Batının Doğudaki Günahı: Kingdom of Heaven (2005)

 

Haçlı Seferlerinden birine komuta eden “Aslan Yürekli” Rişar ile Kudüs’ü haçlı işgalinden kurtaran Selahaddin Eyyübi’nin karşılaşmaları birçok anlatıya konu edilmiştir. Bu rivayetlerden birinde, savaş meydanında karşı karşıya gelen Selahaddin ile Rişar’ın birbirlerine meydan okudukları anlatılır. Rişar, devasa kılıcını çeker ve tek vuruşta kalın bir demir direği ikiye böler. Bu müthiş güç gösterisi karşısında şaşkınlığa uğrayan herkes nefesini tutar ve verilecek karşılığı beklemeye başlar. Farklılığı ve çeşitliliği yok ederek her şeye Avrupa merkezli bakan Batı zihniyetinin Selahaddin’den beklediği daha büyük, daha ağır ve daha görkemli bir kılıçla, daha kalın bir demir direği ortadan ikiye biçmesidir. Oysa Selahaddin, narin, ince kılıcını çeker ve havaya fırlattığı tülün altına tutar. Kendi ağırlığıyla kılıcın üstüne düşen tül, hiçbir güç sarf edilmeden ikiye bölünür. Batı’nın hoyrat ve kaba gücüne karşı Doğu’nun insancıllığının bir kez daha vurgulandığı bu olaydaki beklentinin, Doğu ile Batı arasındaki temel fark olduğunu söyleyebiliriz.

Küçük bir kasabada yaşayan Balian isimli bir demircinin karısı intihar etmiştir. Ortaçağ Batı dünyasının mutlak egemeni Kilise’nin kasabadaki temsilcisi papaz, aynı zamanda Balian’ın da üvey abisidir. Kilise, kadın intihar ettiği ve büyük günah işlediği için cenaze törenine kocası dâhil kimsenin katılmasına izin vermemiştir. Balian, karısının normal bir şekilde gömüldüğünü düşünürken, canına kıyanların “cehenneme gitmesi” gerektiğini söyleyen abisi tarafından, kafasının kesilerek bedeninden ayrı gömüldüğünü öğrenir. Buna katlanamayan Balian, halkı ezdiği, sömürdüğü ve kendi çıkarını her şeyin üzerinde tuttuğundan dolayı asıl onların cehennem ateşinde yanması gerektiğini simgeleyecek şekilde, papaz olan abisini alevlerin içine atarak öldürür.

“Bir kahraman olağan dünyadan çıkıp doğaüstü tuhaflıklar bölgesine doğru ilerler. Burada masalsı güçlerle karşılaşılır ve kesin bir zafer kazanılır. Kahraman bu gizemli maceradan, benzerleri üzerinde üstünlük sağlayan bir güçle geri döner.” (Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu)

Haçlı seferlerine katılmak üzere yola çıkan bir şövalye, tam da bu esnada çaresizlik içindeki Balian’ı ziyaret eder ve kendisiyle Kudüs’e gelmesini ister. Balian, babası olduğunu öğrendiği bu şövalyenin teklifini reddeder. Bu, klasik anlatıda gündelik yaşamdan ayrılarak maceraya atılacak cesareti bulamayan kahramanın ‘’çağrıyı’’ reddetmesine uygun düşer. Böyle durumlarda çağrıyı reddeden kahramanın önünde iki yol belirir. Ya macera çağrısı kahraman kabul edene kadar sürekli tekrarlanacak ve başına gelecekler gündelik yaşamdan kopmasına yol açacak ya da maceraya atılacak cesareti bulamayacak ve bir ömür pişmanlık duyacaktır. Çektiği acılarla baş edemeyen Balian, hem kendisinin hem de karısının bağışlanması için İsa’nın Mezarı’na gitmenin ve orada dua etmenin tek kurtuluş yolu olduğunu düşünmeye başlamıştır. İçinde huzur bulamayacağı evini ateşe verir ve babasının arkasından gider. Yıllardır birlikte yaşadığı arkadaşlarının ve komşularının karısının günahkâr olduğunu ve cehenneme gideceğini söylemesi, Balian’ın gündelik yaşamını çekilmez hale getirmiş ve karısının bağışlanması için bu zorlu yolculuğa çıkması için zorlayıcı etki yapmıştır diyebiliriz.

‘’Demirci, ateşin efendisidir. Maddeyi bir halden diğerine ateş aracılığıyla geçirir. Üstelik demirci, mucizevî denecek kadar kısa bir sürede maden filizlerinin ‘’büyümesini’’ hızlandırır, onları ‘’olgunlaştırır.” Demir, daha hızlı yapmanın olduğu kadar, doğada var olandan farklı bir şey yapmanın da bir yolu olarak ortaya çıkar. İnsan, doğayı değiştirme sorumluluğunu üstlenerek zamanın yerini almıştır, eon’ların yeraltının derinliklerinde ‘’olgunlaşmak’’ için ihtiyaç duyduklarını zanaatkâr birkaç haftada verebileceği kanısındadır çünkü yer altı rahminin yerini fırın almıştır.’’ (Mircea Eliada, Demirciler ve Simyacılar)

Ortaçağ Avrupa’sında, günah işleyenlerin, zina yapanların, cinsel sapıkların, eşcinsellerin, hırsızların, ayyaşların ve ahlaki çöküntü içinde olanların Tanrı’nın Krallığı’na mirasçı olamayacaklarına yalnızca ‘’aklananlar’’ ve Tanrı’ya yaraşır bir yaşam sürenlerin bunu hak edebileceklerine duyulan inanç, kitlelerin ‘’bağışlanmak’’ için akın akın Kudüs yoluna düşmelerine sebep olmuştur. Balian da bağışlanmak için Kudüs yolculuğuna çıkmış olmasına karşın kitlelerden farklı olduğu sürekli vurgulanır. Balian’ın ‘’demirci’’ olması boşuna değildir. ‘’Demirci’’ kralın kutsal silahını döven kişi olmakla birlikte savaşçıdır, şamandır, büyücüdür, yol göstericidir ve hem kutsal hem de şeytani güçleri olduğuna inanılır. Bu farklılık vurgusu daha da ileri boyutlara taşınır ve içinde bulunduğu geminin batmasına karşın yalnızca Balian’ın bu felaketten sağ olarak kurtulduğu görülür. Böylece sıradan insanın ölümü ve seçkin şövalyenin doğumu gerçekleşerek Balian’ın kutsal topraklara günahkâr olarak ayak basması önlenir. ‘’Sudan doğuş’’ hem vaftizi hem de ikinci doğumu ifade ettiğinden ‘’Tanrı’nın Krallığı’’ yolundaki Balian, Hıristiyan inancına uygun olarak biçimlendirilmiş olur. 

‘’İsa ona şu karşılığı verdi. ‘’Sana doğrusunu söyleyeceğim, bir kimse yeniden doğmadıkça Tanrı’nın Krallığı’na giremez. Nikodim, ‘’Yaşlanmış olan bir adam nasıl doğabilir? Annesinin rahmine ikinci kez girip doğabilir mi? diye sordu. İsa ona şöyle cevap verdi.’’Sana doğrusunu söyleyeyim, bir kimse sudan ve Ruh’tan doğmadıkça Tanrı’nın Krallığı’na giremez.’’ (Yuhanna, 3:3-5)

Batı’da Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesinden itibaren, bağışlanmak için İsa’nın Mezarı’nı ziyaret etmek isteyenler için sürekli olarak kervanlar düzenlenmiştir. Bin bir güçlükle yol alan hayli kalabalık bu kervanlar üzerinden hastalıklar, baskınlar, doğal afetler ve kavgaların hiç eksik olmadığı ve daha Kudüs’e varmadan dağıldıkları bilinmektedir. Yalnızca küçük bir azınlık bu zorlu yolculuğu başararak amacına ulaşabildiğinden, İsa’nın Mezarı’nı ziyaret etmek isteyen ancak bunu yapacak cesareti bulamayanlar Kilise’yi sorumlu tutuyor ve hac yolunun güvenli hale getirilmesini istiyorlardı. Ne var ki, böyle bir gücü bulunmayan Kilise, İsa’nın Mezarı’nın yalnızca ağır günah işleyenlerin ziyaret etmesi gerektiğini ilan etmekten ve daha hafif günahlar için ‘’yerel’’ hac mekânları tavsiye etmekten başka çıkar yol bulamıyordu. Böylece bir taşla iki kuş vuruluyor, bir yandan kervanlar devam ederken diğer yandan azılı suçlular ve günahkârlar “kendi istekleriyle” ülke toprakları dışına çıkarılıyordu.

Günümüzde de Müslüman coğrafyalarda katliam yapmaktan, halkları aşağılamaktan, son teknoloji ürünü silahlarını kadınlar, çocuklar, zayıflar ve hastalar üzerinde kullanmaktan çekinmeyen haysiyet yoksunu paralı “askerlerin” toplumlarından dışlanan işsizlerden, azılı suçlulardan, uyuşturucu müptelalarından ve sosyopatlardan oluşturulduğunu bilmek hiç şaşırtıcı değildir. Böylece toplumdaki azılı suçlular uzun yargılama süreçleri, hapishaneler ve diğer masraflar olmadan hızla “yok edilmektedir”. Ayrıca “yetişmiş” insan kaybı olmadan “düşmana” büyük kayıplar verdirilmekte ve halkın korkuya hatta dehşete kapılmaları sağlanmaktadır. Son olarak da, kendileri azılı suçlu olsalar dahi, “düşman” tarafından çocukları öldürülen ailelerin –ki bu insanların toplumun İslam ile en kolay yakınlık kurabilecek yoksul, horlanan, ezilen ve sömürülen kesimini oluşturmalarına karşın, İslam’dan ve Müslümanlardan kolayca nefret etmeleri sağlanmaktadır.

Ne kadar çile çekilirse o kadar çok günahın affedileceği düşüncesi ve karşılaşılan zorluklar yaşanan coşkuyu artırıyor, gerçek inananlarla suçlular güruhu aynı kafilede birleşip büyük bir kütle meydana getiriyorlardı. Affedilmeyi bekleyen küçük bir inançlılar grubu dışında, azılı suçlulardan oluşan ve cehennem ateşinden kurtulabilecekleri umuduyla hareket eden bu topluluklar Anadolu halkı için birer eşkıya çetesinden başka bir şey değildi. Bu aşağılık, yağmacı ve sefil güruh, geçtiği yerlerin huzur ve düzeni için büyük bir tehlike oluşturuyor ancak kendilerini kontrol altına alacak bir otorite bulunmuyordu.

“Kudüs’e genellikle binlerce küstah, tehlikeli, terbiyesiz, her an kavga çıkarmaya hazır kimselerden oluşan hacı gruplan geliyor ve orada, yörenin efendileriymişçesine, hoşgörülü Arapların sakin denetimi altındaki sokaklarda bağrışıyor, ellerinde flamalar olduğu halde davullar ve borularla dinsel törenler ve gösterilerde bulunuyorlardı. Ne var ki, Suriye’de Arapların yerini Türkmenler aldığında, işler tamamen değişti. Yörenin yeni efendileri bir taraftan hacılardan vergi almaya başladıkları gibi, o terbiyesiz ve kendini bilmez hacıların Kudüs’te aylarca kalmalarını önlemek amacıyla ellerinden geldiğince güçlük çıkarmaya başladılar.” (Amin Maalouf, Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri)

Türklerin Anadolu’ya ve hac yolunun geçtiği yerlere egemen olmasıyla bu kervanlara gösterilen müsamaha sona erer. Kargaşa çıkaranlar, suç işleyenler ve halkın huzurunu bozanlar cezalandırılmaya, İsa’nın Mezarı’nı ziyaret edip işi bitenlerin Kudüs’te kalmasını engelleyici tedbirler alınmaya başlanır. Ne var ki, bu uygulamalar hacıların işine gelmez. Türklerden kötü muamele gördüğünü söyleyerek Papa’nın ayaklarına kapanan keşiş Pierre, İsa’nın Mezarı’nın günahkârlardan temizlenmesi gerektiğini dile getirmeye ve kalabalıkları harekete geçirmeye başlar.

‘’Eğer böylesine menfur, soysuz ve iblislerin kölesi olmuş bir kavim (Türkler) Her Şeye Gücü Yeten Tanrı’nın güvenine mazhar olmuş ve İsa’nın yoluna baş koymuş bizlerin hakkından gelirse, bu bizim için ne büyük bir utanç olur biliyor musunuz?’’ (Chartres’li Fulcher, Birinci Haçlı Seferi ve Kudüs Kuşatması)

Keşiş Pierre’in konuşması geniş kitleler üzerinde müthiş bir etki yaratıyor, insanlar onun kutsal bir görev için seçildiğine inanıyorlardı. Onu kabul eden ve tanrı tarafından verilen bu kutsal görevin gerçekleştirilmesi için istediği yerde dolaşarak halka gerekli telkinlerde bulunması için görevlendiren Papa, bu durumdan menfaat sağlamak peşindeydi. Suçlu ve günahkâr kitleyi savaşa sokarak hem toplumun huzurunu sağlamak hem de Türklere zarar verdirmek isteyen Papa, İsa’nın Mezarı’nı kurtarmak suretiyle kudretini artırmak ve böylece Doğu ve Batı Kiliselerini kendi egemenliğinde yeniden bir araya getirerek en büyük güç olmayı hedefliyordu.

‘’Kitlesel bir deliliğe yakalanmış halkın o sıralarda gösterdiği coşku ve heyecanın tarifi mümkün değildir. Bunların zekâca en gerileri ancak bu suretle cennete gideceklerine inanırken, bir kısmı gidecekleri o bilinmez memleketlerde kolayca zengin olup döneceklerine, bazıları da kendilerini istismar eden feodal efendilerinin gaddarlığından ancak bu suretle kurtulabileceklerine inanmakta idiler. Haksızlığa uğramış, toplumdan dışlanmış, bir zamanlar sahip oldukları zenginlikleri yitirmiş ve zarara uğramış büyük kitle, Hıristiyanlığın iyiliği uğruna giriştikleri böylesine kutsal bir amaç nedeniyle tüm umut ve beklentilerinin gerçekleşmesini tamamen doğal bir hak olarak görüyor; bu durum da, tanrısal görevlerine duydukları sadakati bir kat daha artırıyordu.’’ (H.A.Nomiku, Haçlı Seferleri)

“Bir kâfiri öldürmeyi cinayet değil, cennete giden yolun açılması’’ olarak ilan eden papanın çağrısına ilk yanıt verenler ganimet peşindeki açgözlüler olmuştur. Böylece kendi “vatanında” bir evi bile olmayan bu insanlar, kutsal topraklarda bir şehrin sahibi olmayı ve içine doğdukları sefaletten kurtulmayı ümit ediyorlardı. Oysa işgal ettikleri yerlerin sahiplerinin yine “soylulardan” oluştuğu, masum halka zulmeden bu sefil kalabalığın uşaklık etmekten asla kurtulamadığı bilinmektedir. Geçmişte ruhban ve aristokrasi günümüzde ise burjuvaziyle simgelenen, dünyanın her yanına yayılarak, karşılarına çıkan her şeyi ele geçirmek, ele geçiremediğini ise yok etmek isteyen Avrupa zihniyetinin temelinde, kaybedecek hiçbir şeylerinin bulunmaması yatar. Bir avuç feodalin veya ruhbanın boyunduruğunda ‘’yaşayan’’ büyük çoğunluk, kendi ülkelerinde olmayan düzen, saygı ve zenginlik karşısında kapıldıkları aşağılık duygusundan ancak dünyanın dört bir yanında karşılaştıkları her güzelliği yok etmekle kurtulabilmişlerdir.

1096 yılıyla birlikte, Avrupa’nın dört bir yanından, çeşitli hevesler peşinde koşan büyük bir kitle bir araya gelerek ilk haçlıları oluşturur. Vahşi bir dürtüyle hareket eden, geçtikleri yerleri kan gölüne çeviren, yağma, talan, tecavüz ve cinayetlerden usanmayan bu şuursuz kalabalık İznik önüne gelmeyi ve şehri kuşatmayı başarır. Aylar süren kuşatmayla şehri ele geçiremeyince kuduran haçlıların, esirlere işkence etmeye, esirlerin kafalarını ve kollarını kesmeye, karınlarını deşmeye hatta çocukları parçalamaya başlaması üzerine dehşete kapılan İznik halkı, kendilerini haçlıların vahşetinden kurtaracaklarını düşündükleri Bizans İmparatoru’na teslim olurlar. İznik’in işgali esnasındaki yapılan zulüm, Latin ‘’şapkasına’’ duyulan nefretin asla unutulmamasını sağlamıştır.

Ayak bastıkları hemen her yerde eşi benzeri görülmemiş bir yıkıma neden olan haçlı sürüsü bir süre sonra, her şeyi yakıp yıktıkları için kendileri de yiyecek bir şey bulamadığından açlığa mahkûm olurlar. Hatta Keşiş Pierre firar etmeye çalışsa da yakalanır ve meydan dayağına çekilir. “Hain ve kaçakların parçalara ayrılıp, açlıktan kırılan askerler için hazırlanan yemeğe et olarak katılacağı’’ şeklindeki akıl dışı emir bile çözülmeyi durdurmaya yetmez. İranlı Sadi, çocuk, kadın, hasta, yaşlı demeden herkesi kılıçtan geçiren hatta pişirip yiyen bu katil sürüsünü “onları insan olarak tanımlamak dahi uygun olmaz’’ diyerek nitelemiştir.

‘’İlk Haçlı seferi sırasında Tafur denilen yoksul düşmüş kimi Flemenkler, öldürdükleri Türkleri yiyorlardı. ‘’Askerlerimiz’’ diyordu Frenk tarihçi Raoul de Caen ‘’yetişkinleri kazanlarda kaynatıyor çocukları şişe geçiriyor ve kızartarak yiyorlardı.’’ (Amin Maalouf, Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri)

İlk haçlı seferi Kudüs’te bir Latin Krallığı kurulmasıyla sonuçlanmışsa da, yaşanan büyük şokun etkisinden kurtularak Kudüs’ü ‘’kılıçla alacağına’’ dair yemin eden Selahaddin Eyyübi’nin sözlerinin etkisi hızla Avrupa’nın derinliklerine ulaşır. Kudüs Krallığını desteklemek maksadıyla yeni seferler düzenlenir. Kingdom of Heaven filminin anlattığı zaman dilimi, üçüncü haçlı seferi için çağrı yapıldığı 1180’li yıllara denk düştüğü için bu tarihten önceki sapkınlık ve vahşet anlatılmak zorunda kalınmamıştır.

Kudüs’e ayak basar basmaz İsa’nın Mezarı’na çıkan, gün ağarana kadar dua edip af dileyen ve ‘’Tanrım, benden istediğin nedir’’ diye soran Balian, Tanrı’nın kendisiyle konuşmadığını düşünerek, inancını tamamen kaybeder. Karşılaştığı bir şövalye ona ‘’Tanrı’nın gerçek krallığının akıl ve kalpte yani vicdanlarda olduğunu’’ söylemesiyle umutlansa da karısının bağışlanıp bağışlanmadığından emin olamaz. “Kıraç ve verimsiz toprakların efendisi” olarak babasından miras kalan eve yerleşen Balian, verimsizliğin kaynağının ‘’susuzluk’’ olduğunu görür ve bir kuyu kazılması için emir verir hatta çalışmalara bizzat katılır. Oysa Ortaçağ Avrupa’sında bir feodalin uyrukları ile birlikte çalışmasının ve bu durumu kraliçenin perde arkasından hayranlıkla izlemesinin dönemin gerçekleriyle bağdaşmadığını söylemeliyim. Balian, soylu olarak yetiştirilmediğinden “uyruğu” olan insanlarla birlikte çalışmayı doğal görse de, kraliçenin bunu tevazu olarak görmesi ve hayranlık duyması mümkün değildir. Kısa süre sonra, birkaç metre derinlikte suya ulaşılır. Böylece ‘’sudan doğan’’ Balian sınavlarından birini daha başarıyla yerine getirirken, yüzyıllar boyunca birkaç metredeki suyu bulamayan Arapların aptallıkları yüzlerine vurulmuş olur.

Yahudi düşüncesine göre Yahve, dünyanın sonuna doğru yeryüzüne müdahalede bulunarak seçkin kullarını zulümden kurtaracak ve onları, esareti altında eziyet çektikleri egemen toplumların başına geçirerek yeni bir düzen kuracaktır. Eski Ahit’e göre tarihin en üst, en mükemmel ve en son noktası olarak kabul edilen ‘’Tanrının Krallığı’’ tarihin biricik gayesidir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Hegel’e atıfla ‘’tarihin sonu’’ iddiaları ortaya atılsa da, bu kavram temelde Eski Ahit’e dayanır. Tanrı, “sevgili kullarını” tam bir eşitliğin, tam bir adaletin ve tam bir mutluluğun yaşanacağı yer olan kendi krallığında toplayacak ve onlara kaybettikleri her şeyi geri verecektir. Vaad edilmiş topraklara dönülecek, mabet yeniden inşa edilecek ve ölmüş olan İsrailoğulları dirilecektir. Tanrı, krallığını gerçekleştirdiğinde çöl ve kurak yerler yeşerecek, bozkırlar sevinecek, her taraf çiçeklerle kaplanacak, körlerin gözleri, sağırların kulakları açılacak, topallar geyikler gibi koşacak, dilsizler konuşacak, çölde sular fışkıracak, kızgın kumlar havuza dönüşecek, susuz topraklar su kaynağı olacaktır. Kurtla kuzu bir arada duracak, kaplan oğlakla yatacak, buzağı aslanla bir arada olacak ve bunların hepsini bir çocuk güdecektir. Emzikteki çocuk yılan deliğinin üstünde oynayacak ve sütten kesilmiş çocuk elini engerek kovuğu üstüne koyacaktır. İnsanlar kılıçlarını saban demirlerine, mızraklarını ise bağ bıçaklarına dönüştürecekler ve Yahve’nin milleti artık kendinden olana kılıç kaldırmayacak, savaşlara karşı çıkılacaktır.

Balian’ın gelişiyle susuz topraklar sulanır, kıraç tarlalar yeşerir ve Tanrı’nın Krallığının kurulacak olduğu izlenimi verilirken ilerleyen sahnelerde Eski Ahit’te bahsedilen Tanrı’nın Krallığı deyiminin mecazi olduğu ve gerçek bir krallık ifade etmediği görüşü ağırlık kazanacaktır. Eski Ahit’te Tanrı’nın Krallığı dünyanın sonunda gerçekleşecek bir olay iken, İsa’ya göre içinde bulunulan anda yaşanan bir gerçekliktir ve her şey insanın içinde başlamakta, orada bitmektedir. Kirlenmemiş bir kalbe, saf ve temiz duygulara sahip olmak Tanrı’nın Krallığı’na girmek için gerekli temel şeylerdir. Kilise babalarından Clement, Tanrı’nın Krallığı’nı manevi ve ahlaki bir şey olarak görürken Origen ‘’Tanrı’nın Krallığı içinizdedir’’ diyerek kavramın bireysel kurtuluş olarak anlaşılması gerektiğini ifade eder. ‘’İşte dininiz, katranlaşmış çalıya bir kıvılcım, işte Musa’nız’’ diyerek Yahudi inancını reddeden Balian’ın kuyudan su çıkarması sahnesi, Yahudi inancına göre kurulması beklenen Tanrı’nın Krallığı ‘’mitosu’’ yerine İsa’nın öğretisinin ikame edildiğini göstermesi bakımından anlamlıdır.

‘’Tanrı’nın Krallığı, göze görünür bir şekilde gelmez. İnsanlar da ‘’işte burada’’ ya da ‘’’işte şurada’’ demeyecekler. Çünkü Tanrı’nın Krallığı, içinizdedir.’’ (Luka 17.20-21)

Hasta olan Kudüs Kralı ölür ve oğlu olmadığından krallık kız kardeşinin oğluna geçer. Böylece Latin Krallığı, küçük bir çocuğa geçer ancak çocuğun da hasta olduğu anlaşılır. ‘’Hiçbir krallık cehennemi yaşayacak oğluma değmez’’ diyen kraliçenin, her şeyden habersiz oğlunu, dünyanın en güvenli yeri olarak bilinen anne kucağında oyun oynadığı sırada kendi elleriyle öldürmesi filmdeki en dramatik sahnedir. Annesinin, kulağına zehir dökerek oğlunu öldürmesi, kardeşi tarafından zehirlenerek öldürülen Hamlet’in kral babasını akla getirse de, orada dünyevi bir hırs varken burada dünyevi hırslardan kaçış olduğu vurgulanır. Bu sahne ile Yahudi düşüncesindeki ‘’Tanrının Krallığı’’ fikrine büyük bir darbe daha vurulmuş olur. Gerek Mel Gibson’un 2004 tarihli The Passion of the Christ filmi gerekse Ridley Scott’ın 2005 tarihli Kingdom of Heaven gibi büyük yapımlarda Yahudilerin kıyasıya eleştirilmesinin manidar olduğunu söylemeliyim.

Kudüs Kralı, ölmeden önce Balian’ı yanına çağırmış ve kız kardeşiyle evlenmesini istemiştir. Böylece Latin Krallığı emin ellerde kalacak ve savaş yanlısı olanlar tasfiye edilecektir. Tanrı’nın Krallığı’nın önce ‘’vicdanlarda’’ kurulması gerektiği düşüncesindeki Balian bu ‘’ayartmayı’’ da reddederek, sınavı başarıyla geçer. Büyük çoğunluk Balian’ın kralın teklifini kabul etmesi gerektiğini düşünse de, o yolundan dönmez.

‘’İsa kırk gün kırk gece oruç tutar ve İblis onu ‘’ayartmaya’’ çalışır: Önce mucizeler gerçekleştirmesini ister sonra ona mutlak iktidar vaat eder: ‘’Bütün buraların yönetimini ve zenginliğini sana vereceğim’’. Başka bir deyişle, İblis ona, kendisine tapması koşuluyla Roma İmparatorluğu’nu yok etme gücünü sunmaktadır’’ (Matta 4:1-9)

Çocuğun ölümüyle birlikte kraliçe, kocası Gui’yi kral ilan eder. Gui krallık tacını giyer giymez, savaşa yol açacak adımları atmaya başlar. Köyler basılır, evler yakılır, insanlar öldürülür. Selahaddin’in kız kardeşi de öldürülenler arasındadır. Selahaddin Gui’ye elçi göndererek ‘’kız kardeşinin ölümünden sorumlu olanların ve Kudüs’ün kendisine teslim edilmesini’’ ister. Gui savaşı kaçınılmaz hale getirecek bir şekilde elçiyi öldürür ve orduyu harekete geçirir. Bir tapınakçı olan Gui, Balian’ı da unutmamış ve ölüm emrini vermiştir. Balian’ı öldürmek isteyen tapınak şövalyelerinin ölürken ‘’domuz’’ sesi çıkarması dikkat çekicidir. Ayrıca Balian Kudüs’e ilk ayak bastığı esnada şehrin meydanında asılarak öldürülenlerin de tapınak şövalyeleri olması, filmin tapınakçılara olumsuz bakışını göstermektedir.

Her şeyin Allah’tan geldiğine inanan bir Müslüman, şeytana Allah’tan bağımsız bir güç atfedemez, ederse Allah’a ortak koşmuş olur. Kötülüğün kaynağı kabul edilse de, şeytan, İslam inancında başına buyruk hareket eden bir “varlık” değildir. Şeytan kelime anlamıyla “uzaklaştıran” demektir. İnsanı kendinden, türünden ve üzerine yaşadığı dünyadan, sevgiden, adaletten, barıştan, iyilikten kısaca insanileşmeden uzaklaştıran her şey aslında şeytan olarak görülebilir. İslam’da yer almamasına karşın Müslümanlar arasında da şeytana güç atfeden bir zihniyet kendine yer bulabilmiştir. Selahaddin, İslam’ın özüne uygun olarak, ‘’savaşın sonuçlarına Allah karar verir ancak hazırlık, silah gücü, asker sayısı, hastalıklar ve su durumu bu kararda etkilidir’’ diyerek, önceki savaşları kaybetmiş olmalarını ‘’günahkâr olmalarına’’ bağlayanlara büyük bir ders verir. Kapitalizmle birlikte kendinden, türünden ve doğadan uzaklaşan insan, yapıp ettiklerinin suçunu, Tanrı’ya eşdeğer bir gücü olduğuna “inandığı” somut bir “varlığa” atarak, sorumluluğundan kurtulabileceğini zannetmektedir. İyi insan olmayı istemekle iyi insan olmayı aynı şey olarak gören insanın dramını Louis C.K. bir gösterisinde şöyle anlatırken aynı zamanda alkış yağmuruna tutulmuştur. 

“İyi biri olmanın düşüncesi bile güzel. Bazen elime iyi biri olma fırsatı geçiyor ama olma gereği duymuyorum. İyi bir şey yapmış olmanın hayaliyle bile kendimi mutlu ediyorum. Kendimle gurur duyuyorum, sırf iyilik etmeyi düşündüğüm için. Kendimle gurur duyuyor ve ne kadar sevimli bir adam olduğumu düşünüyorum. Bu düşünüp hiç yapmasam bile çok hoş.” (Louis C.K., Live at the Beacon Theater)

İki ordu Hittin bölgesi yakınlarında karşılaşırlar ve haçlılar, tedbiri asla elden bırakmayan Selahaddin Eyübi’nin ordusu karşısında büyük bozguna uğrar. Kral Gui dâhil pek çok şövalye esir alınır. Bu büyük zaferin ardından Kudüs üzerine yürüyen ancak hiç beklemediği bir savunma ile karşılaşan Selahaddin, sonsuza dek sürse de Kudüs’ü almak için mücadele edeceğini, şehri savunan Balian da en son adamı ölene kadar şehri savunacağını söylese de, artık Kudüs’teki Latin Krallığı’nın sonu gelmiştir. Kudüs’ü kılıçla alacağına yemin etmiş olan Selahaddin ancak şehir kendisine kayıtsız şartsız teslim edilirse, yeminini bozacağını söyler.

“Balian, halkın hayatının bağışlanması için söz almakta ısrar eder ancak Selahaddin hiçbir şey için söz vermez. Bunun üzerine ona şu sözlerle hitap eder: “Ey sultan, bil ki bu kentte sayısını yalnız Allah’ın bildiği kadar çok insan var. Çarpışmayı sürdürmekte tereddüt ediyorlar çünkü birçok başka kentte yaptığın gibi hayatlarını bağışlayacağını umuyorlar, çünkü hayatı seviyor ve ölümden nefret ediyorlar. Ama eğer ölümün kaçınılmaz olduğunu görürsek, çocuklarımızı ve karılarımızı öldüreceğiz, sahip olduğumuz her şeyi yakacağız, size ganimet olarak tek bir dinar, tek bir dirhem, esir edecek tek bir erkek, tek bir kadın bile bırakmayacağız. Sonra Kutsal kayayı, el-Aksa camiini ve birçok başka yeri tahrip edeceğiz, elimizde tuttuğumuz beş bin Müslüman esiri öldüreceğiz, sonra binek atlarımızı ve bütün hayvanları yok edeceğiz. Sonunda dışarı çıkacağız ve sizinle bir ölüm kalım savaşında olduğu gibi çarpışacağız, içimizden hiçbiri sizden birçoğunu öldürmeden ölmeyecek.” Tehditlerden etkilenmeyen Selahaddin, Balian’ın coşkusundan duygulanır. Çok kolay yumuşadığını göstermemek için danışmanlarına döner ve onlara İslamiyet’in kutsal yerlerinin tahrip edilmesini önlemek için kenti kılıçla alma yeminini bozup bozamayacağını sorar.” (İbnü’l-Esir, El-Kamil Fi’t-Tarih)

Haçlıların geçmişte neler yaptığını bilen Balian, Selahaddin’in, Kudüs’ü aldıktan sonra intikam alınacağından korkmaktadır. Anadolu’yu yakıp yıktıktan sonra Kudüs’e ulaşan ve 15 Temmuz 1099’da Kudüs’ü işgal etmeyi başaran haçlılar yetmiş bin Müslüman’ı ve binlerce Yahudi’yi de tapınaklarında yakarak öldürmüşlerdir. Doğu’da, haçlılardan önce böylesine kirli savaşlar yaşanmamış, “aman” diyene el kalkmamıştır. “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu” sözü bir anlamda Batı’nın bu etkisini vurgular. Kiliseye giderek dua ettikleri kısa bir süre boyunca ara verdikleri katliamı, olaylara tanıklık etmiş olan ve “gezerken bileklerine kadar kana battığını” söyleyen Piskopos Raymond d’Agiles şöyle anlatmaktadır.

‘’Şehrin sokakları kesilmiş kol ve bacaklarla dolmuştu; yollarda öylesine ceset bolluğu vardı ki, insanın oralardan geçmesi mümkün olmuyordu. Bizimkiler Süleyman’ın Mabedi’nde öyle kan akıtmışlardı ki, cesetler kızıl bir ummanda yüzüyor, akıntının etkisi ile bir bu yana bir şu yana sürüklenip gidiyorlardı. Sağda solda yüzen bacaklarla kafalar bazen başka bir cesede yapışıyordu. İğrenç bir karmaşa her yere hâkim olmuştu. Gerçekleştirilen bu vahşete rağmen Haçlıların gözünde ilk günün olayları ‘’yetersiz’’ olarak değerlendirilmiş ve bir heyet toplanarak Katolik olmayan tüm halkın kılıçtan geçirilmesi kararı alınmıştır. Hemen uygulanmaya başlanan bu kararın yerine getirilmesi tam sekiz gün sürmüş, altmış binden fazla insan öldürülmüş, erkek, kadın, çocuk, hasta, ihtiyar hiç kimse bu vahşetten kurtulamamıştır.’’ (Amin Maalouf, Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri) 

Bir kral bir kralı öldürmez, diyen Selahaddin, vahim bir yanlışa düşerek, esir aldığı kralı yarı çıplak vaziyette, bir eşeğe ters bindirerek askerlerin önünde dolaştırıyor. Burada tapınakçıları aşağılama gayreti görülüyor olsa da Balian ile konuşurken ‘’…kralınız, nasıl bir kralsa artık…’’ diyerek alay etmesi kendine yakışmıyor. “Ben dinin barışıyım’’ diyen Selahaddin’in böylesine ucuz numaralara başvuruyor olması ve Kudüs’ü kuşatmasına karşın ciddi bir saldırı planının olmadığının ima edilmesi, Balian’ın ‘’soylu direnişinin’’ öne çıkarılması gayretinden kaynaklanıyor. Kudüs’te katliam ve yağmayı yasaklayan, işgalcilere haysiyetin ne demek olduğunu gösteren, zaferini kanla, vahşetle ve yağmayla kirletmeyen, kişisel hiçbir malvarlığı bulunmayan Selahaddin’in cenazesi için tüm gerekenler borç para ile alınarak yerine getirilebilmiştir. Buna karşın Hıristiyan Batı düşüncesinin “kendinden” olmayanı yüceltmesi mümkün değildir ve aşağıdaki alıntı bu zihniyeti göstermesi açısından ufuk açıcıdır.

‘’Alparslan, ölüme meydan okuyarak savaşın ilk hattına kendisini atmaktan çekinmeyen cesur bir savaşçı olmasının yanı sıra karakter asaleti ve Allah korkusu ile savaş kahramanlığını kişiliğinde birleştiren homerik kahramanlar cinsinden güçlü serhat cengâveri ve ahlak dolu kraldı da. Her ne kadar Müslüman idi ise de, genel ahlak açısından, Konstantinopolis’teki her zaman pek çok Hıristiyan hükümdardan üstündü.’’ (Pavlos Karolidis, Romanos Diogenis)

Yeryüzüne korkuyu, ihaneti ve çürümüşlüğü getirmek isteyen çok büyük bir güçle karşı karşıyayız. Bu gücün adı, sevgiyi, dayanışmayı, birlik ve beraberliği değil parayı, bölüp parçalamayı, sömürüyü ve sorumsuzca tüketmeyi savunan, “her türlü insani ilişkinin yerine salt parayı” koyan kapitalizmdir. Bu topraklarda da, “tam bağımsızlıktan” başka hiçbir şeyi kabullenmeyen ve bu gerçekleştirebilmek için, önce kendi halkına güvenen Atatürk’ün ölümünün ardından, çağdaşlaşma hedefi “Batılaşma” olarak yozlaştırılmıştır. Bu yozlaşmanın sonucu, kendi halkını değil de Batı’yı tanımayı amaç edinen sözde yöneticiler, sözde entelektüeller, sözde aydınlar, sözde sanatçılar (…) bu tanıma süreci sonunda Batının teknolojik üstünlüğü karşısında büyük korku duymuşlar ve aşağılık duygusuna kapılmışlardır. Ve böyle bir korku ile yaşamak mümkün olamayacağından, korkuyu kabullenerek kendilerini Batı ile özdeşleştirmeyi tek “kurtuluş” yolu olarak benimsemişlerdir.

“(…) burjuva, ‘zengin’ demek değildir. Burjuva, ‘üretim’ çılgınlığına kapılmış, satmak için ahlak, namus, din, aile, millet, insanlık gibi sosyal varlıkların topunu birden gözden çıkarmış bir rezillik toplamıdır. Bunu yetiştirmek kolay değil! Yetiştirilemez bu meret! Onu, şartlar hazırlar! O şartların dışında hiç bir yerde, insandan sabun yapan böyle bir canavar yetiştirilemez! Eğer burjuva, zaten böyle canavar olmamış olsaydı, Marks, emekçi çoğunluğunu, bu azınlığın elinden kurtarmak için “Sınıf olarak burjuva sınıfı ile kafa kafaya gelmek zorunludur” diye fetva verir miydi? Doğu’daki zenginle, ekonominin namusunda anlaşmak olasıdır, ama Batı’daki burjuva ile namusta anlaşmanın, bugüne kadar yolu bulunamamıştır.’’ (İsmet Bozdağ, Kemal Tahir’in Sohbetleri)

Böyle aşağılık bir vicdan oluşumuyla birlikte korkuya karşı etkili bir korunma sağlamışlar ancak tam bağımsızlıktan yani kendisinin ve halkının özgür iradesinden kesin olarak vazgeçmişlerdir. Kısaca ifade etmek gerekirse sözde yöneticilerimiz, sözde aydınlarımız, sözde sanatçılarımız (…) içine düştükleri bu korkuyu uşaklıkla değiştirmeyi başarmışlardır. Ne var ki, kendilerinin korkak ancak kendilerinden daha aşağıda gördükleri halkın cesur davranmasının, kendilerinin ne kadar onursuz olduklarını açığa çıkaracağının farkına vardıklarından halkı da baskı altına alarak uşaklık etmesi için zorlamışlardır. Böylece “kendi çıkarlarını vatanın menfaatlerinden üstün gören” alçakların “bilinçlenmesini” asla istemedikleri halkın sefalet ve cehaletinin kendilerinin ne kadar entelektüel, ne kadar çağdaş ve ne kadar Batılı gözükeceğine katkı sağlayacağını anlamışlar ve toplum ile aralarında kapanmaz uçurumlar açılmıştır.

“Efendiler! Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi. Hâlbuki hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!” (Mustafa Kemal Atatürk)

Irkçılığı meşru hale getirme çabasındaki “Indiana Jones” serisinin “Indiana Jones and the Last Crusade’’ filmindeki “last crusade” ibaresinin “son macera” olarak çevrilmesi, “Batman – Whatever Happened To The Caped Crusader?” isimli çizgi romanın “Batman – Pelerinli Süvari’ye Ne Oldu?” adıyla yayımlanması veya “World War Z” filmindeki İsrail ve onu ifade eden tüm kavramların ‘’Ortadoğu’’ olarak çevrilmesinin ne anlama geldiğini anlamakta zorlandığımı, Batı’nın adaletin, sevginin ve barışın temsilcisi olarak gösterilme gayreti yanı sıra İslam’a ve Türklere olan “gerçek” bakışının kitlelerden gizlenmeye çalışılması olduğunu düşündüğümü söylemeliyim. Liste çok uzatılabilirse de, söylediklerimin anlaşılabilmesi için bu kadarı yeterlidir kanaatindeyim. Anlamaktan imtina edinenler için Gandhi’nin “Uyuyan bir adamı uyandırabilirsiniz ancak uyuyormuş gibi yapanı uyandırmak imkânsızdır” sözünü hatırlatmak yerinde olacaktır.

Emperyalizmin en büyük başarısı, kitleleri, kendisinin var olmadığına ve kendilerine dokunmayacağına inandırmış olmasıdır. İnsanlar başkalarının yaşadığı, başkalarının savaştığı, başkalarının acı çektiği, başkalarının öldüğü ve “kendine” çok uzak yerlerdeki örneğin yani Fransa ile Cezayir, Portekiz ile Brezilya, Belçika ile Kongo, Amerika veya Rusya ile Afganistan arasındaki “sorunlarla” ilgilenmez. Oysa ezen ile ezilen, sömüren ile sömürülen, zalim ile mazlum arasındaki mücadelenin bu yönü unutuldukça, insan kendisine ve türüne yabancılaştıkça aradaki ayrım daha da artacak ve güçlenen yalnızca emperyalizm olacaktır. Haçlı seferleri de, ilk anda Müslümanlar tarafından umursanmamış, iç meselelerden ve aralarındaki çatışmalardan daha önemli görülmemiştir. Birçok yönetici, emir hatta halife, haçlıları savuşturmak için birleşmek yerine, küçük çıkarları doğrultusunda haçlılarla anlaşma yapmayı tercih etmişlerdir. Bölünmüş, parçalanmış ve mücadele gücü bulunmayan İslam dünyası karşısında güçlü ve kararlı bir tavır sergileyen haçlılar böylece Kudüs’ü ele geçirmeyi başarmışlardır. Bu kapsamda, bazı Müslüman tarihçilerin Arapların Selçuklulardan kurtulabilmek için haçlı güçlerini çağırdıkları iddia etmelerinin de manidar olduğunu söylemeliyim.

Batı’nın, kendinden olmayanlardan ve özellikle Türk ve İslam düşmanı eylem, söz ve tasarılarının kitlelerden elbirliği ile gizlenerek alçakça bir boyun eğiş ve kabulleniş hatta sorgulamaksızın destekleme çabaları içine girilmesi en çok burjuvazinin ve onun hizmetindeki ‘’aydın’’ tabakanın onursuzluğu ile açıklanabilir. “Haçlı Seferi” kavramı, Birinci Paylaşım Savaşı’nda geçmişle bir bağ kurmak isteyen İngiliz İstihbarat Bakanlığı tarafından bizzat kullanılmış, gönderilen kutlama telgraflarında “Güney Filistin harekatında önemli rol oynamış komutanlardan ikisinin Haçlı Seferleri’nde savaşmış şövalyelerin soyundan geldiklerine” ifade edilmiştir. Nasıl 1071 Malazgirt zaferi haçlı seferlerinin ortaya çıkmasına yol açmışsa, 11 Eylül olayları da haçlı seferlerinin aslında hiç bitmediğini ortaya koymuştur. Amerikan Başkanı Bush’un veya Fransız Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin haçlı seferlerine çıktıklarını ifade ediyor olmaları bu gerçeği bir kez daha ortaya koymuştur. Ne yazık ki, bu tarihsel gerçeklere karşın İslam dünyasında bin yıldır bir şeylerin değişmediği, çekişme, parçalanmışlık ve sürtüşmelerin günümüzde de aynı şekilde sürdüğü görülmektedir.

Duyarsız olan sadece halk değildir ne Abbasi Halifesi, ne Büyük Selçuklu Devleti Sultanları, ne de diğer liderler Haçlıların Suriye’yi ele geçirmesine tepki göstermezler. Antakya, Urfa ve birçok yer haçlı egemenliğine girip, her yer yağma, tecavüz ve katliamlarla sarsılırken ve Kudüs yağmalanırken dönemin kudretli veziri ve kumandanı el-Efdal komutasındaki İslâm ordusu hiç acele etmez. Otuz bin kişilik gücüne rağmen onun iradesizliğini fark eden Haçlılar daha ilk çarpışmada el-Efdal kuvvetlerini yok ederler. Aralarındaki çekişmelerden başını kaldıramayan Müslümanların katliamlara göz yumduğunu düşünen “kadılar kadısı” Ebu Saad el-Haravi Kudüs’ün işgalinden sonra beraberindeki küçük bir grupla Bağdat’a ulaşır. 19 Ağustos 1099 Cuma günü arkadaşlarıyla beraber Bağdat camiine giderler. Ramazan ayı olmasına karşın, öğle namazı için camiyi dolduran kalabalık önünde Haravi ve arkadaşları yemek yemeye başlar. Öfkeli bir kalabalık hınçla bu grubun etrafını sarar. Haravi ayağa kalkar ve etrafında toplananlara, “binlerce Müslüman’ın katledilmesi ve İslâmiyet’in kutsal yerlerinin tahribi karşısında tamamen kayıtsız kalırlarken, birinin orucunu bozması karşısında nasıl bu kadar alt üst olmuş gözükebildiklerini” sorar ancak yanıt alamaz. Peki, aynı soruya günümüzün Müslümanları nasıl yanıt verir acaba?

Balian’ın karşısına, “300 Spartalı” isimli garabet filmdeki Pers kralı gibi karikatürize bir tip yerine, derinliği olmasa da ismi, cismi olan bir karakter çıkartılmış olması olumlu olarak görülebilir. Oysa film boyunca Balian’ın vicdanlara seslenen bir kişi olduğu hatta Kudüs’ü bu sebeple Selahaddin’e teslim ettiği vurgulanır. Filmin bakış açısına göre Balian, Hıristiyan oluşundan dolayı ‘’doğuştan’’ yüksek ahlaka sahiptir ve karşısındaki zaten kaybetmeye mahkûmdur. Haçlı Seferleri başarısızlığa uğrasa da, Hıristiyanların Doğu ‘ya yönelik eskatolojik umutları yok olmamıştır. Barışın, kardeşliğin ve sevginin egemen olduğu bir dünyayı hayal eden hatta bu konuda bir “ütopya” bile yazan Campanella’nın, Türkler üzerine yeniden Haçlı Seferleri düzenlenmesi için İspanya kralına yalvarmış olması, hayal ettiği “ütopyayı” kimler için yazdığı sorusunun yanıtı da ortaya çıkmış oluyor.

“Avrupalılar kişi ve millet olarak, kendilerini Haçlıların ahfadı olarak görürken ‘’dedelerinin imansız Araplar ile savaşmış olmaları’’ nedeniyle kendilerini diğer insanlardan üstün gördükleri gibi, tüm insanlığın ve Tanrı’nın kendilerine sonsuza kadar minnet duymaları gerektiğine inanmaktadırlar. Oysa tüm tarih gelişimi içinde kendilerini insan olarak kabul eden kimseler için Haçlı Seferleri’nden daha aşağılık, daha barbar ve daha sefil bir devir yaşanmamıştır.’’ (H.A.Nomiku, Haçlı Seferleri)

11 Eylül’ün ardından ‘’terör’’ ve terörist ile özdeşleştirilmeye çalışılan İslam coğrafyasına tarihsel bir yolculuk gerçekleştiren ve “düşmanın” hep var olduğunu ortaya koyan filmde birçok yanlışlığın göze çarptığını söylemeliyim. Selahaddin, Fatiha suresini sürekli yanlış ve eksik okuyor, Müslümanlar saf tutmayı, namaz kılmayı ve dua etmeyi bilmiyorlar, biliyorlarsa da nedense hep yanlış yapıyorlar. Kendi kültür, inanç ve toplum yapısına ilişkin konularda en küçük ayrıntılara dikkat eden yönetmen ve ekibinin İslami ritüelleri bilmedikleri ancak önemsenmediğinden dolayı öğrenme çabasına da girmedikleri için bu hataların meydana geldiğini düşünüyorum. Yağma, talan ve büyük kırımlarla elde edilen zenginlik Avrupa’da Hıristiyanlığın zaferi olarak görülmüş ve eylemlerine meşruiyet kazandırdığına inanılmıştır. Hala da öyle olduğuna inanılmaktadır. Film çıktığı tarihsel yolculuğunda atalarının “zaferlerine” göndermelerde bulunarak 11 Eylül sonrası çıkılan haçlı seferlerine tanıklık eden günümüz seyircisine yol göstermeyi hedeflemektedir. 1917 yılında Kudüs’e girdikten sonra “Haçlı seferleri bugün sona ermiştir” diyen İngiliz generali Allenby’nin, Selahaddin Eyyubi’nin mezar taşına vurarak “Kalk Selahaddin biz yine geldik” demesi veya 1920 yılında Fransız generali Gouraud’un Selahaddin Eyyübi’nin mezarını tekmeleyerek “Ey Selahaddin, dinle biz döndük” sözleri bu zihniyetin göstergesi olarak görülmelidir.

Film, çok sevdiği ve anıları kalbinde yaşayan karısının cehennemde olduğu düşüncesine katlanamayan ve giderek inancını kaybettiği için babasının teklifini kabul ederek maceraya atılan demirci Balian’ın inisiyasyonu ve içsel yolculuğu olarak görülmelidir. Kitlelerin değil bireylerin hikâyesini anlatmayı seven ve burjuva ideolojisinin günümüzdeki en büyük silahı Hollywood böylece seyircinin kendini özdeşleştireceği bir kahraman yaratmayı başarmıştır. Film boyunca Balian çetin sınavlardan geçecek, kendini tanıyacak, aydınlanacak ve Tanrı’nın Krallığı’nın yeryüzünde değil vicdanlarda kurulması gerektiğini anlayarak, Kudüs’ten bambaşka bir insan olarak dönecektir. Ayakta kaldığına göre güçlü, haklı ve meşru olduğunu düşünen, kendini eşsiz bir kültürün temsilcisi olarak gören ve büyük acılar çekilse bile zaferin mutlaka kazanılacağını düşünen Batı’lı kitlelere cesaret vermek için çekildiğini düşünüyorum.

Öteki Sinema için yazan: Salim OLCAY

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir