Sinemanın İş Yapan Fahişeleri!
Yazan: Semra Uygun 29 Eylül 2010
Kategori: Kavram - Kuram, liste
Onlar sokakların kötü kadınları, ailelerin koca ayartıcıları, hayatın sillesini yemiş, düşmüş kadınlar. Pencereden sarkan; köşe başlarında, otoyollarda müşteri bekleyen mini etekli file çoraplı hanımlar. Onlar yeri geldi mi işveli, şuh; yeri geldi mi sert, iş bitirici kadınlar. Arabanın penceresinden başınızı çıkartıp bakacak ya da yolda durup kendisini dikizleyecek kadar merak ettiğiniz, yanlarından geçerken görmeyiverin fısır fısır konuştuğunuz, haklarında dedikodunun dibine vurulmuş, erkekleri en iyi tanıyan kadınlar. Bazen de erkekler. Hatta maalesef çocuklar. Bu kadar “izlenmeleri” onların sinemadaki yerlerini de kaçınılmaz kılıyor tabi ki. Ne de olsa sinema hayatın sanatı, bu kadınlar da hayatın kadınları, hayat kadınları. Devamını oku
Rise Of The Rebellion / Türk Star Wars Fan Filmi
Yazan: İlker Güler 24 Eylül 2010
Kategori: Haber - Etkinlik, Ortaya karışık, Son Yazılarımız
Fan film konsepti çok uzun zamandır varolmasına rağmen internetin yayılmasıyla örneklerini çoğalttığı bir tür oldu. Fan film adından anlaşılabilineceği gibi bir filmin hayranları tarafından yapılan adaptasyon versiyonu. Kimi zaman bu parodi olarak karışımıza çıkarken kimi zamanda dijital teknolinin ev bilgisayarlarına kadar girimiş olması ile ucuz film tekniklerinin birleşimi sonucu orjinaliyle boy ölçüşebileck kalitede olabiliyor. Öyleki Lucas Film Ltd. her yaz resmi Star Wars fan -film yarışması bile düzenliyor.
Yapımcı ve yönetmenliğini Can Akdağ’ın üstlendiği, 3 boyutlu animasyonların ise Batuhan Çokmar tarafından hazırlandığı Rise of The Rebellion projesi Ankara’daki bir kaç Star Wars hayranı ve iletişim tasarım bölümü öğrencilerinin iştirakiyle doğdu. Turkfanfilm.net adlı sanal oluşum bünyesinde çalışmalarına başlayan ekip , daha önceki yıllardada fan – film denemeleri yapmıştı ancak istenilen sonuç alınamamıştı. 2006 yılında orta metrajlı bir film olarak düşünülen Rise of The Rebellion’ın çekimleri 2008 yılında tamamlandı. 2010 yılında ise yine yeni bir tür olan internet dizisi şeklinde yayınlanmasına karar verildi. Geçen yıllar içerisinde proje yabancı Star Wars hayranlarının da iştirakiyle uluslararası bir proje haline geldi. Amatör Türk oyuncularla ingilizce çekilen filme Amerika, Avusturalya ve İngiltere’deki Star Wars hayranları tarafından dublaj yapıldı.
Bölümleri aylık olarak yayınlanan Rise of the rebellion toplam 6 bölümden oluşuyor. Projenin tanıtım fragmanı ve ilk , üç bölümü şu an yayında. Bölüm süreleri 6 dakika ile 10 dakika arasında değişiyor. Seriyi hem aşağıdaki linkten hem de sayfamızdan izleyebilirsiniz.
http://www.riseoftherebellion.com/
1.BÖLÜM : “Battle Of Eison”
2. BÖLÜM: “Leave No Man Stranded”
3. Bölüm: “Another Happy Landing”
Resident Evil: Afterlife (2010)
Yazan: Masis Üşenmez 23 Eylül 2010
Kategori: Bilimkurgu filmleri, Canavar-Yaratık filmleri, Film İncelemeleri, Korku Filmleri, Post Apokaliptik, Son Yazılarımız, Zombie Kültü
Paul W.S. Anderson bilim kurgu ve aksiyon sineması için son 15 yılın en önemli ve en tartışmalı isimlerinden biri. Mortal Kombat(1995) ile ünlendikten sonra çektiği Event Horizon(1997) ile yaklaşılması güç bir çıta koyan Anderson kariyerine hafif aksiyon filmlerleri ile devam etmeyi seçti. Oysa ki biz bilim kurgu severler hep ondan çok daha fazlasını bekledik.
Resident Evil ile hem oyun meraklılarını hem de zombi severlere küçük bir hediye vermişti. Yeni millenium’un en büyük b-sinema serilerinden biri de böylece ateşlenmiş oldu. Milla Jovovich’in Alice rolü ile özdeşleştiği seri, çok ciddiye alınmasa da eğlencelik bir zombi aksiyonu olarak devam ediyor.
RE:A, Paul W.S. Anderson’ı tekrar yönetmen koltuğuna oturtarak ve artık aksiyon filmlerinin olmazsa olmazlarından olan 3-D teknolojisine sırtını dayayarak seriden beklenen eğlence dozunu arttırmaya çalışmış.
RE:A, 3. filmin kaldığı yerden devam ediyor, Alice’in klon ordusu Tokyo’daki ana binaya saldırıyor. Açılış sekansı o kadar hızlı ilerliyor ki ilk 15 dakika seyirciye tokat gibi gelecek bir aksiyon sunuyor. 3-D’nin de etkisi ile bu sırada yaşanan yoğun kamera hareketlerinden oldukça yorulacağınızı söyleyebilirim.
Ancak uçağın Matrix’deki Tır’ın patlamasını hatırlatan patlamanın anından ise film uzun süre dibe doğru çakılıyor. Bu bölümde Anderson’ın artık kanıksadığım bölük pörçük anlatım tarzının etkili olduğunu görebiliyoruz. Alice bir bakıyorsunuz Alaska’da Claire Redfield(Ali Larter)’i kurtarıyor hemen sonra Hollywood tepelerinde bir hapishaneye çakılıyor. Ancak zombilerin hapishaneye girene kadar film o kadar tempoyu düşürüyor ki daha sonra yaptığı olumlu işler bile geneli kurtarmaya yetmiyor.
Hapishanede bir grup insan ile karşılaşan Alice onları vadedilen topraklar olan virüsden temiz Arcadia adlı gemiye ulaştırmak istiyor. Ve ekibin yaptığı birkaç plan pek işlemeyince olaylar akışına bırakılıyor.
Yan rollerdeki kötü oyunculukların yanında ucuz yollu diyaloglar filmin en zayıf noktası. Artık Aksiyon filmlerinden “ O öldü, ona artık yardım edemeyiz. Yolumuza devam edelim.” gibi diyaloglar yasaklanmalı. Ayrıca Anderson’un bilgisayar oyunlarından çevirdiği filmlerde, tıpkı söz konusu oyunlardaki gibi seks çağrışımların sonuçsuz kalması da çocuk filmi seyrediyoruz tadı veriyor. Anderson’dan masallara gönderme yapıyor olabilir mi diye düşünüyorum artık.
Örneğin Alice’in hoşlandığını anladığımız Luther (Boris Kodjoe) ile duşta başbaşa birbirlerine kur yaptıkları sahnede sevişmemeleri filmin olayan inandırıcılığını da yerle bir ediyor. Alien’ın Ripley’i bile sevişti, dört bölümdür Alice’in silah sıkmaktan başka bir aksiyonu yok. Alice’ler de sevişebilsin istiyorum artık.
Filmde belirttiğim gibi önemli vurucu anlar var, Anderson’ın kalitesini kanıtladığı bu sahneler ne yazık ki birbirinden o kadar kopuk ki, filmden çıktığınızda önceki bir çok filminde içinizi kemiren ama asla tam olarak adını da koyamadığınız bir olmamışlık hissi ile başbaşa kalacaksınız.
Filmin bu sorununu bir kenara bırakırsak ilk dakikadan itibaren kafanızı döndüren büyük aksiyon sahneleri ile daha önce pek de rastlamadığımız bir 3-D tecrübesi sunuyor. Bu yönden Avatar’dan daha önemli bir yapım benim için.
Genelde 3-D kullanımı Alice’in silahı bize doğrultmasından ibaretmiş gibi görülebilir, ancak öyle sahneler var ki ister istemez teknoloji daha ne kadar ileri gidebilir de diyeceksiniz.
Filmin bir başka sürprizi de hapishanede tek yatan suçlu olan Prison Break’in yıldızı Wentworth Miller. Kendisini yine hapisten kaçmaya çalışırken görmek dizinin hayranları tarafından bir tebessüm ile karşılanacaktır.
Mortal Kombat’tan beri Anderson’un artık ustası olduğu Boss Fight diye literatüre geçen filmin kötü ve iyi karakterinin çarpışmasına bu filmde doyacaksınız. Zaten ilk 15 dakikada böyle bir dövüş var, ancak buradaki kötümüz Umbrella’nın elemanı Albert Wesker(Shawn Roberts) rezil bir Ajan Smith taklidi olduğundan pek etkilemedi beni, buradaki yoğun Matrix havası da çok abartıya kaçmış. Ne yazık ki finalde de böyle bir durumla karşı karşıya kalıyoruz.
Ancak asıl Boss Fight’ı Axeman (Ray Olubowale) ortaya çıktıktan sonra izleyeceksiniz. Sırf onun olduğu sahneler filmin çıtasını yukarılara çıkarıyor. Ağır siklet boksörü olan Olubowale’in oynadığı yüzü maskeli dev zombinin, elinde ancak Diablo gibi oyunlarda görebileceğimiz kocaman bir baltayı yerde sürüyerek şehre girdiği sahne muhteşem. Claire ile taşan suların içinde dövüştüğü bölüm de filmin en önemli kavga sahnesi.
RE:A ne istediğinizi bilerek giderseniz beklentilerinizi karşılayacaktır. Bu yıl vizyona giren en iyi aksiyonlardan biri. Ancak sırf zombi janrını sevdiğiniz için Resident Evil’a giderseniz pişman olursunuz. Ben hem Anderson’un sinemasından hem de Milla’nın oyunculuğundan ve fiziğinden hoşlanan biri olarak filmden mutlu ancak yine de olmamışlık hissi ile ayrıldım. Darısı 5. filmin başına.
Dampyr’i istiyoruz!
Yazan: Konuk Yazar 20 Eylül 2010
Kategori: Kavram - Kuram, Ortaya karışık
”Bazen bunu yapmak çok zor olabiliyor” dense yeridir! Şu yarattı, şu çizdi, şu pişirdi bu yedi bu da “hani bana hani bana” dedi… Yüzeysel bakıldığında elbette tekerleme tadında bir yazı yazmak, çizgi romanı anlatmak mümkün. Hatta hiç bir şey anlatmayan içeriği aksiyon ve heyecan olan çizgi romanlarda derine girseniz de sorun olmaz. Ancak öyle çizgi romanlar var ki onlara derinlemesine baktığınızda insanlığı, acıyı, kendinizi görüyorsunuz ve içiniz acıyor. Dampyr, işte o içine bakıldığında iç acıtanlardan
DAMPYR’i mi anlatmak gerekir DOĞDUĞU TOPRAKLARI mı?
Machete / Ustura (2010)
Yazan: Fatih Yürür 19 Eylül 2010
Kategori: Film İncelemeleri, İntikam filmleri, İstismar Sineması, Son Yazılarımız, Vigilante
MACHETE… MACHETE… MACHETE…
Robert Rodrigurez’e Hollywood kapılarını açan özelliği, onun b filme bağlı yeni nesil yönetmenler arasında en ayrıcalıklı konuma sahip olması ile birlikte; patlama, çatlama ve gürültüyü en ucuza mal etmesidir kuşkusuz…B Filmlerine olan sevgisi onu Tarantino ile defalarca yan yana getirmiş ve çoğu zaman bu birliktelik “saçmalama” ve istismar sınırlarını iyiden iyiye zorlamıştır. İkilinin bu birikimlerini Grindhouse projesi ile patlatmış olması zaten beklenen birşeydi. Ustura’nın uzun metraja terfi etmesi de bu bağlamda beklendik bir hamle diye düşünüyorum.
Fakat yine de Ustura’yı kaynağından bağımsız düşünebilmek pek mümkün değil. Zira meşhur sahte Grindhouse fragmanlarının en önemli itici gücü camp örneğinde mizaha yüklenirken dengeyi oturtabilmiş olmalarıydı. Tonlarca filmde kötü adam olarak karşımıza çıkan Rodriguez’in gediklisi Danny Trejo’nun Machete olarak karşımıza başrolde çıkması zaten abzürdlüğün son noktası. Bir fragman olarak düşünüldüğü vakit de oldukça eğlenceli ki bu sebeple Grindhouse projesi söz konusu olduğunda akılda kalan en önemli unsurlardan biri olmayı başardı. Yine de böyle bir fragmandan yola çıkarak yine Grindhouse’un izini takip edecek uzun metraj bir yapım ortaya koyabilmek neresinden bakılacak olursa olsun riskli bir iştir ki bu risk genel izleyiciden ziyade sıkı b filmi takipçilerini hoşnut tutabilmek konusunda alınan bir risktir. Devamını oku





















