In a Glass Cage (1986)
Yazan: canevrenol 29 Aralık 2008
Kategori: Korku Filmleri, Son Yazılarımız
1986, İspanyol yapımı Tras el cristal (In a Glass Cage) için sinema tarihinin en asap bozucu sanat filmlerinden biri diyebiliriz. Marki De Sade’ın sularında gezinen In a Glass Cage, işkenceci, pedofil, eski bir Nazi’nin hikayesini anlatıyor.

Kendi ailesinden gizli olarak evinin ahırında ufak bir çocuğa işkence yapıp, onu dudaklarından öpüp, kafasına bir kalasla vurarak çocuğu öldürdükten sonra, artık bu hayata daha fazla dayanamayan yaşlı Klaus, kendini evinin damından atıyor. Ancak bu intihar girişimi başarısızlıkla sonuçlanıyor ve Klaus boynundan aşağısı felçli bir şekilde, metal, kaba, kocaman bir solunum aletinin içinde yatarak yaşamaya mahkum oluyor. Cam bir kafesin içinde… Devamını oku
Gölge e-Dergi 16. Sayı
Yazan: Murat Tolga Şen 29 Aralık 2008
Kategori: Haber - Etkinlik
Gölge e-Dergi bu sayıda da çizgi roman yayınlamayı, çizgi roman üzerine konuşmayı sürdürüyoruz.Bu sayıda iki çizgi romancımızla Amerika’da yayınlanan çalışmaları üzerine röportaj yaptık. Melike Acar ve Mahmud A. Asrar. Gölge’nin çizgi roman sayfalarında ise Yiğit Savtur’un Hurdalık (2. bölüm), Cengiz Bostan’ın Tost ve Şükrü Bağcı’nın Kuyruklu Aşk çizgi romanlarını keyifle okuyacaksınız. Mete Güner, Gölge için Çizgi Romanda Ölüm’ü yazdı.
Bu sayının öyküleri; Serdar Kökçeoğlu’ndan Beyazın İçinde, Oğuz Özteker’den İş Hayatının Riskleri, Utku Tönel’den Ressam ve Murat Yürer’den Anka Kuşu.
Masis Üşenmez’de Distopya’ya Giriş’i yazdı.
Barış Saydam’ın Eagle Eye film eleştirisini ve Hasan Nadir Derin’in Jim Carrey incelemesi Binbir Suratlı Adam’ı Gölge e-Derginin sinema sayfalarında bulabilirsiniz.
http://rapidshare.com/files/177604165/Golge16.pdf
Yüksek çözünürlükte dergi (80 Mb)
http://rapidshare.com/files/177616947/Golge16b.rar
Flash dergi
http://www.hayalsaati.com/index.php?option=com_flippingbook&Itemid=69
The Exterminator (1980) ve The Exterminator 2 (1984)
Yazan: canevrenol 29 Aralık 2008
Kategori: İntikam filmleri, Son Yazılarımız, Vigilante
İlk bakışta, muhteşem posteriyle, sıradan, vahşi bir intikam b-filmi olarak göze çarpan Exterminator, aslında kütüphanelerimizde İlk Kan’ın (1982) yanında yer almayı hakeden bir Vietnam’dan eve dönüş filmi. Film içerdiği vahşet unsurlarındaki insafsızlığının yanında, ufak espriler, dokunaklı arkadaşlık duyguları ve ötenazi ile ilgili cesur bir tavır da sergiliyor. Bu yüzden diğer intikam filmlerinden sıyrılarak kendisine özel bir yer edinen The Exterminator, 1980’lerin ruhunu sonuna kadar yansıtıyor.
Gecenin karanlığında ard arda patlayan iki bomba ile açılıyor film. Bir tepenin ardından, arkadaki alevlerle beraber takla atarak bir asker savruluyor. Film daha ilk saniyeden tavrını ortaya koyuyor yani. Evet, Vietnam’dayız… Tabi filmin bu açılış sekansındaki sahte (yanlış) Vietnam bitki örtüsü bize hemen bir b-filmde olduğumuzu hissettiriyor. Ancak bu detaydan sonrası oldukça sağlam ilerliyor.
Savaştan eve dönmüş olan John Eastland (Robert Ginty), savaşın dehşetini tabi ki üzerinden atamamıştır. Dışarıdan gayet normal gözüken Eastland, kafasının içinde anılarıyla boğuşmaktadır. – Burada filmin beni özellikle tavlayan sahnesi; Eastman’in bir çocuk parkında otururken burnundan kan geldiğini farketmesi ve eliyle silmesi, ve sonra birden elindeki kanın yok olması. Çok basit, çok art-house (sanat filmi gibi) ama çok etkili ve zekice olan bu detay bir anda filmin havasını değiştiriveriyor, ve bu b-filme bir ağırbaşlılık, bir saygınlık kazandırıyor.
Eastland’in en iyi arkadaşı Michael Jefferson rolünde ise Amerikan Ninja’nın da bir numaralı dostunu oynayan Steve James var (İlk 5 En Kanka Yardımcı Zenci listemizde 4 numaraydı kendisi hatırlarsanız). Eastland, savaşın zihinsel yaralarıyla sessizce uğraşa dursun, bir yandan da büyük şehrin serserileri, katilleri, fahişeleri ve pezevenkleri onun ruhunu daha da hırpalarlar. Bütün bunların üzerine, dostu Michael Jefferson sokak serserileri tarafından saldıraya uğrayıp, belkemiği korkunç bir şekilde metal kanca gibi aletle parçalanıp felç bırakılınca, Eastman için artık bardak taşar. O artık şehrin pisliklerini temizlemeye and içmiş The Exterminator’dür!
PANDORA’NIN KUTUSU 23 OCAK 2009’DA SİNEMALARDA
Yazan: Murat Tolga Şen 29 Aralık 2008
Kategori: Haber - Etkinlik
Yönetmeliğini Yeşim Ustaoğlu’nun yaptığı başrollerini Tsilla Chelton, Derya Alabora, Övül Avkıran, Onur Ünsal ve Osman Sonant’ın paylaştığı “Pandora’nın Kutusu” 23 Ocak 2009’da Türkiye’de gösterime giriyor.
San Sebastian Film Festivali’nde En İyi Film ve En İyi Kadın Oyuncu (Tsilla Chelton), Antalya Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Övül Avkıran) ve Amiens Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu (Tsilla Chelton) ödüllerini alan “Pandora’nın Kutusu” ilk gösterimini Eylül ayında Toronto Film Festivali’nde yaptı.
Yeşim Ustaoğlu’nun dördüncü uzun metrajlı filmi olan “Pandora’nın Kutusu”, bir gün kaybolduğunu öğrendikleri yaşlı annelerinin yaşadığı küçük bir Batı Karadeniz kasabasına doğru yola çıkan üç kardeşin öyküsünü anlatıyor. Yolculukla beraber kendi sorunları ve aralarındaki gerginlik de ortaya çıkan üç kardeş, Alzheimer olduğunu öğrendikleri annelerinin yanlarındaki varlığıyla kendi hayatlarını sorgulamaya başlıyorlar. Pandora’nın Kutusu yavaş yavaş açılırken anneanne ve torunu arasında filizlenen yakınlık filmin sürprizli finalini hazırlıyor.
Filmin senaryosunu, “Sandık Lekesi” ve “Doyma Noktası” ve ‘Yere Düşen Dualar’ isimli kitaplarıyla tanıdığımız Türkiye’nin genç ve başarılı öykücülerinden Sema Kaygusuz’la beraber kaleme alan Ustaoğlu “Pandora’nın Kutusu”nu “İnsanlık hallerinin kimi ironik kimi hüzünlü bir dille anlatıldığı, orta sınıf ahlakı üstüne kurulu dokunaklı bir hikâye” olarak tanımlıyor. Yönetm”3enin, 2005 yılından beri üzerinde çalıştığı bir proje olan “Pandora’nın Kutusu”, henüz senaryo aşamasındayken Pusan Promotion Fund’a katıldı ve 2006 Selanik Film Festivali Crossroads Co-production Forum’dan da en iyi proje ödülüyle döndü.
Tatie Danielle filminin unutulmaz yıldızı 90 yaşındaki Tsilla Chelton’ı perdeye taşıyan “Pandora’nın Kutusu”, Chelton’ın nüanslara dayalı oyunculuğuyla uzun yıllar hafızalardan silinmeyecek. Devamını oku
Let The Right One In (2008)
Yazan: canevrenol 27 Aralık 2008
Kategori: Korku Filmleri, Son Yazılarımız, Vampir Miti
2008’in belki de en büyük sürprizi küçük bir İsveç korku filmi oldu. Let The Right One In (Låt den rätte komma in), bu sene Tribeca, Fantastic Fest, Sitges, Edinburgh, Woodstock, London Frightfest, Toronto After Dark gibi festivallerde ‘en iyi film’ ve ‘seyirci’ ödüllerini topladı! Film sadece festivalleri fethetmekle kalmadı; Sight&Sound yazarları tarafından yılın en iyi 10 filminden biri seçildi, Rottentomatoes’dan %97 gibi nadir verilen bir not aldı ve bir anda imdb’de gelmiş geçmiş en iyi 250 film arasına fırladı. Filmin Amerikan remake’i için kollar sıvanmış durumda (malesef) …
Let The Right One In, karlarla örtülü, Stockholm’un yakınlarında küçük bir İsveç kasabasında, 12 yaşlarında yalnız bir çocuğun, apartmanlarına yeni taşınan garip bir kızla olan ilişkisini anlatıyor. Çocuk, bir yandan apartmana yeni taşınan bu kızın yavaş yavaş bir vampir olduğunu anlarken, bir yandan da kızla arasında yürekleri ısıtan bir bağ kuruluyor. Adeta Angela Sommer-Bodenburg’un Küçük Vampir (Der Kleine Vampir) hikayesindeki Anna ve Anton gibi…
Bu devirde orjinal bir vampir filmi yapmanın ne kadar zor bir şey olduğu aşikar. Yüzyılı aşkın bir süredir sakız olmuş bir konu var ortada. Let The Right One In’in en büyük cazibesi burada başlıyor. Vampir teması son derece gerçekçi ele alınmış, ve buna rağmen masalsı ve naif detaylar da araya işlenmiş. Hikayenin kalbinde 2 çocuğun hikayesi anlatıldığı için bu masalsı ve naif detaylar müthiş bir uyum içerisinde filmin içindeki tavizsiz korku ve dehşet öğelerine karışıyor. Evet, film son derece romantik ve tatlı bir şekilde karanlık bir hikayeyi anlatıyor ve bunu yaparken grotesk ve dehşet detayları da bütün çıplaklığıyla seyircinin suratına vurmaktan çekinmiyor. Film adeta sevgilisini kollarına alıp tatlı tatlı onu sevip okşayan, ama fırsat buldukça dişlerini sevgilisinin tenine acımasızca geçiren, ve sevmeye devam eden, baştan çıkarıcı bir “Siren” gibi. Devamını oku





















