavsiyesi üzerine izlediğim bir film. Filmdeki çoğu sahne sağlam mide gerektirmekte, özellikle bir sahne var ki bacaklarınızın istemsiz kasılmasını engelleyemiyorsunuz. Başroldeki Anthony Wong bu filmle favoriler listeme üst sıralardan girmeyi başardı.

can

Can Evrenol

51955f2cpil_ss500_Mansiyon: HP LOVECRAFT’S NECRONOMICON (Brian Yuzna, 1993): Film aslında çok iyi değil ancak bu sene hayatımda beni en derinden etkileyen şey Lovecraft olduğu için, bu listeye bir Lovecraft filmiyle başlamak istedim. Malesef, yine diğer bütün Lovecraft adaptasyonları gibi, bu film de Lovecraft’ın hakkını tam olarak veremiyor. Ancak yine de çok keyifli, çok korkunç ve çok Lovecraft-vari detaylara sahip. Biraz geç izlemiş oldum ama izlediğim en iyi Lovecraft uyarlaması diyebilirim.

SNAKES ON A TRAIN (Asylum Films, 2006): Çok saçmalıklar gördük, ama bu filmin sonundaki akılalmaz final, neredeyse son senelerde izlediğim herşeyin üzerine tuz biber ekti. Malesef ülkemizde pek adı duyulmayan SNAKES ON A PLANE filminin utanmaz bir taklitçisi olan bu utanmaz film, hem ismi hem de son 5 dakikasında gelişen olaylar sayesinde 2008’de izlediğim en “öteki” 5 filmden biri oldu. Filmin senaryo yazarına email attım, Türk’üm dedim, yazarın karısı Okan Bayülgen’in arkadaşı çıktı…

ALUCARDA (Lopez Moctezuma, 1978): Bu sene L’etrange Strasbourg festivalinde hakkında hiçbirşey bilmeden girdiğim ALUCARDA, haftalarca kafamdan çıkmadı. Sonunda salonuma posterini astım.

A L’INTERIEUR (INSIDE) (Bustillo & Maury, 2007): Bu sene MARTYRS  (2008) ve FRONTIERS (SINIRDA) (2007) ile birlikte bu 3 Fransız filmi gerçekten terör estirdi. Yeni dönem Fransız aşırı şiddet sineması gerçekten rakip tanımıyor.  Bu dalga bu kadarla da kalmayacak gibi gözüküyor, önümüzdeki sene Fransa/Belçika yapımı VINYAN’a dikkat!

TRAS EL CRISTAL (IN A GLASS CAGE) (Agusti Villaronga, 1986): Korku filmiyle sanat filminin iç içe girdiği, Marki De Sade sularında, oldukça rahatsız edici ama bir o kadar da dokunaklı bir tecrübe. Bunca karanlık ve rahatsız edici filmi ard arda izlediğim bir dönemde, adını hiç duymadığım bir filmin gelip, bu şekilde içime islemesine çok sasırdığımı söylemeliyim..

MESSIAH OF EVIL (Williard Huyck, 1973): İnternette çeşitli sebeplerden dolayı telif hakları bulunmayan, kamu malı olmuş filmlerin arasında tesadüfen rastladığım bu psychedelic sanat eseri sadece bu sene izlediğim en “öteki” film değil, aynı zamanda gelmiş geçmiş en sevdiğim filmlerden biri oldu. Kütüphanelerimizde CARNIVAL OF SOULS’un (1962) yanındaki yeri  hakeden bu baştan çıkarıcı filmin ilk 5 dakikasını izleyin, bırakamayacaksınız.

can1

Yazılar, yazarların ‘Öteki Sinema’ yazar kadrosuna katılış sıralarına göre verilmiştir.

Paranormal Activity (2007)

Yazan: canevrenol 30 Aralık 2008  
Kategori: Korku Filmleri, Son Yazılarımız

Yeni evli genç bir çift, evlerinden gece vakti gelen esrarengiz seslerin kaynağını bulabilmek için yatak odalarına bir kamera alırlar. Genç kadın, evde var olması muhtemel bir paranormal varlıktan şüphelenirken, kocası da böyle bir şeyin varlığının gerçek olması halinde onu kameraya çekmeye kafayı takmış durumdadır. Kadın, kocasının bu tavrının evdeki paranormal olayları daha da tahrik edeceğinden korkuyordur…

paranormalab“Korku filmi illa ki korkutan film değildir. Korku filmi bir dehşeti anlatan filmdir” diye yazılarımda bir kereden fazla yazdığımı hatırlıyorum. Çünkü genelde sinema izleyicisi ‘ben bu filmden hiç korkmadım, nasıl korku filmi bu’ deyince içim burkuluyor. Korku filminin cazibesini sadece korkutmak veya yerinden sıçratmaya indirgemek kadar sığ bir düşünceye karşı isyan edesim geliyor. Ancak Paranormal Activity ile karşımızda, hakikaten insanı izlerken derinden korkutan, sinema tarihine belki 10 yılda bir kere gelen o istisnai filmlerden biri var.

Yanlış anlamayın, Paranormal Activity’e öyle çok aman aman bayılmadım. Son derece kuru bir film. Ancak filmin şöyle özel bir durumu var ki; filmi evde tek başımayken, sabaha karşı, ışıkları kapatıp izlemeye başladım, ve 50. dakikasinda filmi kapatmak zorunda kaldım. Filmin devamını sabah olunca getirmeye karar verdim. Daha önce 1999 yılında Blair Cadısı‘nı izledikten sonra aylar boyunca her gece yalnız kaldığımda boğazıma yapışan o bilinçaltımdan gelen korkuyu unutmadığım için, bu sefer o rahatsızlığı hisseder hissetmez pes ettim. (Hani bu evde gece vakti tek başınayken cin hikayeleri okumaktan rahatsız olmak gibi birşey diyelim)

Paranormal Activity, dediğim gibi çok kuru, çok basit. Ancak yaptığı bu çok kuru işi son derece başarılı bir şekilde yapıyor. Rahatlıkla söyleyebilirim ki Blair Cadısı’ndan sonra gelmiş geçmiş en iyi “amatör kamera çekimi” korku filmi Paranormal Activity. Devamını oku

La Chiesa / The Church (1989)

La Chiesa 1989 yılı mahsulü Michele Soavi tarafından yönetilmiş olan İtalya yapımı bir film. Uluslararası piyasadaki en bilindik ismi ise The Church. Onlarca diğer isminden bazıları ise; Demons 3, A Catedral, Cathedral of Demons, Demon Cathedral olarak sayılabilir.

la-chiesa2The Church isminden de anlaşılacağı gibi kilise özelinden din olgusunu eleştiren bir film. Film Tutonic Knights olarak adlandırılan ortaçağ şövalyelerinin bir köye gelmesi ile başlıyor. Köyün rahibi köylülerden birkaçının şeytan tarafından ele geçirildiğini düşünüyor ve bütün köyün lanetlenmiş olduğunu söyleyerek kiliseden yardım istiyor. Kilise tarafından özel olarak görevlendirilen Tutonic Knights köydeki bütün canlıları öldürüp bir çukurun içine gömüyor. Çukurun üzerine dev bir haç yerleştirilerek mühürleniyor. Lanetin tekrar yeryüzüne çıkmasını engellemek için de üzerine bir katedral inşa edilmesine karar veriliyor. Filmin bundan sonrası günümüzde söz konusu katedralde geçiyor. Katedraldeki kitapları arşivlemek üzere görevlendirilen Evan isimli kütüphaneci katedralde bulduğu eski bir parşömenden yola çıkarak katedralin altında bir hazine ya da kendisine büyük bir güç sağlayacak bir bilgi peşinde katedralin zemin katında araştırmalara başlıyor. Yanlışlıkla lanetin dışarı çıkmasını engelleyen mührü açıyor. Mühür açıldığında katedralin mimarı tarafından yapılan otomatik bir sistem ile katedralin bütün çıkışları kilitleniyor. Serbest kalan kötülük o esnada katedrali gezmekte olan bütün ziyaretçileri etkisi altına alıyor ve ölümler başlıyor.

Bir filmi izlemeden önce genelde o film hakkında olumlu ya da olumsuz bir önyargı ile otururuz ekran başına. Bunun daha önce çok sağlam bir filmini izlediğimiz yönetmen, çok sevdiğimiz bir oyuncu ya da çok sevdiğimiz bir türe ait olması gibi çok çeşitli sebepleri vardır. Bu film söz konusu olduğunda beklenti çıtamı bir hayli yüksekte tutmuştum ve bunun birden fazla sebebi vardı. En başta filmin yönetmeni Michele Soavi saygı duyduğum bir yönetmendir. Dario Argento, Lamberto Bava ve Terry Gilliam gibi usta yönetmenlerin filmlerinde çeşitli görevler alarak bu işi birinci elden öğrenmiştir. Filmin senaryosunu ise Dario Argento ve Michele Soavi beraber yazmışlar. Müzikler ise Philip Glass, Emerson, Lake and Palmer grubundan tanıdığımız Keith Emerson ile The Goblins tarafından yapılmış. Emerson ve The Goblins, Dario Argento filmlerine yaptıkları unutulmaz müzikler ile biliniyor. Özellikle Keith Emerson’un Inferno (1980) ve Claudio Simonetti önderliğindeki The Goblins’in Suspiria (1977) filmlerine yaptıkları müzikler senelerce unutulmayacak başyapıtlar. Bütün bu faktörlerin bir arada bulunması kalburüstü bir film izleyeceğim izlenimi uyandırmıştı bende. Nitekim film gayet başarılı ortaçağ sahneleri ile açılıyor. Hikâyesinin temelini sağlam bir kazığa bağlayan film gittikçe yükselen temposunu özellikle ilk bir saatlik dilimde koruyor. Son çeyreğe girildiğinde yer yer tempo sorunları baş gösteriyor. Hikâyedeki bazı gereksiz ayrıntılara odaklanılması bunun en etkili nedeni. Ama bu eksiklikler filmi izleme keyfini bozamıyor. Devamını oku

Girl Boss Mafia (1980)

Yazan: Tolga Demirtas 30 Aralık 2008  
Kategori: Son Yazılarımız, İstismar Sineması

Kuşkusuz 70’ler ve 80’lerde  Amerika ve Avrupa sinemasında rezil WIP (Women in Prison) filmler altın çağını yaşamaktaydı. Buna karşın Asya sinemasında  ise Sukeban (kadın mafya) macera ve istismar filmleri erkek hayranların rüyalarını süslüyordu. Dönemin Pinku Violence filmlerine baktığımızda Sukeban Serisi işlenen macera ve  intikam konuları ile dikkati çekiyordu.

20174131dp4Japon erotik sinemasının olmazsa olmazı fetiş objeleri  Sukeban serisinde görmek mümkün. Sukeban denince akla üniformalı okullu kızları ve motosiklet çeteleri gelir. Sukeban-Girls Boss Mafia ise serinin son filmlerinden birisi ve diğer filmlerin aksine yönetmen koltuğunda Norifomi Suzuki değil Toshiharu Ikeda var. Ikeda’yı Evil Dead Trap serisinden de hatırlayabiliriz ki kendisi rahatsız edici filmleriyle ünlüdür.
Panik House’un 2005 pinky violence kolleksiyonuna göre, bu heyecanlandırıcı trash epic yüksek bir sanat yapıtı olmaya çalışmıyor. Aslında film kendisini hayvani bir cinselliğe ve komik bir şiddete bırakıyor. Filmde konu ikincil önem taşıyor. Bu hormonal kavga ve seks festivali kuşkusuz feministleri ve sosyal bilinci yerinde milletleri çok kızdırıyor.

Filmin konusuna gelirsek filmimizde aynı evde bir erkekle yaşayan iki bayan karakterimiz var.  Hanım kızlarımız evin tek erkeğini kendi aralarında paylaşmışlardır ki filmin çeşitli sahnelerinde bu üçlü arasındaki sapkın davranışlarla karşılaşıyoruz. Hanım kızlarımızın başı Tokyo mafyasıyla belaya girmiştir ve Tokyo mafyasına karşı verdikleri zorlu ve ilginç mücadeleyi izliyoruz filmde.

Sukeban Girls Boy Mafia yakuza alt türüyle WIP türünün bir hibriti niteliğinde. Yönetmen çarpıcı aksiyon sahnelerini gerilimli öyküyle harmanlamış. Bu da filmi diğer istismar filmlerinden farklı kılmış. ( zaten “pinky violence” filmleri duygusal istismardan daha başka görünmektedir.)

boss

Safe (1995)

Yazan: canevrenol 29 Aralık 2008  
Kategori: Korku Filmleri, Son Yazılarımız

“A Horror movie of the soul” diye tarif edilen Safe, şehir insanının “güvenlik” duygusuna son derece basit ve sade bir şekilde saldıran, modern dünyanın içindeki yalnızlığın dipsiz kuyusuna iterek boğmaya çalışan bir başyapıt. İnce, uzun, bembeyaz bir yemek masasında, tertemiz bir tabağın altından yavaşça beliren bir böcek gibi…

200px-safe_ver1Kaliforniya’da zengin bir ev kadını olan Carol White’ın (Julianna Moore) bu hayatta hiç bir eksiği yoktur. Parası da vardır, onu seven bir kocası da, güzel bir evi de… Son derece “güvenli” bir hayat yaşamaktadır kendisi. Bir gün, Carol’un burnuna, nerden geldiğini çözemediği kokular gelmeye başlar. Ardından, Carol’un bu güvenli hayatının surları, başağrıları ile tehtid edilmeye başlar. Bu başağrıları gittikçe kriz nöbetlerine dönüşür. Carol durup durduk yerde ağlamaya başlar, histeri nöbetlerine girer ve bayılmalar başlar.. Doktorlar Carol’un bu duruma bir çare veya sebep bulamaz…

Sonunda Carol, içinde bulunduğu durumu modern hayatın dikenleri olan aerosol gazları, sentetik kumaşlar ve egsoz dumanı gibi şeylere bağlar. Carol acaba deliriyor mu, bilinmeyen yeni bir hastalık mı çıkıyor, yoksa vücudu bir anda çevresel problemlere karşı aşırı hassasiyet göstermeye mi başlıyor… meçhuldür. Belirsizliğin dehşeti ve bu fizyolojik çöküş, Carol’un hayatını günden güne ezmektedir. Hikaye ilerledikçe Carol kendisi gibi başka insanların varlığını keşvedecek ve yavaş yavaş kendini hayattan izole edip, bu insanlarla beraber sonu meçhul bir hayat tarzına doğru karanlık bir yolculuğa başlayacaktır.

Çok daha yavaş, küçük ve sade bir film olmakla beraber, filmin atmosferi Lorenzo’nun Yağı‘ndaki (1992) atmosfere yaklaşıyor. Julianna Moore sinema tarihine geçen bir performans sergiliyor. 90′ların en sakin, en rahatsız edici ve en karanlık filmlerinden biri olan Safe’i izlerken kendi akli dengenizden şüphe etmeye hazır olun…

Reblog this post [with Zemanta]