Thriller en grym film (1974)
Yazan: canevrenol 30 Nisan 2009
Kategori: Film İncelemeleri, Sexploitation, Son Yazılarımız, İntikam filmleri, İstismar Sineması
İsveç sinema tarihinde tamamen sansürlenip yasaklanan ilk film!
İskandinavya’dan pislik filmler serime, Thriller en grym film (1974) ile başlamak istedim. Mega-ucuz bütçeli, tecavüz ve intikam temalı istismar filmleri kategorsinde, Last House on The Left (1972), I Spit On Your Grave (1978) ve Ms.45 (1981) gibi klasiklerin yanında hepimizin kütüphanesinde yer alması gereken bir film Thriller en grym film. Hatta belki bu kategoride benim favorim bile diyebilirim Thriller için.
Küçük bir kız tecavüze uğradıktan sonra olayın şokuyla dilsiz olur. Aradan yıllar geçer, kız büyür güzelleşir ve birgün otostop yaparken arabasına bindiği yakışıklı bir genç tarafından hayatının ikinci büyük felaketine doğru yol almaya başlar… Filmin konusu çok kısaca böyle… Bundan sonrası türlü mantık hatalarıyla, kötü oyunculuklarla, komik derecede kötü seslendirmelerle, hardcore seks sahneleri, araba kovalamacaları, karate dersleri ve birkaç hatrı sayılır vahşet sahnesiyle devam ediyor. Sonuç: 70′lerin İskandinav sömürü filmlerinden beklenen şekilde, yer yer son derece sanatkarhane bir sinematografiyle, yer yer akıl almayacak derecede zayıf b-film unsurlarıyla, kendine has, enteresan, şoke edici ve cazibeli bir çöp film. Devamını oku
gölge 20. sayı yayında
Yazan: Murat Tolga Şen 30 Nisan 2009
Kategori: Haber - Etkinlik
Gölge Dergi 20. sayısıyla huzurlarınızda. Bu sayıda Gökcan Şahin’den “Kalem Kılıçtan Keskindir”, Sadık Yemni’den “Birinci Reklamkeş Cinayeti”, Mustafa Emre Özgen’den “Takım Elbiseli Adam II”, Serdar Kökçeoğlu’dan “Ekstra İnce, Ekstra Hassas” ve Oğuz Özteker’den “Kadın Telefon Etmezse” öyküleri yer alıyor.
Mustafa Göçer’in 3M+T’nin ikinci bölümü ile Onur Diler’den Düş Kapanı çizgi romanları da yine bu sayımızda.
Masis Üşenmez bizi SkyNET’le bağlantıya geçirip Terminatör’ün bahsini “Terminatör Will Be Back!” yazısıyla açarken, İlker Altın pop sürrealizmin kimliğini “Lowbrow Art” ile ortaya koyuyor. Barış Saydam ise soyulmanın hazzını “The Pleasure of Being Robbed” yazısında inceliyor. Hasan Nadir Derin tüm karizmasına karşın Wolverine’in aslında bir müzikal oyuncusu olduğunu “Müzikallerden Hollywood Yıldızlığına” adlı Hugh Jackman yazısıyla gösteriyor.
Yazar Erol Çelik’i “Her İnsanın Karanlık Bir Dünyası Vardır…” yazısıyla kendi kaleminden okuyoruz. Ayrıca Bihter Küçük “Kozanın Tereddütü” adlı kitabı inceliyor. Ankara’nın festival günlüğünü Hasan Nadir Derin “Başkentte Sinema Dolu Bir Ay” yazısıyla sizler için tutuyor.
Gölge e-Dergi 20. sayıyı PDF olarak okumak isterseniz buradan indirebilirsiniz.
http://www.facebook.com/l/b24c7;http://rapidshare.com/files/227068021/golge20.pdf
Gölge e-Dergi 20. sayıyı flash olarak okumak isterseniz buradan indirebilirsiniz.
http://www.facebook.com/l/b24c7;http://hayalsaati.com/index.php?option=com_flippingbook&Itemid=69v
İyi okumalar…
Mad Max (1980)
Yazan: Konuk Yazar 30 Nisan 2009
Kategori: Bilimkurgu filmleri, Film İncelemeleri, Post Apokaliptik, Son Yazılarımız
Çocukluğumda bir yazlık sinemada Yolların Savaşçısı ile başlayan Mad Max saplantım aradan geçen onlarca yıla rağmen hiçbir hayal kırıklığına uğramış değil. VHS döneminde WB logolu kasetler arasından itina ile seçtiğim ve ilk bölümünün piyasaya çıkması için 1989 yazını beklemek zorunda kaldığım bu üçlemeyi teknolojinin bizlere sunduğu her tür film formatı ile tekrardan yenilemekten zevk alıyorum.
Mad Max benim için bir çocukluk kahramanı olarak değil yaşam boyu onur ödülü vereceğim bir kahraman olarak yaşamaya devam etmektedir. Çocukken çok zevk alarak izleyip bugün sadece vakit kaybı olarak gördüğüm onlarca film ve kahramancık varken, Max’in kendine has özellikleri ve özellikle Rocker – Punk kötü adamları, kendine has ve bugünde varlığını korumaya devam eden moda yaklaşımları, her daim yarın içinde bir güzelliği içinde barındırabileceğini bana düşündürmekte…
Post apokaliptik bir çağa göz kırparken, son süratle tüm oburluğuyla benzin yakmaktan çekinmeyen 8 silindirli araçlar ve motosikletlerin vendetta temalarıyla süslenmiş macerasının perde arkasında ki notlarını Öteki Sinema sayfalarında sizlerle paylaşmak istiyorum; Devamını oku
Friday the 13th (2009)
Yazan: Masis Üşenmez 30 Nisan 2009
Kategori: Film İncelemeleri, Giallo, Korku Filmleri, Slasher, Son Yazılarımız
Slasher Türüne Kısa bir Bakış
Slasher korku filmleri arasında gösterilen bir alt türdür ve Alfred Hitchcock’un Psycho’su başlangıç noktası olarak görülür. Türün genel özelliği bir grup çaresiz masum gencin izole bir ortamda bir katil tarafından tek tek yakalanarak öldürülmesidir. Her cinayette kan oranı artarak finald kalan (genelde kızdır)’ın katil ile son savaşı vermesi ile biter. Basittir, kanlıdır, heyecanlıdır.
Mario Bava, Lucio Fulci, Umberto Lenzi ve Dario Argento gibi usta yönetmenleri slasher türünün babaları olarak görmek yanlış olmaz. Özellikle İtalya’da ortaya çıkan giallo tarzını yaratan bu ekip slasher’ın da temellerini atmıştır.
80′lere gelindiğinde slasher türü büyük bir ivme kazanmıştır. 80′lerin önemli unsurlarından biri de korku filmlerinde ortaya çıkan yeniliklerdir. Korku filmleri Wes Craven, John Carpenter gibi ustaların elinde 70′lerdeki durağanlığından sıyrılmış ve daha kanlı, daha hızlı gelişen, seyirciye düşünmek için zaman tanımayan, gençlerin çığlık çığlığa katilden kaçtığı, seyircilerin bu curcuna içine girmek için sinemalara aktığı bir türe dönüşmüştür. Artık insanlar korku filmlerine korkmaktan çok eğlenmek için gider olmuştur.
Bu durum da Freddy Krueger, Jason Voorhees, Michael Myers gibi katil figürlerinin birer anti-kahraman olarak sevilmelerini sağlamıştır. Seyircilerin bu katilleri iş üstünde görme isteği de yapımcılara devam filmleri için şevk vermiştir. Elm sokağı serisinin büyük bir hayranı olarak Freddy’i bu genellememden hariç tutarsam, Jason ve Michael Myers’a uzun zaman haksızlık edildiği ve etinden sütünden faydalanıldıktan sonra bir kenara atıldığını belirtmek gerekir.
90′lı yıllara gelindiğinde Amerikan seyircisi artık slasher diye bir tarz olarak sinema tarihine geçmiş bu kahramanlardan sıkılması Hollywood’u bir çıkmaza soktu ve korku filmleri tekrar psikolojik öğelerle süslenen dram yapısı ağır filmlere dönüştü. Wes Craven ve Kevin Williamson slasher türünün geldiği noktadan kurtularak ivme kazanması için yeni bir yol buldular. Aslında Craven’ın yönettiği son Freddy filminde de ufaktan denediği bir tarzdı bu. Kendi filmleri ile dalga geçmek. Kevin Williamson’un müthiş zekâsından çıkan senaryo Scream’i ortaya çıkardı ve slasher türünün kanunlarını tek tek seyirciye aktardı. Uzun zamandır eğlenceli korku filmlerinden mahrum kalan seyirci de eski günleri yâd etmek için tekrar sinemalara akın etti ve Scream üç filmlik bir seri olarak tarihteki yerini aldı. Bu ivmenin etkisi ile teen slasher’lar tekrar revaçta oldu bir süre. Ancak hiç biri eski seriler kadar ses getiremedi ve slasher’lar yine raftaki yerini aldılar.
2000′lerde ise Hollywood yine bir çıkmaza girdi. Yeni üretim yapılamaması, doğru düzgün senaryolar bulunamaması sinema seyircisini artık tatmin etmiyor her yeni film eskiler ile karşılaştırılıyor ve yeterli ilgiyi görmüyordu. Bu kısırlıktan kurtulmak için Hollywood yine işin kolayına kaçtı ve remake (yeniden çevrim)ler sahneye çıktı. Amerikan seyircisinin alt yazı okumak istememesinin bir sonucu olarak çıkan bu remake dalgasında öncelikle Uzak Doğu korku sinemasına el atıldı. Ring, The Grudge gibi serilerin büyük gişeler yapması son yıllarda Hollywood’un iyice ağzından salyalar akmasına ve Uzak Doğu’yu sömürüp Avrupa’ya kaymasına yol açtı. O da yetmedi, kendi filmlerini tek tek çeker oldu. Hatta olay öyle bir noktaya geldi ki örneğin Funny Games Haneke tarafından bir defa da İngilizce çevrildi. Bu yılın ilginç remake’i de İspanyol yapımı [REC]‘in daha senesi dolmadan Quarantine adıyla tekrar çekilmesi oldu. Remake olayına her ne kadar karşı olsam da bazı remake’lerin de orijinalinden iyi olduğu söylenebilir. Ama bunların da sayıları oldukça azdır.
80′lerin filmlerinin yeniden çevrimlerine ise biraz teknik üstünlükten faydalanılabileceğini düşünerek biraz daha ılımlı bakıyorum. The Texas Chainsaw Massacre örneğin oldukça başarılı bulduğum bir yapımdı. Ama Wes Craven’ın Last House on the Left gibi klasiklerinin yeniden çevrilmesini ise anlamsız ve gereksiz buluyorum.
Şimdi de sıra geldi Jason kardeşimizin genç seyirciye yeniden tanıtacak olan filmimize. Friday the 13th, 13. Gün olarak kazandırılmış Türkçemize. Eski serinin adı 13. Cuma idi. 13, bilindiği üzere uğursuz bir sayıdır. Bunla ilgili çeşitli rivayetler olsa da en çok kabul görenlerden birisi 13 Ekim 1307 Tapınak Şövalyelerinin yakalanması hadisesidir. Cuma gününe gelen bu olay uzun yıllar Haçlı Seferlerinde çarpışan, halkın sevgisini kazanan Tapınak Şövalyelerinin Papa Clement V ve Fransa Kralı Philippe Le Bel tarafından organize edilen bir çamur at izi kalsın etkinliği ile yakalanarak çeşitli işkencelere maruz bırakılmaları ve güçlerinin yok edilmesidir. Aslına bakılırsa isterlerse bir günde Fransa’yı alabilecek güçte olan Tapınak Şövalyeleri direnmeden teslim olmuşlardır. Bu onurlu duruşları da halk tarafından ayın 13üne gelen Cuma gününün lanetlenmesine sebep olmuştur. 13. cuma korkusuna paraskavedekatriaphobia deniyor. Üç kere üst üste düzgün olarak söyleyebilirseniz Bettlejuice gelip size üç dilek hakkı verecektir ona göre.
Friday the 13th (2009)
13. Gün “The Texas Chainsaw Massacre”, “The Amityville Horror” ile büyük beğeni kazanmış ekibin son remake’i. Marcus Nispel’in yönettiği yapım serinin 12. bölümünü de oluşturuyor. 1980 yapımı serinin ilk versiyonu olarak bilinen Friday the 13th’in yeniden çevrimi. Aslına bakıldığında 1911, 1916, 1921, 1923 yıllarında da aynı adla çekilmiş filmler var. Ancak bunların kahramanımız Jason’la bir ilgisi bulunmuyor. Jason’ın son macerası bu filme kadar bilindiği üzere Jason X (2001)’di. Sonra da hızını alamayıp Freddy vs. Jason (2003) ile bir kez daha boy göstermişti.
Bu filmin konusuna bakacak olursak bir grup genç yine Kristal Gölü’ne giderler. Gölüm kamp alanı daha önce bir cinayet işlendiği için kapalıdır ancak her tür uyarıya rağmen yeniden açılmış ve ilk konuklarını sevecenlikle kucaklamıştır. Oysaki bu bölgenin sahibi Jason’dır ve bu gençleri kendi bölgesinden atmak için elinden geleni ardına koymayacaktır.
Filmin ilginç tarafı, bilmeyenler için açıklamak bilenler için de tekrar hatırlatmak amacı ile yazıyorum, Jason ilk filmde hiç görülmez, ikinci filmde yüzündeki yaraları gizlemek için bir çuval vardır ve üçüncü filmde sonunda bilinen şeklini alır ve hokey maskeli dev cüsseli katile dönüşür. İşte bu çevrimde başlarda Jason’ın çuvallı hali ile karşılaşıyoruz, ilerleyen bölümlerde ise “Nasıl oldu da hokey maskesi giydi?” sorumuz cevap buluyor. Böylece bir bilinmeyen daha aydınlığa kavuşuyor ve artık geceleri daha rahat uyuyabiliyoruz.
Filmde Jason ölümden dönmüş bir yaratık/katil’den çok ormanda yetişmiş tarzanvari bir insan olarak resmedilmiş. Öyle ki karakter yaratım sürecinde senaristler Jason’ı evini koruyan bir avcı olarak düşünmüşler.
Film Amerika gişelerinde oldukça büyük bir ilgi görmüş. 42,2 milyon dolarlık açılışı ile Friday the 13th serisi içinde ve remake’ler arasında en yüksek açılış gişesini elde etmiş. Ancak eleştirmenler tarafından filmin çok da beğenilmediğini söylemem gerekir. Özellikle eleştirildiği nokta seriye yeni bir şey katmadığı ve zaten olan bir şeyi tekrar bizlere sunduğu yönünde. Zaten her remake için bunu söyleyebiliriz sanırım.
Benim gibi uzun zamandır iyi bir teen slasher’a hasretseniz 13. Gün size de iyi gelecektir. Özellikle yakaladığı görsel estetik ve serinin köklerine bağlı kalması filmin artıları. Ancak orijinali dururken neden bunu seyredeyim ki, diye sorarsanız verecek mantıklı bir cevabım yok.
(İlk yayın Gölge e-dergi nisan 2009 sayısı)
Ninja Scroll (1993)
Yazan: canevrenol 29 Nisan 2009
Kategori: Anime, Asya Sineması, Film İncelemeleri, Son Yazılarımız
Ninja Scroll (1993) için gelmiş geçmiş en favori çizgi filmimdir diyebilirim. O kadar hastası olmuştum ki ilk izlediğimde, akabinde bir anda hayatımdaki en önemli şeylerden biri ‘anime’ oluvermişti. O zamanlar ‘Uluslararası Finans’ okumakta olduğum Bilgi Üniversitesi’nde birkaç arkadaşımı toplayıp bir “Anime Kulübü” bile açmıştım. Hiçbir film gösterimi falan, hiçbirşey yapamadık o kulüple, ezildik, yok olduk orası ayrı… Neyse, Akira (1988) ve Ghost In The Shell (1995) ile beraber Japon ‘anime’lerinin batı dünyasında patlamasına sebep olan 3 büyük filmden biridir Ninja Scroll.
Hikayemiz şöyle… Ortaçağ feodal Japonya’sında yalnız başına, köyden köye ülkeyi gezen ve yardıma muhtaçlara çok ufak paralar karşılığı yardım eden bir efendisiz samuray vardır… Sinema tarihinin tartışmasız en karizmatik karakterlerinden biri: Jubei Ninpucho! Ninja Scroll‘un Jubei’si, Japon folk kültüründeki efsanevi halk kahramanı Yagyū Jūbei Mitsuyoshi karakterine bir gönderme. Son derece mütevazi ve sessiz bir karakter olan Jubei, karşısına ona meydan okuyan biri çıktığında ise hiç beklenmedik bir hız ve güç ile düşmanlarını alt eden bir olüm makinasına dönüşüyor. Bu filmi ilk izlediğimde beni en çok etkileyen şey, dövüş sahnelerinin çok kısa sürmesiydi. İki samuray ellerinde kılıç çın çın çın kırk saat kılıçlarını birbirlerine vurup aradan birbirlerine tekme falan atmıyorlar. İki rakip birbirini uzun süre tartıyor ve bir anda ikisi de hareket ediveriyor. Şimşek gibi bir anime anlatımıyle ile birlikte, bir bakıyorsunuz taraflardan biri çoktan kanlar içinde kalmış bile. Hakikaten bir kılıç dövüşünün doğasını çok iyi yakalamış, ve tabi bir o kadar da abartılı ve destansı bir anlatımı var Ninja Scroll‘un. Filmin her karesine kesinlikle zen felsefesinde bir aksyon anlayışı hakim. Bu benzersiz destan içerisinde seyirciyi baştan çıkarıcı dilberler, korkunç iblisler, akla hayale gelmeyecek türlü sapkınlıklar, kötülükler ve bir de hatrı sayılır dokunaklıkta bir aşk hikayesi bekliyor.
Jubei’nin karşısında ise “8 Devils of Kimon” isimli bir çete var. Herbiri birbirinden daha güçlü, daha acımasız, daha kurnaz ve daha tahmin edilemez 8 korkunç kötü karakter. Her karakterin insan üstü bazı güçleri var. 90′ların Japon 2D dövüş oyunundaki karakterler gibi (mesela kült klasik: Samurai Showdown I -II-III-IV) Bu 8 Devils of Kimon’daki karakterlerin de herbirinin karizması neredeyse Jubei ile yarışacak düzeyde. Ninja Scroll’da zaten her bir karakter başlı başına bir filme konu olabilcek kalibrede. Hani film bittikten sonra arkadaşlar arasında “Senin en sevdiğin karakter kimdi? Bence en iyisi şuydu buydu.” cinsinden uzun uzun güzel sohbetlere gidecek cinsten…
Günümüzde ortalığı kasıp kavuran Afro Samurai‘ın (2007) en büyük ilham kaynaklarından biri, hatta birincisi Ninja Scroll‘dur herhalde yanlış olmaz. Tarz ve anlatım olarak büyük benzerlikler aşikar. Bu tarz ve anlatım için Kawajiri büyük bir övgüyü hakediyor. Ninja Scroll‘un yazarı ve yönetmeni Yoshiaki Kawajiri gerçekten büyük bir usta. Anlatımı, karakterleri, hikaye kurgusu tam anlamıyla baş döndürücü. Kawajiri’nin Wicked City (1987) ve Vampire Hunter D: Bloodlust (2000) filmlerini de şiddetle tavsiye ederim. Hele Vampire Hunter D: Bloodlust, benim için nerdeyse Ninja Scroll kadar değerli. (Vampire Hunter D ve Vampire Hunter D: Bloodlust diye iki ayrı film var. Bu bahsettiğim Kawajirinin’ki, yani devam filmi olan Bloodlust) Kawajiri aynı zamanda bir Anime başyapıtı olan Animatrix‘teki (2003) “Program” isimli, hani o Japonya’da kırmızı çatılarda geçen kılıç dövüşlü bölümün de yönetmeni.
Ninja Scroll, Batı dünyasını 90′larda hakikaten şoke etmiş yabancı filmlerden biri. (Hatta imdb’deki rivayete göre film Japonya’da batı dünyasındaki kadar meşhur değilmiş). Bir çizgi filmden beklenmeyecek derece karanlık ve sert bir mizacı var. Ayrıca filmde cinsellik çok ön planda. Hardcore seks sahneleri yok ama, çok cüretkar sapkın sahneler var. Vahşet sahnelerinde ise film son derece acımasız ve hiçkimsenin gözünün yaşına bakmayan bir tarzda yine. Yani normal olarak bir filmde bir karakter anlatılırken bu karakterin birçok detayı varsa uzun uzun bu karaktere zaman harcar film. Ninja Scroll‘da ise seyirci bir karakteri tanıdıktan saniyeler sonra karakter bir andan paramparça olabiliyor. Bazı dövüş sahnelerini geri sarıp tekrar tekrar izleyen arkadaşlarımı biliyorum o sahnede tam ne olduğunu anlamak için. Filmin anlatımındaki sivrilik ve abartı, daha önce de belirttiğim gibi zen seviyesinde bir çekicilik veriyor filme. Ninja Scroll, ilk defa İngiltere’de ancak 52 saniyelik bir kesintiyle dvd piyasasında kendine yer bulabilmiş. Neyse ki şimdi heryerde sansürsüz versiyonunu bulmak mümkün.
Hayatımda beni Ninja Scroll kadar etkilemiş bir 50 film daha ya vardır ya yoktur. Bu muhteşem anime’ye Öteki Sinema adına huzurlarınızda şapka çıkarıyorum…



![Reblog this post [with Zemanta]](http://img.zemanta.com/reblog_e.png?x-id=144786e0-d523-42c6-a732-2f71c0cb0521)





























