80’lerin Korkunç Komik Filmleri

80’ler kelimesi artık iyice kabak tadı vermiş olabilir çünkü her hafta yapılan, “yomma harttt yomma sollll”lu partilerden dolayı, 80’lerin ortasında ergenliğini yaşamış ve hafızasına flaş anılar çakmış bizim gibi orta yaşlılar bile, “E artık yeter!” demeye başladı. Ama iş sinemaya ve 80’ler filmlerine gelince durum değişiyor. Gerçi bunun en büyük sebeplerinden biri olan, CGI ile tanışıp, çabucak kendinden geçip, hoş ama boş filmlere iyice bulaşan ve keçiboynuzu üretim merkezi gelen Hollywood yüzünden o yıllarda izlediğimiz bol plastik efektli, çok eğlenceli ve samimi filmlere olan bağlılığımız giderek kuvvetleniyor.

70’lerin sonunda, şimdilerde bir Author olan fakat o zamanlar genç ve ihtiraslı birer sinemacı olarak çıkış arayan Spielberg, Lucas gibi isimler 50’lerin seri filmlerinin mantık ve eğlence ve terör duygusunu “Star Wars”, “Jaws”, “Indiana Jones” gibi filmlerde kullanarak geliştirdiler ve yeni bir şablon oluşturdular. Bunun en önemli sebeplerinden birinin 70’ler boyunca devam eden, “French Connection” “Straw Dogs” “Godfather” “Apocalypse Now” “Zardoz” gibi realist ve deneysel bir sinema anlayışının eğlence duygusunu sinema salonlarından giderek kovması olduğunu düşünüyorum. Hollywood, bir daha asla 70’lerdeki kadar öznel ve ciddi filmler üretemeyecekti çünkü bu filmler 50’ler ve 60’lar boyunca, dev yaratıkları, bilinmeyen gezegenlerde geçen tehlikeli maceraları, bikinili plaj güzellerini ve çatlak profesörlerin deneylerini izlemiş sıradan seyirci için oldukça sıkıcı ve seyredilse bile anlaşılması zor yapımlardı.

Az bütçeyle fakat fiyakalı afişlerle üretilen İtalyan, Filipin ve Uzakdoğu filmleri Dünya pazarlarında giderek talep görmeye ve seyirci tarafından da tercih edilmeye başlanıyordu. İtalyanlar 70’lerde erotik komedilerle girdikleri ülkelerde şimdi Mad Max klonu post apokaliptiklerle ve egzotik maceralarla güçlenmekteydiler. Ama hiçbirinin elinde, Hollywood yapımcılarındaki bütçe ve teknik imkânlar yoktu. Yükselen video çılgınlığı ile iştahlanan eğlenceli bir popcorn sineması anlayışı tüm on yıla damgasını vurmaya hazırlanıyordu. Dönemin sinemasal duygusuna daha fazla değinmeden önce, akıllarda kalan, yerlere yatıracak kadar güldüren ama yeri geldiğinde de korkudan tırnak yedirten filmlerden bazılarını hatırlamakta fayda var. Muhtemelen bu listedeki filmlerin bazıları 80’ler de sinema salonlarını es geçmiş ya da video çılgınlığına yetişememiş bünyelere oldukça yabancı gelecektir fakat divx denen video paylaşım formatı bu Neo klasiklerin her yaştan seyirci ile yeniden buluşmasına imkân sağladı. Ayrıca bahsi geçen çoğu film özellikle Star televizyonu tarafından her kuşakta gösterildiği için, çoğunu birden fazla izlemiş olmanız mümkün. Açıkçası 80’lerin korkunç komik filmleri (korku komedileri) deyince benim aklıma gelen başlıca filmler: Fright Night (Neris’in bu filmle ilgili enfes bir kritiği var), Lost Boys, Blob, Gremlins, Little Shop of Horrors, The Gate, Tales from the Crypt, Clownhouse, Bettlejuice, Transylvani6-500, House serisinin ilk iki filmi, Nothing But Trouble, The Monster Squad, Night of the Creeps, Child Play, Killer Klowns from Outer Space, Tremors, Creepshow, Shocker, Vamp gibi filmler oldu.

Tema olarak 50’lerin sinema anlayışından ve pulp fiction denilen ucuz okumalıkların beslediği fantastik ve mizahtan faydalanan bu filmler o dönem için devrimsel sayılabilecek plastik ve mekanik efektleriyle de akıllarda yer ettiler. Dönemin efekt ve makyaj ustası ise tartışmaya gerek bırakmayacak şekilde usta işler çıkaran ve özellikle “An American Werewolf in London” filmindeki tek plan değişim sahnesini aklımıza çivileyen Rick Baker’dır. Aynı anlayışın, yani geçmiş dönem hitlerinin remake’lerinin yeniden salonlarda cirit attığı ama nedense kimseyi mutlu edemediği günümüz Hollywood sinemasından farklı olarak 80’ler boyunca yaratıcı yönetmen işleri ve benzerine Ertem Eğilmez’in Arzu filmine ait 70’ler Türk aile komedilerinde rastlanabilen güçlü kastlar bu filmleri eşsiz kılmıştı. Hiç kimsenin BettleJuice’deki Michael Keaton performansını ya da küçük bir rol olmasına rağmen filmi birine anlatırken kuracağınız cümlenin içinde mutlaka geçecek olan “Little Shop of Horrors”un dişçisi Steve Martin’i unutacağını sanmam. Bu iki ismin yanında, çoğu Saturday Night Live’dan yetişen onlarca yetenekli komedyen bu tür filmlerin en büyük kozu oldu. Dönemin en çok akılda kalan filmi ise Flatliners’ın ünlü yönetmeni Joel Schumacher’in 1987 yapımı bugün kült bir vampir filmi olarak kabul edilen The Lost Boys’dur. 80’li yıllara ait neredeyse herşeyi filme başarılı bir şekilde yansıtan The Lost Boys seyirciyi adeta o yıllara geri götürürken, dönemin popüler şarkılarının yanında oldukça başarılı bir şekilde harmanladığı korku, vampir ve mizah öğeleriyle bugüne kadar yapılmış en eğlenceli vampir filmlerinden biri olmayı başarıyor.

Ama hiçbir şey sonsuza kadar sürmüyordu ve Lunapark’ın ışıklarının kapatılma vakti yaklaşmıştı. Bu müthiş eğlenceli dönemin kapanışını ise 90’ların başında çekilmiş ve şu an bir ero-kült mertebesine ulaşmış olan “Basic Instinct” müjdeledi. Tutan mayanın peşinden giden prodüktörler daha psikolojik ve görünürde derin olan öykülere kayarak, bizleri yeni ve tatsız bir sinemaya mahkûm ettiler. 80’ler filmleri, tüm iyi yanlarına karşın zamana direnemediler ve artık ancak arşivcilerin ilgilendiği ya da ara sıra TV’lerin geç yayınlarında rastlayabileceğiniz türden filmler haline geldiler… Ayrıca hipermarketlerin ucuz DVD raflarını karıştırırken de birkaç tanesinin vanilya baskı DVD’sine ulaşmanız mümkün. Ama sakın zamanında çok güldüğünüz ya da çok korktuğunuz bu filmleri grup olarak ve özellikle genç izleyicilerle izlemeyin. Dönemin ruhunu özümsememiş ve yeni filmlerin aşırı hızlı ama hiçbir şey anlatmayan kurgusuna alışmış bünyeler için artık bir miktar sıkıntı yarattıkları gerçek ne yazık ki…

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

Bir yorum var

  1. Monster Squad’da, Dracula, canavar timinin elebaşına telefon eder, evde bulamayınca not bırakır, isminin Alucard olduğunu söyler. Çocuklar notu alıp ismi tanımayınca bunun bir anagram olabileceğini düşünür ve Dr. Acul şu bu derken arayanın Dracula olduğunu anlarlar.

    Aynı anagramdan ziyade tersten okunuş sanırım ilk olarak Dell çizgiromanı Dracula’da Al U[lysses] Card karakterinde, Monster Squad’ı takiben de, Herushingu’da aynen Alucard olarak kullanılır. (Atlamalar olabilir bilenler araları doldursun lütfen.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: