W.I.P Filmleri Sergisi

Yazan: Murat Tolga Şen 28 Şubat 2010  
Kategori: Afiş - Lobi, Kavram - Kuram

W.I.P… Yani Women in Prison.. Yani hapishaneye düşmüş kadın…

Türk sinemasında da pek çok örneği bulunan, “hapse düşmüş, kader mahkumu kadınlar” konusu yaban ellerde epey bir değişim geçirip özellikle 70′ler istismar sinemasının bir alt türü formunda epey tüketilen bir tema olmuştur. Amerikalısından, İtalyanına… Filipinlisinden, Endonezyalısına, pek çok ülke sinemacısı bu türde eser vermiş ve bunlardan bazıları (Bknz: Black Mama, White Mama) kültleşerek günümüz ulaşmıştır. Devamını oku

B-olitik Sinema: Dekoder (1984)

Toplumsal Düzeni Sesle ‘Dekode’ Etmek: Decoder

1984 yılı. Orwell’yen zamanlar. İki kutuplu bir dünyanın ikiye bölünmüş bir ülkesi olan Almanya’nın Batı kısmında, o dönemin punk ortamlarının bilinen simalarından Klaus Maeck, Volker Schaefer, Trini Trimpop ve Muscha, ismi ilk başta Burger Krieg (Hem Burger Savaşı hem de Sivil Savaş anlamına geliyor) olarak belirlenen, daha sonra Decoder olarak değiştirilen bir film yaparlar. Film dönemin kültürel iklimine nüfuz etmiş tüm gerginlikleri ve tedirginlikleri, batı dünyasına hızla hakim olan muhafazakarlık ve acımasız neoliberal ekonominin yarattığı karamsarlık halini, “Büyük Birader sizi izliyor”u en katıksız haliyle yansıtmaktadır. Filmde, karşı kültürün yiğit neferlerinin sisteme karşı en büyük silahları ise bir ses miks cihazı ve teypleri. Filmin temel izleklerinden biri olan bu, tahakküme karşı sesle mücadele etme fikri, Amerikalı yazar Wiliam S. Burroughs’un kimi kitaplarında ve makalelerinde üzerinde durduğu kavramlardan ilham alarak filmin senaryosuna yön vermiş. William S. Burroughs ve Decoder üzerinde daha ayrıntılı bir şekilde durmadan önce, Burroughs’un da “kurucu kadrosu” içinde değerlendirildiği, Amerikan Beat Kuşağı akımından bahsetmekte fayda var.

Edebiyat ve Karşı Kültürde Beat Kuşağı

İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika’nın tutucu, anti-komünist, McCarthy’ci, tektipleştirici, cinsiyetçi ve faşist, güya refah toplumuna bir tepki olarak doğduğu söylenebilir Beat Kuşağının. Kare As’ını New York’lu yazarlar Jack Kerouac, Allen Ginsberg, Wiliam S. Burroughs ve Gregory Corso’nun oluşturduğu ve edebi bir hareket olarak başlayan gruba nice yazarlar ve şairler dahil olmuştur, ya da en azından eleştirmenler tarafından bu gruba dahil edilmişlerdir. Çok fazla yazmayan, fakat yaşam tarzlarıyla Kuşak’ın ilham perileri olarak görülebilecek Neal Cassady ve Herbert Huncke’nin de adını anmakta fayda var. Edebi bir akım olarak başlayan Beat, kısa zamanda bir gençlik ve karşı kültür hareketine, hemen akabinde de bir “moda”ya dönüşmüştür ve medya tarafından “Beatnik” olarak tanımlanan bir gençlik tipi ortaya çıkmıştır.

Beat Kuşağı üyeleri, Beat sözcüğünün olası tüm çağrışımlarını kucaklamışlardı. Sokak argosunda, işsiz güçsüz, parasız ve tükenmiş; (caz) müzikte ritm – ki caz Beatlerin edebiyat anlayışını da derinden etkilemiştir – anlamına gelen sözcük daha sonra Kuşağın isim babası Jack Kerouac’ın ismin Beatific ve Beatitude kelimelerine iliştiğini söylemesiyle, cennetsel bir mutluluk ve huzurluluk haline işaret etmeye de başlamıştır.

Beat Kuşağı, 40’lar ve 50’ler Amerikan toplumunun yukarıda saydığımız kültürel iklimine karşı kendilerini, uyuşturucu ve alkol vasıtasıyla bilincin ve algının sınırlarını keşfetme arzusuyla, Doğu felesefeleri ve dinleriyle, delilikle, cinsel deneysellikle, yollara düşmek ve seyahat etmekle, mistisizm ve büyüyle ve tabii en mühimi yazıyla silahlandırmışlardır. Hayatla sanatı birbirlerinden pek ayırmadıklarından, eserlerinin büyük çoğunluğu otobiyografiktir, ya da otobiyogafik izler taşımaktadır. Ayrıca hayatlarına hakim olan deneysellik, edebi işlerine de sirayet etmiştir.

Yazının, metnin ve dilin doğası üzerine en çok kafa patlatan, bu konuda deneyselliğin sınırlarını en çok zorlayan yazarlardan biri William S. Burroughs’dur. Aslında Burroughs, yaygın olarak Beat Kuşağı içinde değerlendirilmekle birlikte, kendisini bu edebi akımın bir parçası olarak görmemektedir. Onun eserlerine hakim olan temalar – bağımlılık, Tahakküm, çürümüşlük, umutsuzluk – onu hippilerin öncülü olan Beat Kuşağı’ndan çok, Punkların öncülü (onların “büyükbabası”) olarak değerlendirmeyi gerektirir. “Dil bir virüstür” şiarıyla yola çıkan Burroughs, dilin, Tahakkümün önemli bir öğesi olduğunu fark edip, onu çeşitli şekillerde bozmaya çalışmıştır. Bunlardan en bilineni, Burroughs’un ressam Brion Gysin’den öğrendiği cut-up tekniğidir. Cut-up, çeşitli metinlerden kesilmiş kelimelerin gelişigüzel biçimlerde bir araya getirilerek yeni bir metin yaratılması ilkesine dayanır.

Beat Kuşağı ve Sinema

Beat Kuşağı yazarları sadece yazı işleriyle haşır neşir olmamış, resim, müzik, tiyatro, fotoğrafçılık gibi pek çok sanat dalına da bulaşmışlardır. Hal böyle olunca, sinemaya da eninde sonunda el atmaları kaçınılmazdır. Jack Sargeant, Naked Lens: Beat Cinema adlı kitabında, ilk Beat filmi olarak Alfred Leslie ve Robert Frank ikilisinin yaptığı Pull My Daisy’yi gösterir. Filmin senaryosu, Jack Kerouac’ın sahnelenmemiş bir oyununa dayanmakta ve başrollerinde Allen Ginsberg ve Gregory Corso gibi iki önemli Beat yazarı yer almaktadır. Pull My Daisy’yi ilginç kılan özellik, filmin sessiz olarak çekilmesi ve bütün karakterlerin dublajının Jack Kerouac tarafından yapılmasıdır. Kerouac hem bir anlatıcı işlevi görür, hem de kadın erkek, çoluk çocuk demeden bütün karakterleri seslendirir. Doğaçlama olarak yaptığı seslendirme sürecinde, üç kere kayıt yapılmış, ses kuşağının son hali bu üç kayıttan kurgulanmıştır.

Spontanelik, Beat Kuşağı yazınının merkezindeki düşüncelerden biri olduğundan, Jack Sargeant, o dönemde New York underground sinema hareketinin bu tanıma uyan çeşitli filmlerini ve sinemacılarını da (örneğin John Cassavetes ve Jonas Mekas) Beat Kuşağı sineması çerçevesinde değerlendirmektedir. Beat Kuşağı yazarları, film üretimine kamera arkasından daha çok kamera önünde, yahut sadece ilham kaynağı olarak dahil olmuşlardır.

William S. Burroughs’un cut-up tekniği, deneysel sinemacıları heyecanlandırmış, örneğin Anthony Balch The Cut Ups adlı filminde bu tekniği kullanmıştır. Çektiği filmi 30 cm’lik parçalara ayıran Balch, parçaları bir başkasına vererek gelişigüzel bir şekilde bir araya getirmesini istemiştir. Böylece ortaya çıkan ürünün üzerinde herhangi bir otorite kurulmamış olur. Tabii, izleyicinin perdede ne olup bittiğini anlaması da biraz zorlaşır!

William S. Burroughs sadece kullandığı edebi tekniklerle değil oyunculuğu ve fikirleriyle de sinema dünyasında boy göstermiştir. Gus Van Sant’ın Drugstore Cowboy’unda rol almış; en meşhur eseri Naked Lunch, David Cronenberg tarafından sinemaya uyarlanmıştır. Ayrıca pek çok kısa ve deneysel filmde de rol almış veya onun fikirlerinden faydalanılmıştır, fakat bunların hepsine burada değinmemiz maalesef mümkün değil. O nedenle, konu daha fazla dağılmadan Decoder’a geçelim en iyisi.

Decoder

1960’ların başında, William S. Burroughs, cut-up tekniğini, matematikçi Ian Sommerville’in yardımıyla teypler üzerinde de denemeye başlamıştır. İkili, sokakta kaydettikleri sesleri, konuşmalardan aldıkları parçaları, müzikleri kesip birleştirerek, ses kayıt teknolojisinin, ve sesin zihin üstündeki etkisi üzerine deneyler yapmışlardır. Burroughs, ses kayıt aletlerinin tahakküme karşı bir silah olarak kullanılabileceğini söylemiştir. Örneğin bir gösteri sırasında, teyplerden verilecek silah, helikopter vs sesleri, bir karmaşaya yol açacak, ayaklanmaların boyutunu büyüterek, emniyet güçlerinin duruma müdahalesini sabote edecektir.

Dikkat alttaki pencereyi açarak okuyacağınız kısım filmle ilgili Spoiler içermektedir! Seçim sizin…

Göster »

Decoder’ın, Burroughs’un teyp deneyleri ve sesin bir silah olarak kullanılması fikrine dayalı bir senaryosu vardır. Filmin anti-kahramanı FM (Einstürzende Neubauten’dan F. M. Einheit), stüdyosunda ses deneyleri yapan bir ‘noise freak’tir. Striptizci olarak çalışan sevgilisiyle birlikte yaşamakta, fakat onunla pek iyi anlaşamamaktadır. Bir gün H-Burger adlı bir fast food zincirinin bir şubesinde yemek yerken arka planda çalan müziğin (Muzak: arka plan müziği, asansör müziği, aynı zamanda bu tür müzikler üreten büyük bir şirketin adı), büyük şirketler tarafından çalışanlarının verimliliğini, müşterilerin iştahını ve mutluluk hissini arttırmak için kullanıldığını, kısacası zihinleri ve duyguları kontrol etme amacına hizmet ettiğini fark eder. Eve gittiğinde rüyasında, bir elektronik dükkanında, William S. Burroughs’un canlandırdığı yaşlı dükkan sahibiyle bir diyaloga girer ve uyandığında, Muzak’a karşı savaş açmaya karar vermiştir.FM dışarı çıkarak sokakta çeşitli sesler kaydeder. O esnada bir depodan gelen müzik/gürültü seslerini duyarak içeri girer. Bir grubun içeride, çeşitli atık metal parçalarını perküsyon enstrümanlar olarak kullandıklarını görür ve bu sesleri kaydetmeye başlar. Grubun bazı üyeleri tarafından yakalanır ve liderlerine götürülür. Bu, Throbbing Gristle ve Psychic TV gibi avant garde/industrial gruplardan tanıdığımız Genesis P-orridge’den başkası değildir! Bir rahip kılığındaki Genesis, FM’e elindeki teyple bir virüs getirip getirmediğini sorar. FM oraya geliş nedenini açıklar. Genesis, “Bilgi bir banka gibi korunuyor, bazı insanlar bilgi açısından zengin, bazıları fakir, biz herkesin zengin olmasını istiyoruz, biz bu bankayı soymak istiyoruz” der ve FM’in elindeki kayıtları tutmasına izin verir.

FM, H-Burger’den çaldığı Muzak kasedindeki kayıdı çeşitlı şekillerde manipüle ederek, kaydettiği seslerle miksleyerek ortaya bir anti-Muzak kaydı çıkarır ve bunu H-Burger restoranlarında çalarak iç bulantısı ve karmaşa yaratır. Bunun üzerine Muzak şirketi, Jager adlı bir ‘ajanı’ FM’i öldürmek üzere gönderir. Filmin başından beri gördüğümüz Jager, aslında FM’in sevgilisi Christiane’in klubünün müdavimlerindendir ve ona aşıktır. Filmin sonunda FM, punk arkadaşlarına dağıttığı kasetlerle sokaklarda ayaklanmalara ve kaosa yol açar. Onun peşinden koşan Jager, FM’i Christiane’e sarılırken görür ve onlara doğru koşarken bir kamyon tarafından ezilerek ölür.

Decoder, görme ve duyma duyuları hakkında politik bir yorum yapar. Jager, asistanıyla birlikte sürekli olarak ekranlarla dolu bir odada sokaklarda, dünyada, ve FM’in hayatında olan biteni ‘dikizlemektedir’. Ayrıca, aşık olduğu Christiane ile kurduğu ilişki, yine dikizleme üzerine kurulmuştur. Filmde, görme/gözetleme, tahakkümü, “büyük birader” kavramını çağrıştırır. FM ise, duyma duyusuyla, dinlemeyle özdeşleşmiştir, ve gürültüyü, sesleri tahakküme karşı bir silah olarak kullanır.

Filmde ayrıca, 80’lerde doğan ve popüler olan siberpunk alt türünden izler görmek de mümkündür. Büyük şirketlerin sistemi yönetiyor olması fikri, Jager’ın monitörlerinden gözetlediği FM hakkındaki bilgileri yine monitörlere yansıyan bilgilerden öğrenmesi, sokağın (punkların) teknolojiyi kendi işlerine yarayacak şekillerde manipüle etmesi, Genesis P-Orridge’in bilgiyi herkese dağıtmak istemesi (“Bilgi özgür/bedava olmak ister” şiarı) ve genel olarak karanlık ve karamsar olan atmosfer siberpunk türüne göz kırpar.

Decoder’ın politik söylemi, siyah beyaz, keskin ayrımlar içermektedir. H-Burger’ın ve Muzak şirketinin yöneticileri karikatürize edilmiş kapitalist/kötü adamlardır. FM ve punklar ise devrimci gerillalar… Fakat bu siyah-beyaz ayrım, filmin bir hiciv olarak etkisini artırmaktadır. O dönemde Batı Almanya’da (ve dünyanın diğer yerlerinde) sayıları git gide artmakta olan hamburger ve fast food zincirleri, kapitalizmin ve neoliberalist ekonomi politikalarının yayılışını, Muzak şirketi ise, sübliminal mesajlarla tüketimin nasıl körüklendiğini gösteren stereotipler olma işlevi görürler. FM ve punklar, kapitalizme, ve zihinsel tahakküme karşı savaşan anarşistlerdir.

Final sahnesindeki kaos hali Reagan karşıtı gösteriler sırasında çekilmiştir. Klaus Maeck’in Jack Sargeant’a aktardığına göre, çekimler sırasında, ellerinde teyplerle kalabalığın içine karışan oyuncular ve teknik ekip, gösteri yapmakta olan gençlerin halihazırda ellerinde teyplerle, silah sesleri, helikopter sesleri, çeşitli müzikler çalarak karmaşa yaratmaya çalıştıklarını görürler. Hatta, işin daha da komik tarafı, bu eylemden haberdar olan polis, bir gece önceden evlere baskın yaparak teyplere, silah oldukları gerekçesiyle, el koymuştur. Decoder’ı ilginç kılan özelliklerden biri, bu noktada, hayatın ve kurmacanın kesişmesidir.

Synth Britannia (2009)

Yazan: İlker Güler 25 Şubat 2010  
Kategori: Sinematek, Son Yazılarımız

“Synth Britannia” İngiliz BBC4 kanalında 2009’un Ekim ayında yayınlanmış bir belgesel. Müzik hayatlarına 70’lerin sonunda daha çok deneysel müziklerle başlayıp,  80’ler ve sonrasında pop müzik kültüründe etkilerini oldukça fazla hissettiren İngiliz  Synth Pop gruplarının hikayeleri anlatılmakta. Belgeselde, türün kurucuları sayılan The Normal,The Human League, OMD, etkilendikleri gruplar (Joy Division ve diğer punk grupları) ve kişiler , bilgisayar destekli müziğin atası sayılan Kraftwerk, Giorgio Moroder (Gece Yarısı Ekspresi’nin müziği bu abimize aittir) , Depeche Mode, Ultravox, Gary Numan, Vince Clark ve daha nicesi ile röportajlar yer almakta. Daha çok müziğin  teknik yanı anlatılmasına rağmen 80’lerin başında  İngiliz halkı ve müzik otoritelerinin bu yeni müzik türüne olan tepkileri, grupların karşılaştıkları zorluklar, erkeklerin androjen bir hale bürünmeleri veya tamamen kadın kılığında sahneye çıkılması gibi durumlardan üstün körü de olsa bahsedilmekte.

Synth Britannia Şarkı Listesi

Wendy Carlos — William Tell , Wendy Carlos — Clockwork Orange Main Title , Kraftwerk — AutobahnThe Clash — White Riot , The Normal — Tvod , The Normal — Warm Leatherette , The Future — 4 Jg , The Human League — Being Boiled , Donna Summer — I Feel Love , Cabaret Voltaire — Seconds Too Late , Cabaret Voltaire — Nag Nag Nag , Orchestral Manoeuvres in the Dark — Messages , Orchestral Manoeuvres in the Dark — Enola Gay , Joy Division — Atmosphere , John Foxx — Underpass , Throbbing Gristle — Still Walking , Throbbing Gristle — Hot on the Heels of Love , Fad Gadget — Back to Nature , Silicon Teens — Memphis Tennessee , Gary Numan — Are Friends Electric? , Gary Numan — Cars , Visage — Fade to Grey , The Flying Lizards — Money , Depeche Mode — Just Can’t Get Enough , Depeche Mode – New Life , Depeche Mode — Everything Counts , Depeche Mode — Master and Servant , The Human League — Don’t You Want Me , Heaven 17 — Penthouse & Pavement , Cabaret Voltaire — Landslide , Soft Cell — Tainted Love , Yazoo — Only You , Yazoo — Don’t Go , Orchestral Manoeuvres in the Dark — Maid of Orleans , Eurythmics — Sweet Dreams , Ultravox — Vienna , Kraftwerk — The Model , Pet Shop Boys — West End Girls , New Order — Ceremony , New Order — Blue Monday , Philip Oakey & Giorgio Moroder — Together in Electric Dreams

Ülkemizde azımsanmayacak ölçüde elektronik müzik dinleyicisi bulunmakta. Özellikle 90′ların ikinci yarısında tüm dünya gibi bizde de resmen bir patlama yaşandı. Halen de hayranları artmakta. Gerçekleştirilen festivaller, konserler, radyo kanalları  bunun birer kanıtı. Günümüzde  elektronik müzik bir sürü alt dala ayrılmış olsa da synth pop grupları bugünün gruplarının çoğuna ilham vermiş, müziğe başlamalarına sebep olmuştur. Synth Britannia elektronik müzik seven ve dinleyen arkadaşların ilgisini çekeceğine inandığım bir yapım. Aşağıdaki pencerelerden belgeselin tamamını izleyebilirsiniz.  Hepinize iyi seyirler.

1. Bölüm

2 Bölüm

3.Bölüm

4.Bölüm

5.Bölüm

6.Bölüm

7.Bölüm

8.Bölüm

9.Bölüm

B-olitik Sinema: Alien Nation (1989-1990)

Tematik Film İncelemeleri: Öteki Filmlerin  Politik Potansiyeli

Geceyarısı filmleri, b-movie’ler, istismar filmleri, ucuz filmler… şüphesiz öteki filmler dediğimiz zaman böyle başlıklar altına giren filmleri algılıyoruz.

Öteki sinema altında buluşan filmlere sahip çıkma nedenlerimiz çok farklı. Onları eğlenceli buluyoruz, bize başka türlü bir eğlence sunuyorlar. Fazla ciddiye alınmıyorlar ve öteki konumuna düşüyorlar; böylece daha fazla romantize ediyoruz. Hayatın sıkıcılığına karşı tuhaf ve unutulmaz deneyimler/yolculuklar sunuyorlar.

Şüphesiz bu filmleri önemsemek ve savunmak için farklı farklı nedenlerimiz var. En basitinden, eğlenceliler diyebiliriz. Veya ciddileşip “bu filmler; hayatın ve insanın karanlık yönlerine sırtını dönmüyorlar. En fantastik hallerinde bile çok gerçekçiler”, diyebiliriz.

Öte yandan her filmin aslında ister istemez politik olacağı gerçeğini de kabul ederek, politik anlamda beklenmeyen, ilginç, çarpıcı söylemlere, duruşlara, bakış açılarına sahip olan filmleri hatırlayalım istiyoruz. Devamını oku

Büşra, 19 Mart’ta Sinemalarda…

Cumhuriyetçi bir gazetenin editörüyle yapılan bir iş görüşmesinin can sıkıcı finalinde ilk kez karşılaşan Büşra (Mine Kılıç) ile gazeteci-yazar Yaman’ın (Tayanç Ayaydın) yolu, olaylı bir tv programının sonrasında tekrar kesişecektir. Tam da Büşra için ailesinin söz keseceği bir zamana denk gelen bu karşılaşmalar; Büşra ve Yaman’da, özlerindeki benzerliğe göre değer kazanan bir yakınlaşmayı doğuracaktır.

Önyargılar, çevre baskısı, Yaman’ın yoga hocası sevgilisi Alara (Ayşe Çiğdem Batur), Büşra’nın tutucu ama kişiliği gelgitlerle dolu sözlüsü Ferit (Coşku Cem Akkaya) ve tüm bunların yaratacağı absürd komik engellerle dolu bir yolculuk… Büşra ve Yaman birbirlerine karşı yalnızlıklarını ne kadar gizleyebilecektir?

Devamını oku