800 Balas (2002)

İspanya’da vaktinde ‘Spaghetti Western’lerin çekildiği bir platoda, modern zamanda geçen bir Spaghetti Western 800 Balas (800 Kurşun/Türkçedeki pek muhteşem ve pek alakalı çevirisiyle de 800 Damla Yaş).

Film, İspanya’daki Murcia Bölgesi’nin hemen yanındaki Almeria Bölgesi’nde çekilmiş. Almeria, resmi olarak Andalucia’nın (Endülüs) bir parçası. Zaten Endülüs, İspanya’nın ve hatta Avrupa’nın en karakter sahibi, en özgün bölgelerinden biri. Flamenko Çingenelerinin, tüm sürdürme politikalarına, eziyetlere ve katliamlara rağmen Emevi işgalinden beri bölgeden ayrılmamış Müslüman Arap azınlığın ve Engizisyona, Franco’ya ve Hitler’e rağmen hayatta kalmayı başarmış az sayıdaki Yahudi azınlığın ana vatanı. Yani Avrupa’daki en oryantalist bölgelerden biri. İspanya’nın en önemli şairlerinden Frederico Garcia Lorca’nın şiirlerinde ve tiyatro oyunlarında bu doğal oryantalizmi, günlük yaşamdaki arabesk etkiyi yakalayabilirsiniz. Zira Lorca, “Kimse şairleri vurmaz. Ben de şairim!” diye düşünüyordu ve İspanya İç Savaşının hemen başında Endülüs’teki en önemli şehirlerden Granada’da faşist militanlar tarafından kurşuna dizilerek öldürülene kadar bu duyguyu aktarmaya çalıştı şiirlerinde. Ayrıca İspanyol İç Savaşı (Almeria Savaşı, Cordoba Savaşı, “Almeria’daki İngiliz Partisi Yoldaşlar Katliamı”) ve II. Dünya Savaşı (Almeria Nazi Kampları) sırasında faşist Almanya’ya ve yardakçısı Franco’ya karşı savaşan pek çok ‘Cumhiriyetçi’nin bölgede yok edildikleri, toplu katliamlara kurban gittikleri de biliniyor. Almeria’daki Nazi kampları, bu gün hala tartışılmaya devam ediyor.

Ortaçağdan beri tüm bu acılarla yoğrulmuş olan Endülüs; müziğiyle, kültürüyle, mimarisi ve iklimiyle apayrı bir ülke gibi. Ama bunlar yetmezmiş gibi bir de Avrupa’nın tek çölünü barındırıyor Almeria; Tabernas Çölü. Edebiyatta, sanatta “çöl”, yokluğun imgesidir. Gerçek hayatta ise yokluğun ve yoksunluğun ta kendisi… Fakat Tabernas Çölü’nün başka özellikleri de var. Bu çölün coğrafik ve iklimsel koşulları Amerika’daki Texas düzlüklerinden, Arizona’dan ve Meksika çöllerinden pek farklı değil. Ve bu durum özellikle de 60’lı yıllarda İspanyol ve İtalyan yönetmenlerce çok verimli bir şekilde kullanılmış, Almerialılar için çölü bir vahaya çevirmiş. Tabernas Çölü, 60’larda ve 70’lerde bir ‘Spaghetti Western Cenneti’ne dönüşmüş.

Tabernas Çölü’nde çevrilen filmler arasında The Good, the Bad and the Ugly (İyi, Kötü, Çirkin), A Fistful of Dollars gibi türünün en iyi örneklerinden olan filmler var. Ayrıca Lawrence of Arabia (Arabistanlı Lawrence) filminin bazı sahneleri de yine Almeria’daki Tabernas Çölü’nde çevrilmiş. Arabistanlı Lawrence gibi, bazı sahneleri Almeria’da çevrilen onlarca yüksek gişeli, ödüllü mödüllü film var.

60’lı ve 70’li yıllarda Spaghetti Westernler, yeşil sebze tarımı ve seracılıkla beraber bölge için önemli bir gelir kaynağı iken, bu durum özellikle 80’lerin ortalarından itibaren değişmeye başlamış. Spaghetti Westernler çevrilmez olmuş ve böylece bölgede yaşayan pek çok figüran, set işçisi, kurulan western kasabalarında, klasik Meksika kasabalarında çalışan onlarca görevli işsiz kalmış. Bir kısmı göç etmiş ya da başka işlerde çalışmak zorunda kalmış. Kurulan kasabaların bazıları tıpkı filmlerdeki gibi, terk edilmiş hayalet kasabalar halini almış. Çöl iklimine ve zamana yenilip yok olmuş. Ama bazıları da ısrarla bölgede kalmış ve bir zamanların en önemli sektörlerinden ve eğlence kaynaklarından biri olan Spaghetti Westernlerin çevrildiği kasabalara, ünlü filmlerin çevrildiği lokasyonlara turistik turlar düzenlemeye başlamış. İşte Álex de la Iglesia’nın 2002 çıkışlı filmi 800 Balas da büyük ölçüde bu gerçek etrafında gelişiyor.

Filmimizin küçük oyuncusu Carlos, fişek gibi bir iş kadını olan Laura’nın (Carmen Maura) oğludur. Ancak babası hakkında öldüğü dışında pek bir şey bilmemektedir. Bir gün Büyükannesi Carlos’a bir fotoğraf verir ve dedesinin de tıpkı babası gibi bir western oyuncusu olduğunu söyler. Üstelik dedesi hayattadır. Almeria’daki “Texas Hollywood” adlı eski bir western kasabasında turistlere 10 Euro karşılığında gösteriler sunmaktadır. Carlos bunu öğrenince kayak gezisine gitmekten vazgeçer ve kafasında beresi, boynunda atkısı, bir taksi çevirir ve Almeria Çölüne doğru yola çıkar. Yanında ne de olsa annesinin Visa kartı vardır. Dede, önce torunu istemez ama sonra onu sever. Bu arada dede Julián ve Laura ezeli rakiplerdir. Bunun sebebi, filmin açılış sahnesinde gösterildiği kadarıyla, Laura’nın kocasının ölümüyle ilgili. Bu kadar bir ipucu verebilirim. Oğlunun Julián’ın yanında olduğunu öğrenen Laura, Julián’a savaş açar ve kasabanın olduğu araziyi iyi fiyata sahibinden satın alır. Bunun üzerine Julián önderliğindeki kasaba sakinleri (II. adam, yerliler, asılan adam, atla sürüklenen adam, mezarcı, fahişeler ve barmen), aynı zamanda iş yerleri de olan kasabayı işgal ederler ve şirkete vermemekte direnirler. Ortalık bir anda meydan muharebelerini aratmayacak bir atmosfere bürünür. Guardia Civil (jandarma örgütlenmeli İspanyol polisi) ulusal polisi çağırır ve özel timlerle sadece 800 kurşunu bulunan isyancılar arasında çatışmalar yaşanır. Film, “buruk mutlu son”la sonlanır…

Eski Spaghetti Western filmleri oyuncularına, figüranlarına bir saygı duruşu olma çabasındaki film; önce torununu kabul etmeyen ama sonra çok seven dede, yakın akrabalar arasında eski mevzulara dayanan hasımlık, elde edilen 800 kurşunla ‘kanun’a karşı verilen ‘kanunsuz mücadele’ ve aslında kanunsuzların haklı olması, iyi adamın filmin sonunda en yakın arkadaşı tarafından vurularak öldürülmesi ve “kötü görünümlü iyi”nin taraf değiştirip iyilerden yana olması ama bunun için geç kalması gibi Spaghetti Western klişeleri barındırıyor. Hatta film adeta bu klişeleri sunmak üzerine kurulu bile denebilir. Bu kadar kör göze parmak olunca da can sıkıcı olabiliyor.

Filmin ilk yarısı, modern zamanda, bir western film setinde geçen sıradan bir film iken; ikinci yarıdan itibaren film konu itibarıyla modern zamanda geçen bir spaghettti westerne dönüşüveriyor. Aslında biraz da film içinde film havası sezmek mümkün. Fakat özellikle filmin ilk yarısı çok sıkıcı, bir türlü sadede gelemiyor. İkinci yarıdan itibaren tempo hızlanıyor ve nispeten izlenebilir bir filme dönüşüyor 800 Balas.

Süprizi yok, klişesi çok (elbette bile isteye klişelere girmiş) bir film olan 800 Balas’ın başrol oyuncusu, yani Julián’ı canlandıran Sancho Garcia, gerçekte de bir Spaghetti Western oyuncusu. Kariyerinde onlarca spaghetti western var. Hatta türün tutkunlarına yüzünün hiç de yabancı gelmediğine eminim. Ve Sancho Garcia, güzel de bir performans sergiliyor filmde aslında. Ama yine de filmde lezzetsiz olan bir şeyler var. Mayası tutulurken bir şeyler fazla ya da eksik gelmiş; söylemek zor. Belki de sebep, bahsettiğim şu “kör göze parmak” etkisidir, emin değilim. Biraz daha olgunlaşsa, azcık daha dalında bırakılsa çok daha güzel olacakmış hissi veriyor 800 Balas. Ama öte yandan aralara sıkıştırılan ufak tefek espriler filme biraz dinamizm katıyor. Örneğin japon turistlerin her şeyin fotoğrafını çekmesi ve gerçekleşen her şeyi büyük bir saflıkla şovun bir parçası sanması gibi. Ya da yapılan gösteride yerlileri canlandıranların gerçekte uyuşturucu satması gibi…

Iglesia filmlerinde alttan alttan sezilen ahlakçı yan ya da politik mesaj verme kaygısı bu filmde de var. Konu başlı başına politik aslına bakılırsa. Zaten yok olmakta olan ve artık sadece nostalji romantizmiyle çöle gelen turistlerin gözleri önünde can çekişmekte olan bir western kasabası çalışanları, başrol oyuncusu falan değil bir grup figüran, bir anda isyan başlatıyorlar ve kasabayı terk etmeyi reddediyorlar. Dikkatli düşünüldüğünde bunun Arjantin’de fabrika işgal eden işçilerin eylemlerinden, Brezilya’daki ‘Topraksızlar’ın yaptıklarından, Barcelona’da kültür merkezi işgal eden tiyatrocuların, öğrencilerin yaptıklarından bir farkı yok. Zaten Western kasabasının sakinlerinin kasaba girişine barikatlar kurup polise direndikleri o meydan muharebesi anında ortalama 5 saniye kadar görülen ama dikkatli kişilerin gözünden kaçmayacak bir ayrıntı var filmdeİşgalci figüranlar, sprey boyalarla kasabanın “Saloon”una “Okupa y resiste!” yazıyorlar. Ve Saloon tabelasının “o”larına squat işareti çiziyorlar. “Okupa y resiste” (İşgal et ve diren), özellikle İspanyol Anarşistlerinin ama aslında tüm dünya anarşistlerinin sloganlarından biridir. Squatting’in (İşgal evleri/İşgal etme) temel prensibidir. Ve squatting, barbarca bir istila değil, politik bir eylemdir. Bu belki sadece bir espri olarak da algılanabilir, ama bana kalırsa bir western kasabasının saloonuna okupa y resiste yazarak Bask yönetmen Alex de la İglesia, sadece emektar figüranlara değil, tüm dünyadaki işgalcilere Endülüs’ten bir selam çakıyor. Ve film, sırf bunun için bile değerlidir.

E.A.

Yazar hakkında: Ezgi Aksoy

Sinema yolculuğu 80’li yıllar korku filmleriyle başladı. Ucuz filmlerle büyüdü. Sinema, yazından sonraki en büyük tutkusudur. Şuan LeMan, yeniHarman ve Bayan Yanı’nda araştırma dosyaları ve populer kült yazıları yazmakta ve medeniyet üzerine kafa yormaktadır.

9 Yorumlar

  1. Müthiş bir film, müthiş bir yazı! Ellerine sağlık Ezgi… Önümüzdeki yıl bu filmi “Geceyarısı Filmleri” içinde mutlaka göstermek gerek aslında… Hatta bir Álex de la Iglesia gecesi de yapılabilir.

  2. Bence de Alex Iglesia gecesi şahane olur.

  3. ve açılış jeneriğinde “The Good, the Bad and the Ugly”nin o meşhur müziğinin meksika gitarı versiyonu var. hatırlatalım..

  4. Bravo Ezgi valla zorla boğazımızdan içeri soktun Iglesia’yı. Şimdi hepimiz tanıyoruz : )

  5. yarasın :D

  6. Crimen ferpecto’yu izledim geçen, o da keyifli filmmiş ama bunu ve El día de la bestia’yı bir geceyarısı filmleri programına koyalım cidden… Konuşmayı kimin yapacağı da belli oldu :)

  7. :)

  8. Cebrail İsa Baskılı

    Çok, çok özür. Konu dışı bir yorum yapacağım için…

    Arap işgalinden bahsetmişsiniz Ezgi hanım… Öyle midir gerçekten? Kuzey ve Güney Amerika, Avustralya, Yeni Zellanda, Güney Afrika hatta Britanya, Türkiye ve Balkanlar içinde bunu söylüyor musunuz?

  9. öyledir gerçekten. ispanya avrupa’nın en çok doğu kültürü yaşatan ülkesidir. çünkü m.s. 700<2lü yıllardan 1100'lü yıllara kadar emevilerin hükümdarlığı altında kalmıştır. emevi hükümdarlığı işgaldir evet çünkü araplar doğdukları topraklardan kalkıp afrika'dan geçip iber yarımadasına gelmişler ve o zamanlar vizigotların hükmünde olan ispanyayı fiili olarak işgal etmilerdir. savaşlar olmuş insanlar ölmüştür. ondan sonra ispanya'daki beylikler birleşmiş ve arapları o topraklardan kovmuş, ardından 'tanırnın bahşettiği topraklar' olarak gördükleri amerika kıtasını keşfetmiş ve dünya tarihinin en büyük işgallerinden ve soykırımlarından birine imza atmışlardır. daha önceden afrika'nın avustralya'nın fln anasını ağlatan ingiltere de buna özenip o da kuzey amerika'yı işgal etmiştir. bunların hepsi işgaldir. türkler de asya'dan kalkıp anadolu işgal etmişlerdir sonuçta. bu topraklarda vaktinde yaşamış ermenileri rumları bilmem neleri sürmüşlerdir. tarih böyle yazılıyor bu gezegende. toprağı sahiplenme meselesi var olduğundan beri birileri bir yerleri işgal edip duruyor. avrupalılar amerikayı işgal edince çok kötü oldu diyebiliyor bu coğrafyanın insanları, milyonlarca yerliyi öldürdüler diyebiliyorlar. ama araplar ispanyayı işgal etti, türkler anadolu işgal etti, ermenileri rumları kovdu deyince neden kötü oluyor, bu çifte standart bu milletin kanında mı var işte onu bilemiyorum bir türlü aklım almıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: