Punk Rock Holocaust (2004)

punk

Punk Rock Holocaust 2004 yılında Doug Sakmann tarafından yönetmenliği yapılmış düşük bütçeli korku-komedi bir slasher filmi. Filmde bir seri katilin Vans Warped Tour festivali boyunca, festivaldeki grupların üyelerini öldürmesi anlatılıyor. Film 2003 yılında yapılan Vans Warped Tour festivalinde çekilmiş ve filmde bir çok grubun canlı performanslarını görmek mümkün.Bu gruplardan bazıları Me First and the Gimme Gimmes, Less Than Jake, The Used, Big D and the Kids Table, Rancid, The Horrorpops, The Suicide Machines, Dropkick Murphys, The Phenomenauts ve Simple Plan. Ayrıca filmin yönetmeni de bandanalı katil olarak filmde yer alıyor. Filmin bir özelliği ise içerdiği 110 ölüm sahnesiyle, bir korku filminde yer alan en çok ölüm rekorunu elinde barındırıyor. Devamını oku

Mutant Chronicles (2008)

mutantchronicles

Mutant Chronicles: Sinemada evrim değil, mutasyon

Ron Perlman, ne yaptın sen abi? Gülün Adı’nda (Der Name der Rose) Salvatore’ydin. Güzel ve Çirkin (Beauty and the Beast) dizisinin Vincent’ıydın. Dr. Moreau’nun Adası’nda (The Island of Dr. Moreau) Kanun Adamı olarak karşımıza çıktın. Blade II’de Reinhardt rolüyle Wesley Snipes’dan bile sahne çaldın. Star Trek: Nemesis’te kısacık rolünle gönlümüzde taht kurdun. Hellboy’u Hellboy yapan iki isimden biri oldun. Bu kadar filmde makyajlı gördük seni. Hiçbirinde kendini büyük bölümünde makyajsız oynadığın bu film kadar maymun etmemiştin. Ya sen Thomas Jane? Senin gibi bağımsız filmlerden gelen bir karakter oyuncusuna yakışıyor mu bu film? John Malkovic, hele sana söyleyecek hiçbir şey bulamıyorum. Bu kadar mı parasız kaldın? Proje çok büyük umut vaat ediyordu da işler bir yerden sonra tepetaklak mı oldu? Devamını oku

Global Metal (2008)

7 Ülke…  3 Kıta… 1 kabile!

global_metal1Metal: A Headbanger’s Journey / Bir Metalcinin Yolculuğu (2005) belgeselinin yapımcıları Sam Dunn ve Scot McFadyen’in yeni belgeseli Global Metal (2008), ”Heavy Metal” kültürünün dünyanın dört bir yanındaki izlerini incelyen harika bir yapım. Metal müziğe aşık olanları son derece duygulandıracak, Metal kültürünü tanımayan veya küçümseyenleri ise kesinlikle aydınlatacak ve hiç görmedikleri bir dünyaya gözlerini açacak bir yolculuk Global Metal…

Sırık boylu, antropoloji mezunu, son derece sempatik dostumuz Sam Dunn, bizleri bu ikinci Heavy Metal belgeselinde de ilki kadar iyi (belki daha da iyi) bir yolculuğa çıkarıyor. İlk belgeseliyle Heavy Metal kültürünü bugüne kadar eşine rastlanmayan bir ciddiyet ve ustalıkla ele alan Sam Dunn, bu sefer Amerika ve İngiltere’nin dışına çıkıp Brezilya, Japonya, Endonezya, İsrail, Hindistan, Çin, İran ve Dubai’ye giderek buralardaki Heavy Metal kültürünü araştırıyor. Akla gelmeyecek ortamlarda, akla gelmeyecek insanlarla tanışıyor. Çin’in aşırı sert Black Metal gruplarından, İran’lı Trash Metal gruplarına çok ama çok enteresan hayatlar, dünyalar yakalıyor. Bir müzik türü olmaktan çok daha fazlası, bir yaşam biçimi, bir kimlik olan Heavy Metal’in din dil ırk millet farkı tanımadan nasıl bir ”kabile” haline geldiğini gözler önüne seriyor. Doğrusu Sam Dunn, üniverstede aldığı antropoloji eğitimi ışığında Heavy Metal kültürünü çok takdir edilesi bir şekilde masaya yatırıyor ve bu kültürün hakettiği saygıyı çok iyi vurguluyor. Devamını oku

Dance Of The Dead (2008)

Lise yıl sonu balosu gelmiştir, ancak bu seferki parti yaşayan ölülerin ziyareti ile öncekilerden çok daha kanlı ve doyurucu olacaktır.

dance_of_the_deadÖnceki filmi The Other Side(2006) ile adından söz ettiren Gregg Bishop’un 2008 yapımı filmi Dance of the Dead zombiseverlerin gözden kaçırmaması gereken kendi çapında bir minik hazine.

Filmin hemen başında bir mezarlıkta canlanan ölüleri etkisiz hale getiren bir mezarcı ile karşılaşıyoruz. Bu kişi Dellamore Dellamorte (1994)‘nin bir benzeri, öyle ki bazı diyalogları bile filmden direkt alınmış. Keşke kendisine daha çok rol verilseymiş. Tadı damağımızda kalırken mezarcımız ölüleri temizlemeye başlıyor. Açılış sahnesindeki kesik el de The Addams Family’e(1991) gönderme gibi geliyor bana/yoksa şüphem mi var?.

Şehrin hemen dışındaki, nedendir bilinmez yeşil fosforlu atık üreten, Homer Simpson’ın çalıştığı termik santral benzeri yapıdan kaynaklanan kaçak sonucu liseliler için en önemli günleri olan Prom Night( Güzel Türkçe’mizi kullanın diyen sevgili okurlarımız için gelsin “yılsonu balosu”. ) kabusa dönüşmek üzeredir. Jimmy (Jared Kusnitz) aynı gece hem kız arkadaşı tarafından ekilmiş, hem de pizza dağıtmak zorunda kalmıştır. Ancak Pizza dağıtımına gittiği evdekiler pizzadan çok çocuğun beynini yemek isteyince Jimmy’nin kaçmaktan başka çaresi kalmaz. Artık bütün şehir zombilerin kuşatması altındadır ve bu geceki partideki gençler zombiler için bedavaya sınırsız yemek kuponudur. Şehrin tek şansı ise bu geceye gidecek kız bulamayan lisenin looserları( İnek mi desem bilemedim. ) ve bir şehri yok etmeye yetecek kadar bilgisi ve ekipmanı bulunan deli lise koçudur. Devamını oku

Night of The Living Dead (1968)

”Bir gün hepimiz öleceğimizi biliyoruz değil mi? İşte asıl yaşayan ölüler biziz…” George A. Romero
Büyük usta George A. Romero’nun Night of The Living Dead’i, sinema üzerindeki etkisiyle, Hitchcock’un Sapık’ıyla (1960) karşılaştırılan bir başyapıt. İki film de şiddetin ve vahşetin betimlenişiyle beyaz perdede çığır açan filmler. Ayrıca iki filmde hikâyenin kalbine ”ev”i ve ”aile”yi yerleştiriyorlar. Ancak Sapık’ın aksine, zamanında eleştirmenler tarafından bir sömürü filmi olmakla suçlanan ve hor görülen Night of The Living Dead, çok daha uç noktada, fantastik bir sembolizm içeriyor.
Night of The Living Dead, zombi edebiyatının miladı kabul ediliyor. Öncelikle Night of The Living Dead’in nasıl modern zombi edebiyatının çizgilerini çizdiğinden bahsedelim. George Romero ve ekibi aslında arthouse (sanat filmi) bir film yapmak için yola çıkıyorlar. Ancak daha sonra filmin gişede kar etmesini istedikleri için işin içine korku öğesini dâhil ediyorlar. En ucuz ve en kolay korku öğesi olduğu için de bir ‘zombi’ filmi yapmaya karar veriyorlar. 1932 yılında Bela Lugosi‘nin oynadığı White Zombie ile beyazperde serüvenine başlayan zombi filmleri, 1968 yılına kadar en ciddiye alınmayan ve absürt filmlere meze olan ucuz bir öcü, bir canavar figüranından başka bir şey değildi. Romero’nun zombi kavramını büyük bir ciddiyetle ele almasıyla birlikte zombi edebiyatı da bambaşka bir kimlik kazanmış oluyordu.
Hiç bir zaman bir ünlü aktör ile yüz bulmamış, hiçbir zaman karizmatik bir kötü adam karakteri ile simgeleşmemiştir zombiler. Vampir edebiyatının Drakula’sı veya kurt adam edebiyatının Lon Chaney’si gibi ağır topları yoktur zombi filmlerinin. White Zombie filminde bile, Bela Lugosi korkunç bir köle efendisi canlandırmaktadır, bir zombiyi değil. Zombinin bu ”alt sınıf” kimliği Romero’nun yorumuyla birlikte yeni bir anlam kazanır, ”mavi yakalı bir canavar” haline gelir. Night of The Living Dead’den sonra, zombiler, hakikaten alt sınıfı, orta sınıfı, mahallemizdeki sıradan insanları, kapı komşumuzu, nihai olarak toplumun ta kendisini temsil ederler. Yeni bir toplumun eski bir toplumu yiyip yuttuğu bu mahşeri senaryoda, zombilere yamyamlık özelliği ekleyen Romero, edebiyattaki en enteresan toplumsal alegorilerden biri yakalamıştır.
Night of The Living Dead’in ilk etapta en önemli özelliği siyah beyaz ve son derece sade, şatafattan uzak bir film olmasıdır. Film zorunluluktan değil, tercih edildiği için siyah beyaz seçilmiştir. Dönemin sinema filmleri renkliyken, televizyondaki haberler siyah beyazdır. Bu durum, Night of The Living Dead’in gerçekçi ve sade anlatımını pekiştirmiştir. Filmdeki sosyal alegori, başrolde zenci bir oyuncunun olması (o dönem için hiç ama hiç alışılmadık bir durum), annesini öldüren kız çocuğu sahnesi, yamyamlık sahnelerindeki detaycılık ve filmin genel acımasızlığı, dönemin bilinçli sinema seyircisinin aklını başından almıştır. Özellikle filmin finalindeki karamsar gelişmeler çok ama çok düşündürücüdür…
Filmin gerçekçiliğinde yamyamlık sahnelerindeki vahşetin rolü büyüktür. Büyük usta Romero, kendi filmindeki zombilerden bahsederken şöyle diyor ”eski zombi filmlerini de çok severim ama oradaki zombiler kölelerdi. Lugosi şatosunda otururken onun işlerini yapan hizmetçilerdi. Beni asıl korkutan olay ise, ölmüş insanların etrafta dolaşması fikriydi.” Romero’nun zombileri gerçekten bizim hayatımızın içinden sıradan insanlar. Bu insanlar tarafından sebepsizce saldırıya uğramak ve canlı canlı yenilmek fikri insanın kanını donduruyor.
Night of The Living Dead’deki zombi istilasına baktığımızda bizzat kendi insanlığımızın acımasızlığını ve sebepsizliğini görürüz. Filmin temelinde bir haneye tecavüz sekansı yatmaktadır. Adeta yeni bir toplum, eski bir toplumu sorgusuz sualsiz yutmaktadır. Bu olayları izlerken, insan, devrimleri, isyanları, yağmaları, toplu linç etmeleri ve türlü korkunç olayları düşünmeden edemez. İstisnasız her milletin tarihinde yatan bu gibi olayların adeta aynasıdır Night of The Living Dead.
(Dikkat spolier içerir)
Filmin sonunda, amerikan ”kıro”larının ellerinde silah zombi avına çıkması da filmin toplumsal alegorisini tamamlamış olur. Toplum psikolojisiyle, sorgusuz sualsiz insan avlayıp, adam dövmek, can yakmak için mazeret bekleyen insanlığın tasviridir bu filmin finalindeki durum. Filmin başkarakteri, sabaha kadar savaşıp zombilerin elinden kurtulduktan sonra, bu eli silahlı kırolar tarafından yanlışlıkla zombi sanılıp öldürülünce film seyircinin içindeki en son iyimserlik parçasını da ezmiş oluyor. Filmin sonunda, bütün film boyunca kendimizle özdeşleştirdiğimiz bu adamın cesedinin kancalarla taşınması, onu taşıyanların ona elleriyle dokunmak bile istemeden onu kancalarla taşıması, çok ama çok korkunç ve derinden etkileyici bir finale imza atıyor.
Sadece korku sinemasının değil, modern Amerikan sinemasının en önemli filmlerinden biri olan Night of The Living Dead, o ilk mezarlıktaki açılış sahnesindeki soğuk ve kasvetli havasından, benzersiz finaline kadar tartışmasız bir kült klasik…
Not: Bu yazıyı yazarken American Nightmare (2002) adlı belgeselden ve harika bir edebi kaynak olan James Russel’ın Book of The Dead kitabından çok yararlandım. Bu çok özel belgeseli ve eşsiz kitabı bütün Öteki Sinemacı’lara tavsiye ederim.

”Bir gün hepimiz öleceğimizi biliyoruz değil mi? İşte asıl yaşayan ölüler biziz…” George A. Romero

night-of-the-living-dead-1-1024

Büyük usta George A. Romero’nun Night of The Living Dead‘i, sinema üzerindeki etkisiyle, Hitchcock’un Sapık‘ıyla (1960) karşılaştırılan bir başyapıt. İki film de şiddetin ve vahşetin betimlenişiyle beyaz perdede çığır açan filmler. Ayrıca iki film de hikâyenin kalbine ”ev”i ve ”aile”yi yerleştiriyorlar. Ancak Sapık’ın aksine, zamanında eleştirmenler tarafından bir sömürü filmi olmakla suçlanan ve hor görülen Night of The Living Dead, çok daha uç noktada, fantastik bir sembolizm içeriyor. Devamını oku