Bilimkurgu Filmlerinin En Karizmatik Kadınları
Yazan: Masis Üşenmez 30 Haziran 2009
Kategori: Kavram - Kuram
Liste yapmak nedense hep hoşuma gitmiştir. Sevdiğim şeyleri listelemek zaman geçirmek için sık sık başvurduğum bir yol. Ekşi sözlük buna anket yapmak diyor. En sevilen xler gibi başlıklar altına her yazar kendi listelerini giriyor. Toplum olarak listelemeyi seviyoruz sanırım. Belki de o yüzden yöneticilerimiz de bizi fişliyordur. Sırf bu listeleme sevdasından yani.
Bu ay sizlere Kurgu Bilim dünyasının en güçlü, en karizmatik, en seksi on kadınını tanıtmak istedim. Listemi kanlı canlı kadın karakterlerden oluşturdum. Animeleri hesaba katmadım, rollerin önemine göre eleme yaptım. Ufak rollerde gönlümüzde yer eden Monica Bellucci’nin The Matrix Reloaded’daki Persephone’u gibi roller bu durumdan nasibini aldı. Yoksa sinema tarihinde bir kadın listesi yapılıyorsa Tabii ki Monica Bellucci en üste konup diğerleri arasında listeleme yapılmalıdır. Tabii ki bu liste kişisel zevklerden oluşmuştur. Atlanan gözden kaçan hatunlardan şimdiden özür diler gönüllerini almak için ne isterlerse yapabileceğimi buradan tüm dünyaya duyururum.
10. Kate Beckinsale / Selene (Underworld)
Tamam, Underworld serisi çok sığ bir Kurtadam/Vampir savaşı üçlemesi ancak deriler içinde Kate Beckinsale’i görmek için bile en azından ilk film seyredilmeli derim.
Selene karakteri ile hafızamıza kazınan Beckinsale silahın eline en çok yakıştığını düşündüğüm güzellerden biri oldu bu seri ile. Bazı sahnelerde Trinity’i çok fazla taklit etse de Matrix Reloaded’a kadarki sürede bullet in time aksiyon açlığımızı hafif de olsa aldığı için kendisini saygıyla anıyorum.
Beckinsale benzer bir rolü daha sonra Van Helsing ile aldı. Orda da güzelliği oyunculuğunun çok üstünde idi. Umarım ikisini dengede kullanabildiği bir karakterle de bir gün karşımıza çıkar.
9. Carrie Ann Moss / Trinity (The Matrix)
The Matrix’i ilk kez seyrettiğinde polisten kaçan siyah parlak deri kıyafetli kızın bir anda havada durarak attığı o tekmeyi gördüğünüzde ne hissettin sevgili okuyucu? Ben ağızım açık uzun süre kaldım. Trinity bence serinin en önemli karakteridir. Keşke seçilmiş kişi o olsaydı da Neo uyuzu ile hiç muhatap olmasaydık. Neo’yla aşk yaşamasına ise hiç girmiyorum, hala atlatabilmiş değilim o görüntüleri.
Carrie Ann Moss Trinity’den sonra birkaç bilim kurgu filminde daha oynadı ise de aynı etkiyi yaratacak bir karaktere şimdiye kadar ulaşamadı.
8. Gillian Anderson / Dana Scully (The X-Files)
Dana Scully denince akan sular durur. Gillian Anderson’ın kariyerinde fazlaca yer etmiş olan Scully Bilim Kurgu fanlarının kısa sürede fantezi kadını konumuna gelmiştir. Bu şüpheci bilim insanı, kızıl saçlı tıp uzmanı FBI ajanı seksapelin sadece dar elbiselerden değil bir bakıştan, bir gülüşten ya da çoğumuzun altına ettirecek olaylar karşısındaki soğukkanlılıktan da yakalanabileceğini gösterdi.
Geriye dönüp baktığımda çılgın vatkalı ceket ve uzun renksiz etekler içinde bu kadını şimdi görsem beğenir miydim diye sorsam da kendime Scully her daim gönüllerimizin sultanı olacaktır. Zaten geçtiğimiz sezon sinemalarımızda gösterilen The X Files: I Want to Believe ile tekrar karşımıza çıkan Scully ilerleyen yaşına rağmen hem seksapelinden bir şey kaybetmediğini hem de sonunda Mulder ile sıcak temas kurabildiğini bizlere gösterdi.
7. Milla Jovovich / Leeloo (The Fifth Element)
1997 çıkışlı The Fifth Element’i sinemada izledikten sonra aklımda tek kalan şey Jovovoich’in güzelliğiydi. Luc Besson’un Milla Jovovich’i bir Hollywood yıldızı haline getirdiği film olan Beşinci Element bilim kurgunun kadınları arasına bir de Leeloo adlı bu süper insan/elementi katmış oldu.
Aslen bir süper model olan Jovovovich’in filme olan katkısı güzelliğinin yanında kendi yarattığı 400 kelimelik kadim uzaylı dili oldu. Bu rolünden sonra özellikle 2002 yılında başrolüne oturduğu Resident Evil ile ününün devamını sağlayan bu dünya güzeli yaratık aksiyon bilim kurgu türünün her daim kadın yıldızı olabileceğini gözler önüne serdi.
6. Natalie Portman / Padme Amidala (Star Wars: The New Trilogy)
Yine bir Luc Besson keşfi olan Natalie Portman ilk büyük rolü Leon ile çocuk yıldız statüsünde girdiği sinema dünyasında genç kızlık çıkışını Star Wars ile yaptı. Bebek yaştaki Anakin’i istemeden de olsa ayartarak Anakin’in karanlığa yolculuğunda hem en büyük aşkı hem de düşmanı oldu. Padme Amidala elinden geleni yapmasına rağmen Anakin’i yolundan döndüremese de sithlere karşı savaşta ön cephede yer alarak eski üçlemedeki kızı Leia’nın rolünü başarıyla oynadı.
5. Linda Hamilton / Sarah Connor (The Terminator)
Terminatör terminatörü Sarah Connor, Skynet’in başına gelen en büyük felakettir kesinlikle. Linda Hamilton’un ellerinde şekillenen Sarah ilk başta kendi canını sonrasında çocuğunu kurtarmak için girdiği savaşta Arnold’un kasları altından sıyrılarak güçlü karizmatik bilim kurgu kadınının nasıl olması gerektiği ile ilgili sinema tarihçilerine bir ders vermiştir. Tabii bu role Terminatör serisinin yaratıcısı James Cameron’un müthiş zekâsının da katkısı büyüktür.
4. Sigourney Weaver / Ellen Ripley (Alien)
İşte Alien’ın baş düşmanı ama tek dokunmaya kıyamadığı insanoğlu olan Ripley! Bir seri boyunca hem onlarca alienla baş etmiş, hem süper robotlara kafa tutmuş, hem iç çamaşırları ile gözlerimizi bayram ettirmiş hem de istediği ile yatarak özgür kadın imajını bilim kurgu dünyasına kazımıştır. Kendisi ile ilgili uzun bir incelememi hem derginin eski sayılarında hem de öteki sinemada (http://www.otekisinema.com/?p=151) bulabilirsiniz. Sigourney Weaver’ın en önemli rolü olan Ripley günümüzde hala aksiyon sinemasında kadın karakterlere ilham kaynağı olmaktadır.
3. Natasha Henstridge / Sil (Species)
Bir uzaylı/insan kırması sonumuzu getirecekse O Sil olsun, en ön sıraya geçmesem adam değilim sevgili okur. Henstridge’ı bir modelden bir yıldıza çeviren Species filmi “böyle uzaylı istilasına can kurban” dedirten hafif erotik içeriği ile hafızalarda yer etti. Özellikle Henstridge’a MTV en iyi öpüşme ödülü kazandıran dili ile partnerinin kafasını uçurma sahnesi unutulmaz sahnelerinden biridir.
2. Carrie Fisher / Princess Leia (Star Wars: The Original Trilogy)
Onun için ne denebilir ki? Star Wars evreninin en güzel yaratığı, ilginç saç stili, efsanevi altın bikinimsi kıyafeti ile hafızalarda yer etmiştir. Daha ilk sahnede Darth Vader’dan kaçırmaya çalıştığı R2D2 ile kontrolü zor, dediğim dedik bir karakter olduğunu gösteren Prenses, Han Solo ile yaşadığı nefret/aşk ilişkisi ile seyirciyi eğlendirirken asilerin yanında saf tutarak imparatorluğa açtığı savaş ile anasının kızı sözünü anmamızı sağlamıştır.
1. Jane Fonda / Barbarella (Barbarella)
Belki bazılarınız için bir numarada Jane Fonda’nın olması yadırganabilir ancak Barbarella kesinlikle en sevdiğim kült klasiklerden biridir. Jane Fonda’nın Kocası Roger Vadim tarafından yönetilen ve Jean-Claude Forest ‘in yarattığı Fransız Barbarella çizgi romanlarından esinlenen film açılış sahnesinde Jane Fonda’nın yerçekimsiz ortamda soyunmasını göstererek sinema tarihine geçmiştir.
Aslına bakılacak olursa bu erotik bilim kurgu filmi 1968 yılında çıktığında eleştirmenler tarafından yerden yere vurulmuş, seyirci de bulamamıştır. Ancak VHS videonun evlere girmesi ile 1977 yılında bir kez daha şansını deneyen film bir anda büyük bir patlama yapar ve Jane Fonda’yı bir seks idolü haline getirir. Zaten sırf 80’lerin en başarılı pop gruplarından Duran Duran’a adını verdiği için bile Barbarella kült mertebesini hak eden bir filmdir.
Michael Jackson…
Yazan: Murat Tolga Şen 26 Haziran 2009
Kategori: Haber - Etkinlik
Michael Jackson öldü…
Bizim gibi 80′ler çocuklarının da içinde bir şeyler eksildi mutlaka… Son yıllarda ki büyük düşüşü bir yana adam gerçekten de gelmiş geçmiş en büyük pop ikonuydu ve hep öyle hatırlanacak. Özellikle 80′ler gençliğinin giydiği yıkanıp da çekmişcesine kısa pantolonlar ve beyaz çorapların mimarı olarak da şu an bakamadığımız rüküş fotoğraflarımızın sorumlusu yine bu adamdı…
Neyse ki Michael Jackson, yönetmen John Landis’in de desteğiyle “Öteki Sinema” için inanılmaz bir hatırlatıcı olan “Thriller” ve “Ghosts”u bıraktı. Bu vesileyle kendisini Pop müziğe katkıları sebebiyle saygıyla anarız.
City of The Living Dead (1981)
Yazan: canevrenol 26 Haziran 2009
Kategori: Fantastik, Film İncelemeleri, Gore Filmleri, Korku Filmleri, Son Yazılarımız, Zombie Kültü
Gelmiş geçmiş en ünlü ve en vahşi zombi filmlerinden biri olan Zombi 2‘den (1980) sonra, korku sinemasının başyapıtlarından biri olarak kabul edilen The Beyond‘dan (1981) önce, ikisinin arasında Lucio Fulci‘nin kült statüsüne ulaşmış bir akılalmaz korku filmi daha var… City of The Living Dead (1981) 
Fulci’nin yaşayan ölüler ve öbür dünyaya açılan kapılarla ilgili 4 b-tipi kült klasiğinden biri City of The Living Dead. Mahşerin dört atlısı gibi seyirciye saldıran bu 4 b-film; Zombi 2, The Beyond, City of The Living Dead ve The House by the Cemetry, çılgın dahi Fulci’nin en ünlü filmleri. Romero‘nun zombi filmleri, HP Lovecraft hikayeleri, Amityville Horror (1979) ve Dario Argento‘nun cadı filmleri, Fulci’nin bu dört filmi için en büyük ilham kaynakları. Hatta o kadar ki, bu filmleri yaptığı dönemlerde Fulci’yi hırsızlık ve kopyacılıkla suçlayanların sayısı bir hayli fazla. Bu kopyacılık ithamlarına aslında katılmamak elde değil. Ancak ben bunun için Fulci’yi suçlayanlardan değilim. Çünkü Fulci, kopya ettiği hikayeleri 2 vites atarak bambaşka yerlere taşıyor. Küçükken ben de G.I.Joe’larımla oynarken izlediğim filmleri aynen tekrar canlandırırdım. Ancak ölümler daha vahşi, olaylar daha acımasız ve hikayelerin finali daha uçuk olurdu. Bu yüzden Fulci’nin filmlerini kendime çok yakın buluyorum. Ve bu konuda da yalnız olmadığımı görüyorum…
City of The Living Dead, Dunwich isimli bir şehirde başlıyor. Bilmeyenlere hemen hatırlatalım; Dunwich, HP Lovecraft’ın öbür dünyadan gelen dehşetleri yazdığı hikayelerinde yer verdiği hayali bir şehir. Fulci de kendi hikayesini bu şehirde kurarak daha baştan tavrını ortaya koyuyor (ve büyük usta Lovecraft’e de en derinlerden selam etmiş oluyor). Fulci ve Lovecraft arasındaki benzerlikleri ”Fulci Yaşıyor’‘ yazısında belirtmiştim. Bu benzerlikler sebebiyle, filmin Dunwich’te geçmesi daha da manidar oluyor. Devamını oku
I’ll See You in My Dreams (2003)
Yazan: Murat Kızılca 24 Haziran 2009
Kategori: Eurohorror, Film İncelemeleri, Gore Filmleri, Korku Filmleri, Son Yazılarımız, Zombie Kültü
I’ll See You in My Dreams 2003 yılı mahsulü Miguel Ángel Vivas tarafından yönetilmiş olan Portekiz yapımı bir kısa film. Yönetmenin bu film öncesinde El hombre del saco (2002) adlı bir kısa filmi ve Reflejos (Reflections, 2002) adlı bir uzun metraj gerilim filmi mevcut. 
Yaklaşık 20 dakikalık bir kısa film olan I’ll See You in My Dreams ismini 1920lerin çok popüler bir şarkısından alıyor. Filmin açılışındaki jenerikte kullanılan parça eski bir plaktan cızırtılarla birlikte sunulunca etkileyici bir hava oluşturuyor. (Ya da ben fazlasıyla etkilendim, bilemiyorum.) Filmin sonundaki yazılarda ise izleyenleri başka bir sürpriz bekliyor. Ünlü Portekizli grup Moonspell açılıştaki şarkıyı bu film için coverlamış. Moonspell coverını da ziyadesiyle sevdim. Filmin finali için şık bir tercih olmuş.
Film Lúcio’nun iç sesi ile başlar: Trees, trees, and more trees… I’m so sick of it! I don’t know what the hell I’m doing in this damned village! Everyday’s the same. But there’s something that I really can’t stand… If there’s something that I can’t stand in this place… It’s these fucking zombies! (Ağaçlar,ağaçlar, ve daha çok ağaç… Bunlardan çok sıkıldım. Bu lanet kasabada ne yaptığımı bilmiyorum. Her gün aynı. Ama katlanamadığım tek bir şey varsa… Eğer burada katlanamadığım tek bir şey varsa… O da bu lanet zombiler!) Bir yerde bu iç ses her şeyi özetler. Kırsalda bir köyde yaşamakta olan Lúcio köyde sağ kalmayı başarabilmiş bir avuç insandan biridir. Günleri evi ile köydeki bar arasında gidip gelmekle ve nereden nasıl ortaya çıktıkları belli olmayan zombileri öldürmekle geçer. Karısı Ana da zombi olmaktan kurtulamamış, ama onu öldürmeye kıyamayan Lúcio bodruma kilitlemiştir. Bir gün barda Nancy (ki sanırım köydeki son sağ kalan kadın) kendine sulanan bir adamı terslerken Lúcio ona yardım eder. Bu yardımının karşılığını yatakta alır. Ama büyük bir hata yapar. Nancy ile kendi evinde beraber olur. Devamını oku
Great Expectations (1946)
Yazan: Tolga Demirtas 24 Haziran 2009
Kategori: Film İncelemeleri, Sinema Nostaljisi, Son Yazılarımız
Great Expectations Charles Dickens tarafından yazılmış, yazarın en tanınmış, en sofistike ve en harika romanlarından birisi. Kitap yaklaşık 250 kere sahnelere ve ekrana uyarlanmış. 
1946 yılında ise bu Charles Dickens klasiği sinemaya yönetmen David Lean tarafından adapte edilmiş. David Lean birçok edebiyat klasiğini sinemaya uyarlamış, bu konuda oldukça yetenekli bir yönetmen. Çoğu zaman kitap uyarlamalarında eksik olan bir yan kalıp okuyucu tam anlamıyla tatmin olmazken, bu film kurgu, oyunculuk, atmosfer, adaptasyon açısından oldukça başarılı. Filmin en başındaki mezarlık sahnesinden itibaren Pip’in ve diğer karakterlerin dünyasına dalıp, kaygılarına, mutluluklarına, ikilemlerine ve tüm düşüncelerine ortak oluyoruz. Tabii ki bu başarıda çok iyi seçilmiş oyuncu kadrosu ve yönetmenin yeteneği etkili oluyor. Pip’i canlandıran John Mills, karakterin masumiyetini ve ağırbaşlılığını oldukça inandırıcı bir şekilde yansıtıyor. Charles Dickens’ın romanlarının özelliklerinden birisi hikayenin bir çocuğun gözüyle anlatılıyor olması. Oliver Twist, David Copperfield ve bu roman uyarlaması filmde de olduğu gibi. İçlerinden sadece Oliver Twist romanının sonunda kahraman bir çocuk olarak kalıyor ama diğer ikisinde kahraman birer yetişkinken roman son buluyor.
Filmin yapıldığı dönemde renkli çekim imkanı olmasına rağmen yönetmen filmi siyah beyaz olarak çekmeyi tercih etmiş. İlk sahneden itibaren bunu yaparken ne kadar isabetli bir karar verdiğini anlamak zor değil. Bu sayede oldukça etkileyici ve romantik bir iş çıkarmış yönetmen. Devamını oku


![Reblog this post [with Zemanta]](http://img.zemanta.com/reblog_e.png?x-id=2513c6ae-f94d-4f09-88f5-007a4ef18dc4)






















