Gangster Filmleri

Sanat ile uğraşanların karşılaştığı başlıca sorun, ‘kaynak sorunu’dur. Sinema sanatı açısından bakıldığında birincil kaynak (main source) her zaman ‘film’in bizzat kendisidir. Bu nedenle sinema sanatı düşünüldüğünde; herhalde bir sinemaseverin içine düştüğü en üzücü durum, çok merak ettiği bir filmi izlemek isteyip de, çeşitli nedenlerle bir türlü fırsat yakalayamıyor oluşudur. Diyelim filme bir şekilde ulaşıldı ve seyredildi ve hakkında daha fazla bilgiye/yoruma/çözümlemeye ihtiyaç duyuldu, burada ikincil kaynaklar (secondary sources) sorunu ortaya çıkar. Ve bu sorun neredeyse birinci sorun kadar can sıkıcıdır. Kitaplar, makaleler, inceleme yazıları, belgeseller, internet yorumları vb. öğeler ikincil kaynaklar kategorisine girer.

İkincil kaynaklara duyulan ihtiyacın temel noktası; ‘merak’ gidermektir. İkincil kaynaklar; filmin kimi karanlık noktalarına aydınlığa kavuşturmak, filmi oluşturan temel öğelerin neler olduğunu ve bu öğelerin üretim sürecindeki yerlerini ve önemlerini daha iyi kavratmak, filmin ne anlattığını (niçin varolduğunu), ne gibi detaylara sahip olduğunu öğretmek gibi çeşitli işlevlere sahiptirler. Film hakkındaki her bilgi, o filmi çözümlemekte kullanılan detaylar yumağının bir parçasıdır ve özellikle bir sinema yazarı için büyük öneme sahiptir. Hemen hemen her sinemasever, beğendiği filme bir tür hakimiyet kurmak ister. Adeta film ile arasındaki bağları sıkılaştırıp, filmin bir parçası, bir uzantısı olmak gayesi güder. Bir yandan beğeniyi/hazzı sürekli kılmak öte yandan o yapının bir parçasına dönüşmek. (mesela o filmden bahis açıldığında akla gelmek, beğendiği filmlerdeki bir karaktere dönüşmek, normal hayatında çok sevdiği filmlerin replikleriyle konuşmak vb. Hiç küçümsemeyin, aramızda böyle bir sürü insan olduğunu hepimiz iyi biliyoruz). Detaylar olmadan bir sinema filmi üzerinde hakimiyet kurulması zordur. İşte bu noktada ikincil kaynaklar, hayati önem taşır.

Öte yandan ikincil kaynakların bir işlevi daha vardır: Sinemaseverlere yol göstermek… İkincil kaynakların bir tür pusula işlevini sağlamasının temel nedeni, izlenebilecek çok filmin oluşu ama o kadar filmi izleyecek vaktin olmayışıdır. İkincil kaynaklar çoğu zaman bir de tavsiye/yönlendirme yükümlülüğü/işlevi üstlenmiş durumdadırlar ve seyircinin hangi filmi izlemesi gerektiğine karar verirken kullandığı araçlara dönüşürler. Örneğin; tür (genre) ve alt-tür (sub-genre) sınıflamaları dolaylı bir yönlendirme işlevi taşırken, film puanlamaları (beğeni sıralamaları) doğrudan bir yönlendirme yapmaktadırlar. Her ne kadar sinemaseverler gördükleri film listelerine çoğu zaman kızıp tepkilerini dile getirseler de, bakmadan da edemezler. Çünkü öyle ya da böyle her liste, olumlu ya da olumsuz bir fikir verir.

Maalesef, her geçen gün biraz daha iyiye gittiğini kabul etmekle beraber, yine de ülkemizde her iki tip kaynak sorunu da sinemaseverleri üzmeye devam ediyor. Bundan 10-15 sene önceye kadar ne filmlere ne de o filmler hakkında yeterli kaynağa ulaşmak mümkündü. Zamanla filmlere ulaşmak biraz daha kolaylaştı ama yetkin Türkçe kaynaklara ulaşmak halen zor. İngilizce kaynakların durumu ise fena değil. İngilizce okuyabilenler açısından dolaşıma giren İngilizce elektronik kitap’lar, JSTOR çıkışlı makaleler, internet siteleri ve bloglar büyük bir açlığı gideriyor. Günden güne genişleyen ve internet dünyasına yayılan bir İngilizce literatür var. Piyasa koşulları gereği, bir filmin İngilizce seslendirmeli versiyonunu ya da en azından İngilizce altyazısını bulmanın da hayli kolaylaştığını biliyoruz.

Sinemaseverler Türkçe literatürde detaylı film çözümlemelerine, bilimsel çalışmalara ve kapsamlı tür incelemelerine/analizlerine ulaşmakta halâ güçlük çekiyor. İtiraf etmek gerekir ki, durum pek iç açıcı değil. Allah’tan artık elimizde ne varsa birbirimizle paylaşabildiğimiz internet siteleri ve bloglar mevcut. Ülkemizde dijital yayıncılık giderek güç kazanıyor. İnternet tabanlı paylaşım siteleri/bloglar arasıra sansüre uğrasalar da, ekonomik koşullardan etkilenip kapansalar da, bazen hatalı bilgilerle yanlış yönlendirmelere yol açsalar da, kabul edelim, özgür sinema ortamları yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Her sinemaseverin fikri önem kazanmaya başladı. Sinemaseverlerin görüş ve düşüncelerini rahatlıkla dile getirebildiği, günden güne genişleyen yapılar inşa ediliyor artık. Sinema yazını, film otoritesi yavaş yavaş el değiştirmeye başladı. Eskiden belki de sadece sinema yazarlarının ulaşabildiği filmlere Anadolu’daki herhangi bir kasabadaki filmseverler ulaşabiliyor artık. Mevcut yapının güç dengeleri bariz bir şekilde değişiyor. Elitizm yıkılıyor. Artık herkesin fikirlerini diğer insanlarla paylaşabildiği mecralar var. Belki de Türkiye’nin en büyük Kore sineması uzmanı Anadolu’da sıradan bir ilçede yaşıyor. Aramızda varlıklarından bile haberdar olmadığımız Welles, Dreyer, Mizoguchi uzmanları dolaşıyor olabilir. Gece gündüz sinema kaynakları tarayan emekli öğretmenler, bağkur emeklisi esnaflar var belki de. Bunları bilemiyoruz. Bir gün yazarlarsa öğreneceğiz. Artık çok film izleyenle daha çok film izleyen arasındaki film sayısı eskiye göre azaldı. Hiç tanımadığımız insanlar hiç tanımadığımız sinemacılar özelinde uzmanlaşmaya başladılar. Hiçkimsenin bilmediği filmleri izleyen hiç kimsenin bilmediği bir seyirci grubu türedi. Türkiye’nin en üretken film çevirmenleri takma-adlarla adeta harikalar yaratıyorlar. Gerçek isimlerini bile bilmiyoruz. Yazarlarıyla, okuyucularıyla, en ufak hatayı bile anında oracıkta getirdiği yorumla infaz eden film manyaklarıyla (film buffs) yeni bir sinema nesli doğdu ve bunu büyük ölçüde internet teknolojilerine borçluyuz.

Ama daha evvel de belirttiğim gibi halen Türkçe ikincil kaynak sıkıntısı mevcudiyetini koruyor. Bu konuda hepimiz üzerimize düşeni yapmalıyız. Ben de elimden geldiğince, biraz daha hakim olduğumu düşündüğüm birkaç türü ve alt-türü masaya yatırdığım, örneklerle zenginleştirilmiş, birçok yönüyle ele alınmış bir dizi ayrıntılı çalışmamı ötekisinema.com’da sizlerle paylaşmak istiyorum.

Meraklılarına bir nebze olsun faydalı olması dileklerimle, bugün bile popülaritesini yitirmemiş bir alt-türle, Amerikan Gangster Sineması’yla başlıyorum.

Amerikan Gangster Sineması’na Giriş(3)

Analizime başlamadan önce metodolojim hakkında bazı bilgileri paylaşayım:
Kabul edersiniz ki; bir türü (genre) ve/veya alt-türü (sub-genre) incelemek başlı başına mesele teşkil ediyor. İlk problem hangi filmi toplama dahil edip hangilerini etmemek noktasında ortaya çıkıyor. Örneğin, internetteki en kapsamlı sinema kaynağı olan IMDb’de Mart 2011 itibariyle ‘gangster’ anahtar sözcüğü (keyword) etiketlenmiş uzun-metraj film sayısı 1914’tü. (Mayıs 2011 itibariyle baktım: 1937, Ocak 2012 itibariyle 2190!). Yani en kapsamlı internet veritabanı “gangster” olgusuyla ilişkilendirilebilir 2000’i aşkın uzun metraj film olduğunu ileri sürüyor. Emin olun ki, aynı niteliklere sahip bir o kadar daha film vardır. (mesela ülkemizden bazı Cüneyt Arkın ve Yılmaz Güney filmleri buna örnek gösterilebilir.) IMDb seçkisinin içinde Kore, İspanya ve Japonya gibi ülkelerin filmleri de yer alıyor, Blue Velvet (1986), Gran Torino (2008) ve Legends of the Fall (1994) da… Haliyle, burada gangster sineması inceleme yapanlara büyük bir sorumluluk düşüyor: Hangi film gangster filmi kabul edilebilir, hangisi edilemez, onu seçmek. Bu iş ilk bakışta göründüğü kadar kolay değil. Slumdog Millionaire (2008), Golden Ninja Warrior (1986) ya da Belle de Jour (1967) filmlerini toplamın dışına itmek belki kolay olabilir (ki, IMDb bu filmleri gangster diye etiketlemiş durumda) ama Kill Bill Volume I-II (2003-2004), The Dark Knight (2008) veya Mystic River (2003) filmleri konusunda ne yapacaksınız? Ne yazık ki bu sorunda çözüme gitmek için öznel değerlendirmeler çerçevesinde liste yapmak dışında bir şık bulunmuyor. İçinde bir gangster (karakteri) yer alması bir filmi gangster filmi yapmaz. Ben, bana makul gelmeyen seçenekleri de eleyip, kaynaklar listesinde yer alan çalışmalarda adı geçmeyen filmleri değerlendirme toplamı dışında tutmak yolunu tercih ettim. İngilizce olmayan gangster filmlerini değerlendirmeyi de başka çalışmalarıma bıraktım.

Benzer bir subjektivite sorunu da genelde, iyi film kötü film (ya da önemli film-önemsiz film) ayrımı yaparken ortaya çıkıyor. Herkesin iyi filmler listesi kendine özeldir. Ben bir filmi izleyip çok beğenebilirim, nedenlerini de sıralayabilecek durumdayımdır ama aynı film konusunda başkalarını ikna edemeyebilirim. Bu konuda yapılabilecek hiçbir şey yok. Bir sinema yazarının beğendiği filmleri sinemaseverlerle paylaşmaktan kaçınmasını doğru bulmuyorum. Ben beğendiğim ve/veya önemli bulduğum örnekleri daha önce de tüm yazılarımda yaptığım gibi, beğendiğimi de, dikkate değer bulduğumu da şüpheye mahal vermeyecek netlikte belirterek, sizlerle paylaşacağım.

Sıklıkla karşılaşılan bir sorun da, filmleri birbiri arasında derecelendirirken yaşanmaktadır. En iyiden en kötüye film sıralamak dünyanın en zor işlerinden biridir. Kimseye yaranamazsınız. Bu konuda da yapacak birşey yok. Bir sıralama varsa bu sıralama sadece sıralama yapanı bağlar.

Geçmişten günümüze Amerikan gangster sinemasının gelişimini analiz eden bu çalışma, büyük ölçüde kronoloji esasına dayanmaktadır. Ve bu kronoloji olayların değil filmlerin kronolojisidir. Analizlerin ana gövdesini ilgili filmler teşkil etmektedir. Alıntılar için mutlaka kaynak/referans gösterilmiştir. Çalışmaya dahil edilen filmleri, kaynakları ben seçtim, çevirileri ben yaptım, cümleleri ben kurdum. Bu nedenle hatalardan bütünüyle benim sorumlu olduğum açıktır.

Gangster sineması, “suç sineması” türünün (crime movie genre) bir alt-türüdür. Suç sinemasının eidetik’i suç’tur. Suç sinemasında suç merkezdedir ve hikaye, süreci konu ederken suçun sebepleri ve/veya sonuçları üzerine inşa edilir. Odaklandığı noktaya göre cinayet filmleri, soygun filmleri (caper film/heist movie), dedektif filmleri, seri-katil filmleri gibi alt-türlere ayrılır. Gangster sineması da tıpkı kara filmlerde olduğu gibi, zaman içinde kimi araştırmacılar tarafından başlı başına bir tür olarak da değerlendirilmeye başlanan bir suç sineması alt-türüdür. Ya da suç sinemasını bir şemsiye-tür olarak varsayarsak, gangster sinemasına bu yapıyı oluşturan parçalardan biri olarak bakabilir ve rahatlıkla ayrı bir “tür”dür diyebiliriz. Suç kavramı uçsuz bucaksız bir bölgeye hükmettiği için bence bu şekilde bir sınıflandırma değerlendirmeler açısından daha sağlıklı olacaktır.

Bir filmi gangster filmi diye nitelerken aslında kast edilen ‘suç’u yaşam biçimi haline getirmiş ana karakterlerin bulunduğu, (genellikle) organize suç ya da suçları içeren filmlerdir. O nedenle bazı yazarlar (Shaodian, McCarty vb.) çalışmalarında gangster tanımlamasını belirli tip suçları işlemeyi meslek haline getiren suçlular anlamında kullanmaktadır. Ben de bu yaklaşımı benimsiyor olacağım.

Gangster filmlerini içerikleri açısından iki ana bölüme ayırmak mümkün: Gangster olgusunu merkeze alan filmler (Little Caesar (1930), Al Capone (1959), The Godfather (1972), Gangster No. 1 (2000) vb.) ve gangsterleri filmin yan karakterleri olarak kullanan ve başka alanlara odaklanan (karma türlere ait) filmler (After the Thin Man (1936), Out of the Past (1947), The Italian Job (1969), Sexy Beast (2000) vb.). Ben genel olarak gangsteri hikayenin merkezine oturtan filmlere odaklanıyor olacağım.

Bu kapsamlı çalışmada öncelikle 20. yüzyıl Amerikan gangster sinemasının westernlerle bağlantılarına dair genel bir özet geçeceğim, daha sonra basit bir sınıflandırma yapıp (alt-)türü dönemlere ayıracağım ve her dönem incelemesinin içinde o dönemin öne çıkan, tür için önem taşıyan gangster filmlerini sıralayacağım. Bu filmler aynı zamanda ilgili döneme ait tavsiyelerimi oluşturuyor olacaklar. Dönem incelemelerinin ardından genel bir değerlendirme yapacağım ve türde kırılma yaratan filmleri tanıtacağım. Böylece çalışma tamamlandığında, Amerikan gangster sinemasını merak eden sinemaseverler için faydalı bir yol haritası ortaya çıkmış olacak.
Başlayalım..

Gangster Sineması ve Westernler

Gangster sinemasınının kökenlerine bakıldığında, gerek başrol karakterlerinin gerekse hikaye örgülerinin dönemin en popüler türü olan Amerikan ‘western’leriyle doğrudan bir kan bağı olduğu göze çarpmaktadır. Gangster sineması üzerine önemli çalışmalardan birine imza atmış olan John McCarty gangster sinemasının kovboy filmlerinin (western) doğal mirasçısı olduğu görüşündedir (McCarty; 2004:1). Gerçekten de tüm bir filme yayılan ‘güç’ ve ‘bölge’ anlayışı ve bunun doğurduğu trajedi, güçlünün ayakta kaldığı, kanunsuzluğun kol gezdiği, hukuktan soyutlanmış gibi görünen karanlık bir dünyası vardır bu türlerin. Westernde de gangster filmlerinde de ortada mutlaka ‘suç’ ve ‘suçlu’lar vardır. İlk ‘dört başı mahmur film’ olan 1903 tarihli The Great Train Robbery (Büyük Tren Soygunu, 1903), planlı ve organize suç (soygun) içermesi ve acımasız infazları nedeniyle western ve gangster türlerinin bir tür hibriti sayılabilir.

Manchel’in de belirttiği gibi, yüzyıl dönümündeki suç hikayeleri Amerikan Rüyası’nın karanlık tarafına odaklanmaktadır (Manchel; 1978 :7). Kovboy filmleri ve bunun doğal uzantısı niteliğindeki gangster sineması; Amerikan Rüyası’nın ters-yüz edilmiş (yanlış yorumlanmış) bir halini, yani bu kolay yoldan zengin olma, suç işleyerek istediğini alma ve otorite karşıtı olma kültürünü sıkça barındıran filmlerden oluşmaktadır. Tıpkı westernlerin modernizm-öncesi (modernizme geçiş) devrini anlattığı gibi gangster filmleri de modern Amerika’nın öyküsünü anlatmaktadır (McCarty; 2004:5). Kabul etmek gerekir ki, her iki tür de fena halde Amerikan’dır ve aslında gangster sineması, westernin kentleşmesinden yani kırdan kente göçünden başka birşey değildir. İşte tam da bu noktada Eugene Rosow’un müthiş metaforunu hatırlatmak gerekir. Rosow; ölümsüz çalışması “Born to Lose: The Gangster Film in America”’da gangster sinemasının western’in bir tür transpoze’si olduğuna dikkat çeker. Western’in kırsalda (kasabalar ve uçsuz bucaksız topraklarda) izlediği yatay seyre nazaran gangster sinemasının şehrin simgesi olan apartman ve gökdelenlerden hareketle dikey bir dünyaya taşındığını öne sürmektedir (Rosow; 1978 : 7-8). Kırsalda uçsuz bucaksız tabiata (tarlalar, çiftlikler, dağlar, ovalar) dağılan suçlular (kanunsuzlar/hırsızlar/soyguncular/katiller) şehirde ucuz (ve adi) apartmanların (tenements) bulunduğu kenar mahalleler, dans salonları, batakhaneler, kumarhaneler, içkievleri (barlar, meyhaneler, pavyonlar), gökdelenler ve çıkmaz sokaklar arasında sıkışıp kalırlar. Her iki tür de açık bir şekilde Amerikan kapitalizminin doğal bir sonucudur.

Bilindiği üzere, Amerika’da kapitalizmin tarihsel sürecini başlatan olay olarak mülkiyet kavramının doğuşuna ön-ayak olan “çitleme kanunu” gösterilmektedir. Kovboy filmlerinin neredeyse bütününe yayılan toprak sahipliği olgusu gangster filmlerinde kendini “bölge egemenliği” kavramı şeklinde göstermektedir. Her iki türde de ‘malik olmak ya da olmamak’, bütün meseledir. Amerika hızlı büyümesini birey(sel)ciliğe verdiği cesaretten alır (Manchel; 1978:10). Bireycilik ise kanun ve düzen (law and order) çerçevesinde sınırlanmıştır. Her iki türde de kanun ve düzene aykırılık baş göstermektedir. Belki de bu filmlerin geniş kitlelere ulaşmasının ve sevilmesinin altında yatan temel psikolojik nedenlerden biri de budur. ‘Suç’a ve ‘suçlu’ya duyulan merak, ‘suç’un ve ‘suç’la kolaylıkla elde edilebilenlerin (para, kadın ve güç/otorite) karşı konulmaz baştan çıkarıcılığı…

Suç; öncelikle toplumsal, politik ve ekonomik nedenlerle ortaya çıkar. Gangster sinemasının bu konuda da westerni andırdığı kuşku götürmez. Her iki tür de belirli bir ideolojik perspektifi yansıtmakta bir hayli kullanışlıdır ve kendi aralarında hem ikonografik, hem felsefi, hem de ticarî açıdan bir tür içsel geçişlilik taşımaktadır. Bu iki türü düşünsel altyapısı açısından da, tarihsel kökleri bakımından da birleştirmek son derece kolaydır. (Örneğin; Martin Scorsese Gangs of New York’ta (2002) aslında tam da bunu yapmıştı. Kovboy filmi ile gangster filmini tarihsel bir noktada kesiştirmişti. Bu konuya ileride tekrar dönmek üzere bir mim koyalım ve ilerleyelim). Sözün özü; ‘gangsterizm’ gerçeğinin nüvesini teşkil eden ilk Amerikan şehir çeteleri; (True Blood Americans, The Bowery Boys, The Shirt Tails, The American Guards, The Hell’s Kitchen Gang, The Gas House Gang, The Gophers, The Dead Rabbits, The Sydney Ducks, The Whyos, The Bloody Tubs, The Roach Guards, The Potato Pealers, The Plug Uglies, The Vampires, The Tongs) bariz bir şekilde Jesse James, Butch Cassidy, Billy The Kid ve ‘The Younger Gang’in temsilî torunlarıdır. (Çete isimleri için kaynak: McCarty; 2004:4).

Bu iki türden birinde popüler olmuş popüler örneklerin diğer türde de yeniden çevrimlerine sıkça rastlanıyor olması boşuna değildir. Warner Brothers; gişe rekortmeni High Sierra (1941) ’yı, Colorado Territory (1949) adıyla western olarak yeniden çekmiş, daha sonra I Died a Thousand Times (1955) adıyla renkli ve sinemaskop olarak yeniden gangster filmi olarak piyasaya sunmuştur (bu film aynı zamanda kara film olarak da kabul edilmektedir). MGM ise Elmas Hırsızları’nı (The Asphalt Jungle, 1950) The Badlanders (1959) adıyla kovboy filmi olarak yeniden çekmiştir. Show Them No Mercy! (1935) adlı gangster filminin yeniden çevrimi ise Rawhide (1951) adlı kovboy filmidir (McCarty; 2004:3).
Peki nedir gangster filmlerini westernler kadar popüler yapan diğer özellikler?

Gangsterlerin başlıca özellikleri, materyalist olmaları, paraya ve güce adeta tapmaları, toplumun ortalama ahlakı dışında hareket etmeleridir (The Musketeers of Pig Alley (1912) filmindeki Snapper Kid gibi). Gangsterler ruhsal sorunları olan bireylerdir (Regeneration (1915) filmindeki Owen gibi). “Gangster” istediği zaman istediğini yapabilen bir insan izlenimi verir. Gangsterin sınırları yoktur. En basit, en insancıl korku yani ölüm korkusu nedir bilmez. İstediği ile dalaşır. Gangster hukuki sınırlar dışında hareket eder ve insanoğlunun karanlık tarafını simgeler. Gangster yarın yokmuş gibi yaşar. Bu da insanlara çekici gelir. Sınırları olmayan bir anti-kahramanın, ahlakın soy-kütüğünden bağımsız bir yaşam formunun varlığı, belki de bu türü ayakta tutan bir başka olgudur.

Robert Warshow’a göre, başlangıcından beri gangster filmleri modern trajedi algısının tastamam tutarlı ve şaşırtıcı bir sunumudur (Silver ve Ursuni; 2007:12). Gangster filmlerinin içerdiği yüksek dozda trajedi, seyircinin bu filmlerle özdeşleşmesinin önünü açan bir avantaja dönüşmüş gibidir. Hughes; gangster sinemasının bu denli büyük ilgi çekmesini iki ana nedene bağlamaktadır: Bir suçlunun suç işlemesini seyretmenin, suça tanıklık etmenin verdiği keyif ve gangsterin sosyal hayatın katı normlarını çiğneyip, üstüne üstlük bunun yanına kar kalması görmenin verdiği keyif (Hughes, 2005:vi). Eminim birçoğunuz, tıpkı benim gibi, ikinci seçeneğin birincisine baskın geldiğini düşünüyorsunuzdur.

Şimdi bir ara verelim… Konuya “Erken Dönem Amerikan Gangster Sineması”yla devam ediyor olacağız..

Ocak 2012 / Ertan Tunç / [email protected]

KAYNAKLAR

Grieveson, Lee, Esther Sonnet ve Peter Stanfield, 2005. “Mob Culture” Berg, İngiltere. (Grieveson, Sonnet ve Stanfield; 2005:).

Hughes, Lloyd, 2005. “The Rough Guide to Gangster Movies”, Rough Guides Ltd. Londra, İngiltere. (Hughes, 2005)

McCarty, John, 2004. “Bullets Over Hollywood : The American Gangster Picture from the Silents to ‘The Sopranos’ ”, Da Capo Press (ABD’de basılmıştır.) Perseus Books Group, Cambridge, İngiltere.

Rosow, Eugene, 1978. “Born to Lose : The Gangster Film in America”, Oxford University Press, New York, ABD.

Silver, Alain ve James Ursuni, 2007. “Gangster Film Reader”, Limelight Editions, New Jersey, ABD. (Silver ve Ursuni; 2007:12)

http://web.cn.edu/kwheeler/lit_terms_U.html

http://www.filmsite.org/crimefilms.html

http://www.filmsite.org/crimefilms3.html

http://en.wikipedia.org/wiki/Horatio_Alger_myth

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. İşaretli kutular boş kalmasın *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>