İntikam Sinemada Yenen Bir Yemektir!

Yazan: 30 Haziran 2011  
Kategori: Kavram - Kuram

İntikam sinemada türlerarası bir olgudur. Hemen hemen her türde intikam konusunun işlendiğini görebiliriz. Bir komedide bile ezilen adam filmin sonunda kötülerden intikamını almış tüm sorunlardan kurtulmuş şekilde karşımıza çıkar. Ancak asıl değinilmesi gereken intikam filmleri daha sert ve kanlıdır.

Bir aile ferdi öldürülen, ya da kendine zulüm edilen kişinin suçlularına adalet dağıtması edebiyat tarihinde olduğu gibi sinemada da çok sevilen bir klişe haline gelmiştir artık. Vigilante de denilen intikamcının hikayesi yarattığı şiddet ve kaosa rağmen başta yaşadığı kötülükten dolayı her zaman seyircinin sempatisini kazanan bir yanı vardır.

Bu ay sizlere benim açımdan sinema tarihinde iz bırakmış 15 filmi listelemek istiyorum. “İntikam soğuk yenen bir yemektir” demeden yazımı bitirmeyi umarım. Bu sayılmaz değil mi? Devamını oku

“The Raven” Yeniden Çekiliyor!

Yazan: 29 Haziran 2011  
Kategori: Haber - Etkinlik

Edgar Allen Poe’nun daha önce pek çok eseri beyazperdeye uyarlanmıştı. Sessiz kısa filmlerden başlayarak Poe eserlerini sinemaya uyarlamak neredeyse Amerika’da bir gelenek hâlini almıştı. Özellikle 1935 tarihli Lew Landers’in yönettiği The Raven, Bela Lugosi ve Boris Karloff gibi korku sinemasının iki ustasını yan yana getirirken, bir yandan da Poe’nun edebiyatta olduğu gibi sinemada da insanları etkileyebileceğini göstermişti. Fakat kuşkusuz Poe’yu beyazperdede en çok uyarlayan ve şimdiye kadarki en iyi Poe uyarlamaları olarak kabul edilen House of Usher (1960) ve Pit and the Pendulum (1961) filmlerine imzasını atan Roger Corman’a özel bir parantez açmak gerekir. B tipi filmler yöneten ve bugün Hollywood sinemasında önemli yerlere gelmiş pek çok yönetmene ilk filmlerini çekme fırsatı veren Corman, ayrıca çok sıkı bir Poe hayranı. Yazarın pek çok hikâyesini sinemaya taşıyan yönetmen, bu alanda hatırı sayılır bir şöhrete de sahip. Devamını oku

Castaway on the Moon / Kimssi pyoryugi (2009)

Yazan: 28 Haziran 2011  
Kategori: Asya Sineması, Film İncelemeleri

Çırpındıkça, havuzun klorlu ve acı suyu ağzına daha fazla doluyor adamın. Suyun üzerinde kalma çabası, önce ailesini tatmin edebilme dürtüsünün maskesinin ardına sığınıyor. Sonrasında ise sevdiği kadını mutlu edebilme çabasına dönüşüyor…Otoritelerin sayısal kısıtlamaları karşısında boğulmamak için çırpınıyor…Yaşayabilmek için…Başkalarının kendisi için çizdiği yolda, tökezlemeden yürüyebilmek için…Bu adam, hayat adındaki yarışın denek hayvanlarından biri…

Çoğu zaman bu dayatmalardan kurtulmanın kesin kaçışı “ölüm” gibi gözükmektedir. Fakat bazen bu kıstırılmışlığa ölüm bile çare olamayabilir. Öyle ki, Dongjak Köprüsünden kendinizi Han Nehrine (The Host için katkısını da yadsıyamayız) bırakarak, gidiş yolu kesin olmayan bir intihar girişiminin kuyruğuna takılırsanız, şehrin tam orta yerinde “ıssız bir adaya” düşebilirsiniz. Her ne kadar kafanızda türettiğiniz ihtimaller böyle bir olasılığı imkansız kılsa da…

Bu bağlamda ana karakterimizi Robinson Crouse ya da Cast Away’deki Chuck Noland ile aynı kategoriye koymamız pek doğru olmaz. Nitekim kendisi bir kaza sonucu sistemin tacına sürüklenip oyun dışı kalmıyor. Bu ıssız adaya düşmeden önce korumaya çalıştığı bir mevkisi, düzgün giden bir ilişkisi ya da muhafaza etmesi gereken bir saygınlığı yok! İsimsiz kahramanımız, henüz adaya düşmeden önce, sistem tarafından kırmızı kart gösterilerek oyun dışı bırakılmış durumda. Dolayısı ile, Han Nehri’nde adeta çikletten çıkan bu sahipsiz adaya düşmesi ile birlikte, kendi oyununu kendi kuralları ile oynamaya başlıyor. Unuttuğu en ilkel kuralların üzerinden kalın kalın geçiyor. Plastik ve çelik himayesi altındaki metropollerin, insanlara unutturduğu bazı şeyleri yeniden öğreniyor. Açlığını gidermek için, en önemli hayatta kalma klişelerinden biri olan balık tutmayı, sonra da kuş yakalamayı öğreniyor. Bu deneyiminin akabinde “Kuş balıktan daha lezzetliymiş. Demek ki hayvanlar evrildikçe lezzetleri artıyor.” tespiti de, bu sorgunun bir getirisi aslında! Devamını oku

Captain EO (1986)

Yazan: 25 Haziran 2011  
Kategori: Fantastik, Film İncelemeleri

Kosmos; iyilik ve kötülükten oluşan evrende küçük bir grup ümitsizlik içindeki dünyalara özgürlük getirmekte, meşhur Captain EO’nun liderlik ettiği ayaktakımı ile…

Birbirinden ilginç ve beceriksiz yaratıkların bulunduğu bir uzay gemisindeyiz. Zaten gemi de dizaynı açısından içindekilerden geri kalmıyor. Kendi aralarında yaptıkları konuşmalara kulak verdiğimizde pek de yetenekli olmadıkları kulağımıza çalınıyor. Bu kez başarmalıyız diyorlar kendi kendilerine. Her ne kadar yetenekleri sıfırın altında gezse de güvendikleri ve sevdikleri bir liderleri var Captain EO…

Kaptanımız sahnede yerini aldıktan sonra o da düşüncelerimizi destekliyor aslında. Onlara verilen bir görev var. Bu sefer ki biraz zorlu… Cadı kraliçe olarak bilinen ve adamlarını tamamen çeliğin soğukluğuyla kaplayan kötücül kadının gezegenini bulup, oraya kaptanın iyileştirme yeteneğini kullanarak barış getirmek. Bir nevi kraliçenin dünyasını değiştirmek…

Fakat bu görevi gerçekleştirmek kahramanlarımız içinde farklı bir anlam daha taşıyor. Daha önce ellerine yüzlerine bulaştırdıkları görevlerden dolayı ekibe inancını yitiren kumandan Bog onları bu görevi de yerine getiremezlerse takımdan atmaya niyetli. Yani mecburiyet ve görev aşkı iki katına çıkmış durumda ki ekip hem gezegeni hem de kendi adlarını kurtarmak zorundalar. Devamını oku

Transformers / Revenge of the Fallen (2009)

Transformers 2 sinemalarda…
Ama bir filmden ziyade şehrin ortasına kurulmuş kocaman bir lunapark gibi… Ben de dün gece içimdeki çocuk ve yanımdaki arkadaşlarıma dayanamayıp 20 kişilik bir salonda bu gürültülü kocaman eğlenceyi seyredenler arasına katıldım.
Hal böyle olunca da bu senenin diğer gişe filmlerini de yazdığımdan mütevellit bu filmle ilgili izlenimlerimi de paylaşmak istedim. Ama bu defa daha merhametli bir anlatım hedeflediğimi de yazının başında belirtmek isterim. Nüktedan tarzımdan taviz vermiş olsam da bu filmlerin de epey seveni var ve onları da anlayabilmek gerekli…
Filme geçmeden önce biraz yönetmeninden ve sinema anlayışından bahsetmek istiyorum. Michael Bay Hollywood’un gişe şampiyonu filmlerine imza atan, stil sahibi, aksiyon sever bir yönetmen… Asla bir James Cameron kumaşına sahip değil ve bunun farkında olarak çektiği filmleri çok da ciddiye almıyor. Bad Boys’la birlikte tüm filmlerine absürd ve komik karakterler yerleştirmekte kararlı.  1996 da çektiği The Rock’da kullandığı bütün numaraları 2009 yılının Transformers’ında da kullanıyor ve bundan da herhangi bir çekincesi yok. Ama aslında “Michael Bay sineması” yapmak o kadar da zor değil; Hangardan çıkan ekibi ağır çekimde çek, mutlaka uçak gemilerinden kalkan uçaklar ve yine ağır çekim yer ekibi görüntüleri koy, her şeye pan yap, kamerayı her şeyin etrafında çevir ve Amerikalılardan kim olursa olsun hep mükemmel insanlar olarak bahset. (İnanmıyorsanız Armageddon’da dünyayı kurtaran ekibe bakın)
Bay, video klip estetiğini sinemada en çok sömüren yönetmenlerden biri… Stili The Rock’da beni epey etkilemiş, Armageddon’da da mutlu etmişken artık seyrederken rahatsız etmeye başladı. Çünkü bu gibi numaralar artık pek orijinal değil ve içi beceriksiz yönetmenler tarafından (McG) epey boşaltıldı. Yine de Michael Bay özellikle çatışma sahnelerini kotarmakta çok başarılı… Bu anlamda Transformers 2, 10 Terminator Salvation filmine yetecek kadar görkemli ve doyuma ulaştıran katastropik anlar içeriyor.
Filmin konusunu kısaca geçersek: Sam Witwicky, Transformers’ın kökenleri ve dünya üzerindeki tarihçesi konusunda yeni detaylar keşfeder. Topladığı bilgiyi ele geçirmek isteyen şeytani ruhlu Deceptionlar onun peşindedir. En büyük mücadele, Mısır’daki Giza piramitlerinde gerçekleşecektir. Çünkü aranan tapınak bu bölgededir. (beyazperde.com)
Michael Bay Transformers fikrinin ayaklarının pek yere basmadığının farkında olarak ilk filmde Sektör 7 ajanı Simmons (John Turturro) karakterine yaptığı şeyi bu defa tüm karakterlere ve hatta bizzat Transformer’lara uygulayarak onları ciddi anlamda karikatürizeleştiriyor. Bu gerçekten mantıklı çünkü PG-13 olarak çektiğiniz dolayısiyle kan gösteremediğiniz ve robota dönüşen tırları konu edinen bir yapımı çizgi filmden çıkarıp 3 boyuta taşıdığınızda gerçek bir realite sıkıntısı yaşamanız kaçınılmaz…
Oyuncu performanslarına da bir göz atacak olursak; Shia LaBeouf filme epey sıkı çalışmış ve tam bir aksiyon adamına dönüşmüş… Gerçi pek erkeksi bir karakter değil ama zaten hedef kitle daha yaşlı biriyle özdeşleşemez. Megan Fox‘un bu filmde “kız arkadaş” olmaktan başka hiç bir vasfı yok ve bir kız arkadaş için de fazla iddialı bir tip. Açıkcası Karate Kid’in Elisabeth Shue’si ayarında biri bu role daha çok yakışır ama bu iç gıcıklayıcı ve yeteneksiz bayanı filmlerde görmek isteyen çok! Yine Anne ve baba karakterlerinin de finalde Amerikan ailesini her zorluktan sonra buluşturarak yüceltmek gibi bayat bir  senaryoya pek bir katkısı yok. John Turturro ise Sektör 7 ajanı Simmons olarak yine çok iyi… Yönetmen Bay bu defa Simmons ve Sam WitWicky karakterleri arasında Geleceğe dönüş serisinin kafadarları Marty Mcfly ve çılgın doktor Emmet Brown’un arasındakine benzer bir ilişki hedeflemiş ve fikir orijinal olmasa bile maya tutmuş gibi görünüyor. 3. Filmde bir Megan Fox olmasa bile John Turturro nutlaka olacaktır diye düşünüyorum. Michael Bay’ın Robert Zemeckis‘den çaldığı/esinlendiği sadece bu kadar değil filmin tüm eğlence yapısı Zemeckis filmlerini hatırlatıyor. Zemeckis filmlerinin değişmez yapımcısı Steven Spielberg’in bu filminde prodüksiyon amiri olduğu düşünülürse bu etkinin Zemeckis’den değil Spielberg’den kaynaklandığı da varsayılabilir.
Her ne kadar asla mantık aranmayacak bir yapım olsa bile üniversiteyi karıştıran fettan insan/decepticon kırması fikri tamamen Terminator’den çalınmış ve filmin kalanına göre zorlama duruyor. Terminator Salvation’da ki Transformer benzeri dev robotu hatırlayınca insan acaba “sen çalarsan ben de çalarım” inatlaşmasına mı girildi acaba diye düşünmeden edemiyor.
Filmin eğlence vaadini tam olarak yerine getirdiğini söyleyebilirim. Etraf Decepticon’lardan ve Autobot’lardan geçilmiyor. Dünyada zarar görmemiş yer kalmıyor ve metal parçaları havada uçuyor. Fakat her şey o kadar hızlı ki bu 150 dk’lık eğlence tüneli ortalarından itibaren iyice yormaya ve zorlamaya başlıyor. Bu kadar hızlı bir kurgu filmin kimi zaafların örtse de benim gibi tempo derdi olmayanlar için hızlı çalınan bir şarkı gibiydi. ILM her zamanki gibi iyi iş çıkarmış… Piramit ve Uçak gemisi sahnelerinden özellikle etkilendim. Motion capture’lar da tam anlamıyla oturmuş. Robotların hareketleri, metalin ağırlığı gerçek anlamda hissediliyor. Neredeyse her planda bir özel efekt olduğu için filmin asıl yaratıcısının ILM olduğunu bile söylemek mümkün.
Ayrıca belirtmek gerekir; Film CGI’ya sırtını yaslamasına rağmen sağlam bir iki dublör numarası da içeriyor ama daha fazlasını ve ilgincini görmek isteyen aynı coğrafyada geçen “Nil’in İncisi”ni izleyebilir.
Senaryo ilk filmde ki gibi çok anlam ifade etmiyor. Bu filmden ziyade lunapark eğlencesini ya da bilgisayar oyununu andıran yapım için sadece dolgu görevi görüyor. İlk hali 70′ler Hong Kong dövüş filmlerinde görülen “bahaneden konu” yaklaşımı sinemada anlatılan bir öykü görmek isteyen sinema severleri üzebilir.
Peki Optimus Prime’ın parçalarından bir “masumiyet müzesi” kurulabilir mi? Hayır! eğlenceli olduğu kadar da tehlikeli bir oyuncak bu… Filmin alt okumaya bile gerek bırakmayacak kadar sağcı ve ırkçı bir yapısı var. Sıkı Cumhuriyetçi Michael Bay, sivil hükümet ajanı karakteri ile Obama’nın ve “tehditten vazgeçme” politikasının yergisini yapıyor, Ajanın, -Siz burada olduğunuz için onlar saldırıyor. -Gidin (Biz insanları tehdit ettiğimiz için kulelere uçakları çakıyorlar) sözlerine karşılık, Optimus Prime – Keyfiniz bilir ama ya yanılıyorsanız! diyor ve ABD’nin hep güçlü ve silahlı olmasının gerekliliği vurgulanıyor. Filmin geri kalanı da pek farklı değil. O kadar ki bu filmi izleyerek Amerikan ordusunun envanterini çıkarabilirsiniz. Ayrıca başka ülkelerin topraklarına fütursuzca girmeyi ve operasyon yapmayı “Dünyayı kurtarma”ya bağlayan terbiyesizlik haklı çıkarılmaya çalışılıyor. Filmin diğer faşist fikri de, sivillerin asla askerlerin işine karışmaması, böyle olduğu durumlarda da askerlerin insiyatif kullanması gerekliliği. Kanada Salamı gibi pek çok Amerikan filminde ve hatta Muppet Show’un sinema filminde bile gördüğümüz aptal ve savaş düşkünü generallerin tersine burada ulusunu çok seven, dünyayı daha da çok seven generaller var!
Bunlar bir hamburger filmi (Oyuncakları Burgercilerde satılan filmlere böyle diyorum artık.) için tehlikeli ve terbiyesizce niyetler… Bu açıdan Transformers, 80′lerin Chuck Norris’li propaganda filmlerine (Invasion America) epey yaklaşıyor ve anlatımıyla da bu duyguyu perçinliyor.
Son bir kusur bulmak gerekirse filmin Türkiye getiricilerinin afişe yazdıkları “Yenilenlerin intikamı” yazısı ise affedilecek gibi değil… Özel bir karakter olan “Fallen” isimli Decepticon’un adını direkt olarak çevirmişler… Allah adamı taş eder mi bilemem ama çok ayıp diyorum.
Son tahlilim; Transformers II, tıpkı Trans yağlar gibi… Lezzetli ama tehlikeli!

Transformers 3′ün sinemalarda gösterilmesine günler kalmışken bir önceki filmle ilgili yazımızı tekrar hatırlatalım istedik.

transformers_revenge_of_the_fallen_ver9

Transformers 2 sinemalarda… Ama bir filmden ziyade şehrin ortasına kurulmuş kocaman bir lunapark gibi… Ben de dün gece içimdeki çocuk ve yanımdaki arkadaşlarıma dayanamayıp 20 kişilik bir salonda bu gürültülü kocaman eğlenceyi seyredenler arasına katıldım.

Hal böyle olunca da bu senenin diğer gişe filmlerini de yazdığımdan mütevellit bu filmle ilgili izlenimlerimi de paylaşmak istedim. Ama bu defa daha merhametli bir anlatım hedeflediğimi de yazının başında belirtmek isterim. Nüktedan tarzımdan taviz vermiş olsam da bu filmlerin de epey seveni var ve onları da anlayabilmek gerekli…

Filme geçmeden önce biraz yönetmeninden ve sinema anlayışından bahsetmek istiyorum. Michael Bay Hollywood’un gişe şampiyonu filmlerine imza atan, stil sahibi, aksiyon sever bir yönetmen… Asla bir James Cameron kumaşına sahip değil ve bunun farkında olarak çektiği filmleri çok da ciddiye almıyor. Bad Boys’la birlikte tüm filmlerine absürd ve komik karakterler yerleştirmekte kararlı.  1996 da çektiği The Rock’da 04kullandığı bütün numaraları 2009 yılının Transformers’ında da kullanıyor ve bundan da herhangi bir çekincesi yok. Ama aslında “Michael Bay sineması” yapmak o kadar da zor değil; Hangardan çıkan ekibi ağır çekimde çek, mutlaka uçak gemilerinden kalkan uçaklar ve yine ağır çekim yer ekibi görüntüleri koy, her şeye pan yap, kamerayı her şeyin etrafında çevir ve Amerikalılardan kim olursa olsun hep mükemmel insanlar olarak bahset. (İnanmıyorsanız Armageddon’da dünyayı kurtaran ekibe bakın) Devamını oku

Sonraki sayfa »