Ses Çıkartırsan Ölürsün: A Quiet Place (2018)

Bu filmi izlemeye girerken patlamış mısır, kola, vb. yiyecek içecek almayı aklınızdan bile geçirmeyin! Hışırtıların, çıtırtıların, aksırıkların, tıksırıkların asla kabul edilemeyeceği, sinema salonunda çıkacak en ufak sesin dahi seyir zevkini zedeleyeceği, resmen seyircinin sessiz kalma sabrını ya da salonun ses izolasyonunu test edecek bir film gösterime girdi: A Quiet Place / Sessiz Bir Yer. Gelin filmden önce, en az film kadar ilginç yapım hikâyesine bir göz atalım.

Filmin senaristlerinden Scott Beck ve Bryan Woods, Indiewire’a samimi açıklamalarda bulunmuşlar, onların ağzından aktaralım:

“A Quiet Place’in ilk fikirleri üniversite yıllarında ortaya çıktı. Sessiz sinemaya kafayı taktığımız yıllardı; Charlie Chaplin, F.W. Murnau, Buster Keaton ve Jacques Tati. Bu sinemacılar görsel hikâyeciliğin ustalarıydılar. Karakteri, duyguyu veya niyeti aktarmak için tek bir satır diyalog bile kullanmıyorlardı. Sinemanın en saf haliydi. Alien, Jaws ve düzinelerce Hitchcock filminden yeterli dozajda alarak yetiştiğimiz için acaba 20. yüzyılın başındaki sessiz sinemanın görsel tekniklerini günümüzün tür filmi kalıplarının içine yedirebilir miyiz diye düşünmeye başladık. Böylece A Quiet Place doğdu. A Quiet Place’in ardındaki fikir çok basit: ses çıkartırsan ölürsün. Aslında fikir o denli basit ki neredeyse hiçbir işe yaramazmış gibi duruyor. Sese duyarlı tehlikeli bir yaratığın tehdidi altında yaşayan bir aileye (ve sağır kızlarına) odaklanan öykünün ana hatlarını seneler önce tasarlamıştık. Senaryonun kısa özetini yapımcılara veya arkadaşlarımıza gösterdiğimizde fikrin işe yaramaz olduğunu açıkça belirten biçimde boş boş bakıyorlardı. Biz de belki de onlar haklıdır diyerek projeyi rafa kaldırdık. Yönetmenliğini üstlendiğimiz Nightlight (2015), sadece bir avuç salonda gösterime girdi ve açıkçası seyircinin ilgisini çekmedi. Filmi bitirmenin haklı gururunu yaşıyorduk ama seyircinin ilgisizliği acaba bir daha film çekebilecek miyiz endişesini de beraberinde getirdi. Bunun üzerine düşük bütçeli fikirlere yoğunlaştık. Aynı zamanda kahramanlarımızın kariyerlerini inceliyorduk ki M. Night Shyamalan o listenin tepesindedir. Shyamalan filmlerinde en sevdiğimiz şey filmlerin birçok düzeyde çalışması; harika karakter nüanslarıyla kolaylıkla kabul görecek ilgi çekici fikirleri birleştirip çok katmanlı öyküler anlatıyordu. İşte o zaman A Quiet Place’in sadece eğlenceli bir fikir olmadığının farkına vardık. Aynı zamanda aile içi iletişimin çökmesinin metaforuydu. Hemen senaryoyu yazmaya giriştik ama genel kurallara uymayan bir senaryo oldu. Sadece tek bir satır diyalog içeren 67 sayfalık senaryonun garip göründüğünü biliyorduk. Birçok yapımcı gülüp geçecekti ama yine de menajerimiz şansını Hollywood’da denemek istedi. Daha önce defalarca denediğimiz için sonuçları biliyorduk; çoğunlukla senaryoyu satmak mümkün değildir, en fazla genel bir görüşme için kabul edilirsiniz ve elinizde başka neler var gibi konular konuşulur ya da şanslıysanız senaryonuz geliştirilmek üzere beklemeye alınır ve senelerce sürüncemede kalır, en sonunda ilgi kaybolur ve proje iptal olur. Yani senaryonun Michael Bay’in Platinum Dunes’una gönderildiğini öğrendiğimizde beklentimiz sıfırdı. Bir hafta sonra Michael Bay yapımcı koltuğundaydı. Akabinde Bay’in Paramount’a bu filmi çekmelisiniz diye bastırdığını, birkaç gün sonra da Paramount’un senaryoyu satın aldığını öğrendik. İşler daha da çılgın bir hal alamaz derken telefon ile John Krasinski’nin senaryoyu okuyup çok sevdiği haberini aldık. Emily Blunt da okumuş, bayılmış. İkisi de filmde oynamak istiyormuş, John da yönetmek istiyormuş. Görüntü yönetmeni Charlotte Bruus Christensen filmi çekmek istiyormuş. Paramount da filmin gösterim tarihi olarak Nisan 2018’i belirlemiş. “Hayır” cevabına o kadar alışmışken bu kadar çok “evet” cevabı almak başımızı döndürmüştü.”

Sonrası malum, film planlandığı gibi çekildi ve ülkemizde -ABD’den bir hafta sonra- 13 Nisan’da gösterime girdi.

A Quiet Place, “89. Gün” ibaresiyle başlıyor. Kendi aralarında hiç konuşmayan ve işaret diliyle anlaşan anne, baba ve biri kız, ikisi erkek 3 çocuktan oluşan bir aileyi görüyoruz ilk olarak. Çıplak ayaklarının ucuna basarak ses çıkmasın diye döktükleri kumdan şeridi takip edip sessizce ilerledikleri ve harap haldeki bir marketten ihtiyaç duyduklarını aldıkları açılış sekansı, filmin post-apokaliptik bir dünyada geçtiğini haber veriyor. Tam olarak ne olup bittiğinin bilgisi verilmiyor ama arada gösterilen haber kayıtları ve gazete kupürleri gibi ipuçları sayesinde yaklaşık 3 ay önce dünyanın (muhtemelen dünya dışı varlıklar tarafından) istilaya uğradığı ve çok az sayıda insanın hayatta kalmayı başarabildiği anlaşılıyor. Etrafta da sese karşı aşırı duyarlı ama görme yetisi olmayan, çıkartılacak en ufak ses sonrası hızla sese doğru gelen ve önlerine çıkanı yok etmekte bir an bile tereddüt etmeyen yaratıklar dolanıyor.

*** Bundan sonraki kısım eser miktarda sürprizbozan içerebilir. ***

Böylesine merak uyandırıcı bir post-apokaliptik dünya tasviri sunan giriş bölümünün yani 89. günün sonunda travmatik bir olay yaşanıyor ve film, -yaklaşık bir sene sonraya- 479. güne geçiyor ve kalan süresinde yine yaklaşık bir gün içerisinde olanları aktarıyor.

İçinde bulunduğumuz yüzyıl muhakkak ki insan ilişkilerinin iyiden iyiye zayıfladığı, iletişimsizliğin had safhaya ulaştığı ve başta akıllı cep telefonu olmak üzere teknolojik oyuncakların insanın sosyal yanını çaktırmadan yiyip bitirdiği dönem olarak da anılacak. Artık kimse birbirini dinlemiyor; en yakınınızdaki insanla bir yere gidip oturduğunuzda bile sizden çok elindeki telefonla ilgileniyor ve belki de anlattıklarınızın çoğunu duyamıyor. Tabii ki büyük şehirlerdeki bitmek bilmeyen gürültü kirliliğini de bir yere not etmeli. Sayıları gün geçtikçe artan fosil yakıt kullanan araçların çıkardığı sesler, hemen her sokaktaki biri bitince diğeri başlayan inşaat gürültüleri, kalabalıkların çıkardığı ölçüsüz sesler, bağırış, çağırış, kavga, siren derken sessiz bir köşe bulmak neredeyse imkânsız hale geliyor. Yakın bir gelecekte geçen filmdeki dünyada bırakın gürültüyü, en ufak bir ses duymak dahi mümkün değil. Fakat bu sessizliği sağlamak için illaki dışarıdan gelen bir tehdit sonrası insanlığın büyük çoğunluğunun yok olmasının gerekmesi ise oldukça manidar. A Quiet Place, iletişimsizlik mevzusunu da odağına aldığı aile üzerinden aktarmaya çalışıyor. Robot gibi markete gidip alışveriş yapan, aynı şekilde eve dönen, akşam yemeğine oturup birkaç zaruri cümle dışında neredeyse hiç konuşmayan aile görüntülerine çok yabancı değiliz. Evet, filmdeki dünyada artık bu bir mecburiyet ama sonuçta işaret diliyle de olsa bir iletişim kanalı açık duruyor. Ancak ailenin bundan yeterince faydalanmadığı görülüyor. Baba genelde çok kısa konuşuyor, sadece hayatta kalmaya ve ailesini korumaya odaklandığı için kısa ve net cümleler ile direktifler veriyor. Annenin konuşmaları ise biraz daha uzun ve ailenin diğer bireylerinin duygusal durumları hakkındaki endişelerini de içeriyor. Çocuklar ise bildiğiniz gibi, genelde birçok şeyi içlerine atıp biriktiriyorlar, yanlış fikirler edinip olmadık zamanlarda patlama anı yaşıyorlar. 89. günün sonunda yaşanan trajedi, ailenin hemen her bireyini etkilemiş durumda. Hayata devam edebilmek için birbirleriyle konuşmaları ve problemi bir şekilde çözmeleri gerekiyor ama bunu yapamıyorlar. Belli başlı problemlerin yaşanan bir kriz sonrası açığa çıkıp ortaya dökülmesi ve hemen herkesin pişmanlık duyması mevzusu da varlığını korumaya devam ediyor ne yazık ki. Yani istila öncesindeki iletişimsizlik probleminde bir değişiklik yok, sadece teknolojik oyuncakların yerini yaratıklar almış o kadar.

Filmde yaratılan yeni dünyaya göz attığımızda ise fazla veriye ulaşamıyoruz ama kabaca bir çerçeve çizmek mümkün. Büyük olasılıkla dünya dışından gelen bir istila söz konusu lakin istila edenler kimdir, nedir bilinmiyor. Sese duyarlı, görme yetisi olmayan, dış yüzeyi kurşunla veya kesici aletlerle zarar verilemeyecek denli kalın bir zırhla kaplı yaratıkların ne oldukları da tam belli değil. İstilayı gerçekleştiren onlar mı, yoksa asıl istilayı yapanlar tarafından dünyadaki yaşam formlarını yok etmek için mi kullanılıyor, bilinmiyor. Sadece ailenin yaşadıklarını gördüğümüz için onların yaşam alanlarının dışına hiç çıkmıyoruz. Ancak geceleri yüksek bir kuleye çıkıp ateş yakan ailenin uzaklarda gördüğü benzer şekilde yakılmış üç beş ateş, etrafta sağ kalanlar olduğuna işaret ediyor. Bir de tabii -fragmanda da gösterilen- karısı öldüğü için herhalde daha fazla bu şekilde yaşamak istemediğinden çığlık atarak intihar eden yaşlı adama rastlıyoruz. Bu verilerden yola çıkarak dünyada az sayıda da olsa hâlâ sağ kalanlar olduğunu biliyoruz ama kaç kişidir, yaşamlarını nasıl sürdürüyorlar, bilinmiyor.

Neredeyse hiç diyalog olmadığı için sessizliğin hâkimiyetindeki filmdeki müzik kullanımı da minimumda tutulmuş ama koltuktan zıplatacak (scare jump) sahnelerde kullanılan yüksek volümlü yaylı saldırısı biraz kolaya kaçmak gibi olmuş. Etkili oluyor mu, hem de nasıl ama film, buna hiç ihtiyaç duymayacak kadar güçlü bir gerginlik yaratıyor zaten. Büyük stüdyo işleri deyip geçiyoruz. Yaratık tasarımı konusuna gelirsek; ön ayaklarının böceksi kıskaçlar gibi olmasını ve kafasındaki zırhın açılıp kapanan kapakçıklar şeklindeki hareketini çok sevmedim. Dış yüzeyinin tamamen koruyucu zırhla kaplı olması çok havalı, zırhın (muhtemel) ağırlığına rağmen çok hızlı hareket edebilecek yapıda olması ise etkileyici. Genel itibariyle Starship Troopers (1997) filmindeki böceksi yaratıkları andırıyor ama yine de ayrı bir havası olduğunu kabul etmek lazım.

A Quiet Place’in etkilendiği filmlerin başında illaki Alien (1979) geliyor. Bir uzay gemisinin içine kıstırılmış mürettebatın hayatta kalma mücadelesi ile ses çıkartmamak için döktükleri kumdan şeridin dışına çıkamayan ve belli bir bölgenin içine deyim yerindeyse hapsolan ailenin mücadelesi arasındaki paralellik açıkça görülüyor ki iki film arasında birebir benzer sahneler yakalamak da mümkün. Ayrıca yaratığın kurbanlarına saldırdığı anlar da Jaws (1975) filmindeki köpekbalığının saldırılarını akla getiriyor. Velhasıl her iki film de asıl öyküyü yazan senaristler Scott Beck ve Bryan Woods’un favori filmleri arasında yer aldığı için bu benzerlikler çok şaşırtıcı değil.

A Quiet Place, zor bir işin altına girmesine rağmen yüzünün akıyla çıkmayı başarmış, geçen senenin flaş korku filmlerinden Get Out’unkine (2017) benzer bir başarı yakalaması muhtemel bir korku filmi. Muhakkak sinema salonunda izlenmesi gereken filmlerden; aşırı sessiz bir ortamda geçen filmi izlerken kendinizi sese duyarlı yaratıkların tehdidi altındaki ailenin bir parçası gibi hissediyorsunuz ve yaratıklara yem olmamak için arada nefes almayı bile unutabiliyorsunuz. Müthiş bir deneyim!

Bu arada filmin bir ara Cloverfield evrenine (bir devam filmi olarak) ulanması bile düşünülmüş ama sonradan kendi evrenini yaratma potansiyeli ve kendi devam filmlerine müsait yapısı dikkate alınarak vazgeçilmiş. Bunun yanında Paramount’un olası bir devam filmine yeşil ışık yakacağı da şimdiden konuşuluyor.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kızılca

Kaynaklar

  • How Two Indie Filmmakers Accidentally Wrote a Studio Film for Emily Blunt and John Krasinski, Indiewire, 2 Nisan 2018. www.indiewire.com (Scott Beck ve Bryan Woods’un giriş kısmında anlattıkları buradan aktarılmıştır. Çeviri: Murat Kızılca.)

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 İstanbul doğumlu. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. 2008 yılından beri katkı sağladığı Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir