Aaahh Belinda (1986)

“Kadın hakları konusunda erkekler hep başkalarının karıları için konuşur.” Ece Ayhan

“Şirketler, pazarlama uzmanları, reklamcılar ve perakendeciler artık daha tilki, daha akıllı ve daha kötü niyetliler. Beynimizi tarıyorlar ve en derinlerde yatan bilinçaltı korkularımızı, rüyalarımızı, zaaf ve arzularımızı buluyorlar. Bir mağaza kartını kullandığımızda, kredi kartıyla harcama yaptığımızda veya internette bir ürüne baktığımızda bıraktığımız dijital ayak izlerimizi takip ediyor ve o bilgilerle, psikolojik profilimize uygun düzenlenmiş teklifler sunuyorlar. Kendi bilgisayarımızdan, cep telefonumuzdan ve hatta facebook profilimizden bilgi gasp ediyor ve kim olduğumuzu ve neler satın alabileceğimizi bulmak için bu bilgileri karmaşık algoritmalar uygulayarak analiz ediyorlar. Bizi nelerin korkuttuğunu, rahatlattığını, baştan çıkardığını, nelerin ilham verdiğini her zamankinden daha iyi biliyorlar. Suçluluk duygumuzu neyin azalttığını, kendimizi yalnız hissetmemize nelerin yol açtığını, özgüvenimizi nelerin artırdığını, kendimizi daha güvenli, ruhsal anlamda daha tatminkar, daha nostaljik hissetmemizi, insanların bizi daha çok sevdiğine inanmamızı sağlayan şeylerin neler olduğunu çok iyi biliyorlar artık. Ve daha iyi bildikleri bir şey daha var ki o da bütün bu enformasyonla hakikatin üstünün nasıl örtülebileceğini, zihnimizin nasıl manipüle edilebileceği ve insanların alışverişe nasıl ikna edilebileceği.” (Martin Lindström, Brandwashed)

aaahh belinda - film-izle-afis-resim-picture-movie-posterGazetesi kapısının önüne bırakılan, kahvaltısını bir dönem “prestij” unsuru sayılan taze sıkılmış portakal suyu ve kızarmış ekmekle yapan, haftada birkaç gün spor salonuna giden, kendi ayakları üzerinde duran, çağdaş, şehirli ve bekâr bir kadın olan tiyatro oyuncusu Serap “çok iyi para verdikleri” için bir reklam filminde oynamayı kabul etmiştir. Kabul etmiştir ancak “maskemi taktım, reklam bandını izliyorum, mideme kramplar giriyor” diyen Serap’ın bu sözleri, para yüzünden böyle bir duruma düşmüş olmaktan duyduğu rahatsızlığı ifade ederken aynı zamanda tüketimin insanı yabancılaştıran yönüne işaret eder. Provalar esnasında bir kadın oyuncunun “Bir kadının para için başka erkeklerle yatmasını kabullenemiyorum” repliği reklam filminde oynamayı kabul eden Serap’a yönelik doğrudan bir eleştiridir ancak “işini daha iyi yapabilmek için reklamlara çıkacağını hatta fotoroman bile çevireceğini” söyleyen Serap’ın tiyatrodan para kazanılmayacağına yönelik “üniversitelilerle oynaşmanın karşılığı en fazla keşkül olur” sözleri, bu eleştiriye açık bir yanıttır.

Serap’ın da aralarında bulunduğu tiyatrocuların, reklamcıların işlerini beğenmedikleri, onları küçümsedikleri ve reklam filminde oynamanın gurur duyulacak bir şey olmadığı pek çok yerde dile getirilir. “İlk başlarda ben de reklam filmi çektiğimi söylemeye utanıyordum” diyen yönetmenin Serap’ı rahatlatma çabası bu küçük görme ve “düşmanlığın” çerçevesini çizer. Yıllarını tiyatroya vermelerine karşın üç-beş dakikalık bir reklam filmindeki kadar para kazanamayan ve iyi oyuncu olduklarını düşünmelerine karşın “değerlerinin bilinmeyerek” kendilerine reklam teklifinde bulunulmayan tiyatrocular, eleştirilerinden vazgeçmeseler de tüketim artmakta ve dolayısıyla reklamcılık hızla büyümektedir. Atıf Yılmaz’ın benzer bakış açısına sahip “Arkadaşım Şeytan” filminde reklamcılığın özünün “insanları ulaşamayacakları yerlere özendirmeye çalışmak” olduğu ve reklamcının “ruhunu şeytana satmış bir adam olduğunun” iddia edilmesi, ayrıca “sizin kadar ciddiye alanını da görmedim” sözünü Serap’ın “ne yaparsın, tiyatrocu alışkanlığı” diyerek yanıtlaması bu bakış açısının bir özetidir.

“66 yaşına geldiğimizde çoğumuz yaklaşık iki milyon dolayında televizyon reklamı izlemiş olacağız. Zaman hesabıyla bu, altı yıl boyunca, haftanın yedi günü, günde sekiz saat reklam izlemeye eşdeğer.” (Martin Lindström, Buy.ology)

Bir yandan tüketimi körüklerken, diğer yandan tüketirken nasıl davranılması gerektiğini de söyleyen reklamlar, kitleleri duygusal açıdan etki altına alabilmek için paranın bütün sorunları çözdüğü ve sihirli bir değnek misali dokunduğu her şeyi daha iyi yaparak insanları mutlu ettiği öyküleri kullanarak üründen çok bir yaşam tarzı satmaktadır. Böylece bir meta ya da hizmete sahip olduğunda yaşamının daha güzel olacağına inandırılan kitleler nasıl davranmaları gerektiğini öğrendikleri gibi birbirlerini ayıplamaması gerektiğinin farkına varırlar. Herkesin tükettiği bir dünyada tüketmeyenin varlığı bir tehdittir ve bu tehdidi bertaraf etmenin yolu, herkesin aynı şekilde davranmasını sağlamaktan geçer.

Fedakâr, namusuna düşkün, kocasına ve ailesine bağlı olması gerektiği iddia edilen “ideal kadınların” –erkeğin bağlılığına ilişkin kabuller yoktur hatta erkeğin evine bağlılığı kılıbıklık olarak görülür- şehvetten yoksun, melekler gibi masum ve cinsiyetsiz anneler olmaları gerektiği ataerkil zihniyetin düşünce yapısını özetler. Kadını kendisi olarak değil, hep erkeğe göre tanımlayarak erkeğe bağımlı bir varlık, babayla oğul arasında bir köprü olarak gören bu zihniyete göre kadının görevi “erkeği” doğurmak, bakmak, büyütmek ve itaat etmektir. Çalışıyor olsa bile kadının öncelikli görevinin erkeğe eş ve çocuklarına anne olması gerektiğini iddia eden bu “eski” düşünce yapısı, “çağdaş” kültür endüstrisinin bir ürünü olan televizyon reklamlarında yeniden üretilerek egemenlerin onayladığı şekilde dolaşıma sokulur. Aile imgesinin kullanıldığı reklamlarda kadın, evi temizleyen, yemeği yapan, sofraya getiren, sofrayı temizleyen, çocuğunun sağlıklı beslenmesini ve büyümesini isteyen kısaca ev içi rollerde sunulması bunlara küçük birer örnektir.

Ailenin daha çok tüketebilmesi için daha çok paraya ihtiyaç duyulur ve kadınlar “eş” olmanın yanı sıra “çalışan kadın” olarak da ailenin tüketimine katkıda bulunmalıdır.  Tüketim ekonomisini destekleyen reklamların ve eğlenceye yönelik programların büyük çoğunluğu kadın ve aileyle ilgili olanlarıdır. Kadın bir şeylerin tüketicisi olmaya indirgendiğinde her türlü eşya ile doldurulmuş bir evde yaşamaya başlar ve böylece “aile” yabancılaşmanın ilk öğrenildiği yer haline gelir. Anne babalar, çocukları ve evcil hayvanları dışındaki canlılara sevgi ve ilgi göstermeyen kişiler haline gelirler. Bir çok toplumda kadın, tüketim ekonomisi tarafından yönlendirilen düzenine bağlılıkları ölçüsünde var olabilmekte ve kadının “çalışmasına” salt tüketime katkıda bulunduğu ölçüde göz yumulmaktadır.

“Tüketim kültürünün yeni kahramanları bir hayat tarzını, üzerinde düşünmeksizin gelenek ya da alışkanlık yoluyla benimsemekten ziyade bir hayat tarzı çerçevesinde bir araya getirdikleri ürünlerin, giysilerin, pratiklerin, tecrübelerin, görünüşlerin ve bedensel özelliklerin tikelliğinde kendi bireyselliklerini ve üslup arayışlarını teşhir ederler. Tüketim kültürü içerisinde modern bireyin sadece elbiseleriyle değil, bir beğeniden yoksun olup olmadığını gösterecek şekilde, evi, mobilyaları, dekorasyonu, otomobili ve diğer faaliyetleriyle de konuştuğunun bilincine varması sağlanır. (Mike Featherstone, Postmodernizm ve Tüketim Kültürü) 

Sevdiği adama uzaktan bakmayı, onunla el ele tutuşmayı veya yanak yanağa sarılmayı mutlulukların en büyüğü olarak gösteren, sevişmenin kaçınılmaz olduğu durumlarda görüntünün bulanıklaşarak perdeye çiçekler, kuşlar veya çeşitli manzara görüntülerinin serpiştirildiği Yeşilçam filmlerinde ataerkil zihniyete uygun bir anlatım vardır. Arzu Okay’ın “ben soyunana kadar kızlar Bakire Meryem gibi hamile kalıyorlardı” sözleri Yeşilçam’ın bu ikiyüzlü yönünü en iyi anlatan sözdür. “Başrole giden yol rejisörün yatağından geçer” sözü sanki başkaları için söylenmiş gibi davranan ancak bütün ülkenin gözü önünde her fırsatta bunu doğrulayan, “ürettiklerinin” büyük çoğunluğu Hollywood zihniyetinin kötü bir kopyası olmaktan ileri gidemeyen Yeşilçam, burjuvazinin ve egemenlerin çıkarlarına hizmet etmekten asla utanmamıştır. Güçlü, yakışıklı, para sıkıntısı çekmeyen, elinden her iş gelen, kararları asla sorgulanmayan ve koşulsuz boyun eğilen erkek egemenliğinin kitlelere kabul ettirilerek, kendilerine biçilen toplumsal rollerine itaat etmelerini öğretmek maksadıyla çekilen filmlerde kendilerine yer verilen kadın oyuncular birer figürandan ileri gidememişlerdir. 1970 tarihli “Ölünceye Kadar” filminde Nejat rolünü oynayan Ayhan Işık’ın “Evlenilecek kadın, vücudu ve ruhuyla temiz olan kadındır. Yoksa sokaklar kadın dolu, niçin almıyoruz onları? Birimizin değil, hepimizin oldukları için” sözleri aslında Yeşilçam zihniyetini gözler önüne serer.

Kapitalizm, her ne pahasına olursa olsun var oluşunun en temel koşulu olan insana sömürüyü aynı zamanda kurulu düzenin kurallarına boyun eğmeyi de içerecek şekilde yeniden üretmek zorundadır ve üretir de.

“Devletin İdeolojik Aygıtları, hangisi olursa olsun üretim ilişkilerinin yeniden-üretimi yani kapitalist sömürü ilişkilerinin yeniden üretimi hedefine yöneliktir. Bir yanda alçakgönüllülük, feragat, itaat öbür yanda sinizm, kibir, küstahlık, kendini büyük görme, kurnazlık ve tatlı dillilik ailede, kilisede, orduda, kitaplarda, filmlerde hatta stadyumlarda öğrenilir ve böylece kapitalist toplumsal formasyonun üretim ilişkilerinin yani sömürülenlerin sömürenlerle, sömürenlerin de sömürülenlerle olan ilişkilerinin büyük bir bölümünün yeniden-üretimi, egemen sınıfın ideolojisinin toplu halde “kafalara yerleştirilmesi” ile kaplanmış birkaç becerinin öğrenilmesi ile sağlanır. Kapitalist düzen için hayati olan bu sonucu üreten mekanizmalar elbette evrensel olarak egemen burjuva ideolojisiyle örtülmüş ve gizlenmiştir.” (Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları)

İnsanlar, dişi ve erkek cinsiyetiyle doğmasına karşın cinsiyete dayalı rollerini yetişme sırasında öğrenirler. Kapitalist toplumlarda aile bunun öğrenildiği yerdir ve itaatkâr çocuklar itaatkâr “kullar” olurlar. Çocukların cinsiyetlerine “uygun” roller kazanarak toplumsal cinsiyet kimliği edindiği bu süreçte kadınlar için temizlik, düzen, yeme içme gibi ev ile ilgili işler ve çocuk bakımı ağırlık kazanırken, erkeğin kadını, çocuğu ve evi denetleyici rolü öne çıkarılır. Evinde oturan, yemek ve temizlik yapan, sorun çıkaran, pasif ve duygusal kadınlar ile sürekli önemli kararlar alan, başarılı, karizmatik, güçlü, sorun çözen, aktif erkekler çocuğun öğrenmesine yardımcı tipik toplumsal cinsiyet rolleridir. Yakın bir zamana dek babanın çocuğuyla ilgilenmesi örneğin kucağında sallaması, yemeğini yedirmesi, bezini değiştirmesi veya kadın bunlarla meşgul olurken yemeği yapması, evi temizlemesi dahi düşünülemezken, günümüzde bu ve benzeri şeylerin erkekler tarafından rahatlıkla yerine getirilmeye başlanmış olması, toplumsal cinsiyet rollerinin “egemenin” işine geldiğinin, cinsiyet ile toplumsal cinsiyet rolleri arasındaki ilişkinin doğal olmadığının en açık kanıtıdır.

“Bizim toplumumuzda çocuklar, genellikle toplumsal olarak erkeklere göre aşağı konumda tanımlanıp böyle kabul edilen kadınlar tarafından evde yetiştirilirler; oysa erkekler ancak nadiren ev içi tablosunda belirirler. Bu biçimde büyütülen çocuklar genellikle toplumsal cinsiyete dayalı hiyerarşideki yerlerini iyi öğrenirler. Ancak bu sürecin merkezi alanları, patriyarkal davranışların öğretildiği, kadınların aşağı konumda tutulduğu ve bu konumlarının pekiştirildiği kilise, okul, spor kulübü, sendika, ordu, fabrika, sağlık merkezleri, medya gibi ev dışı yerlerdir. Patriyarkayı, maddi bir temeli olan ve erkeklerin kadınlara egemen olmalarını sağlayan erkekler arası hiyerarşik ilişkiler ve erkek erkeğe dayanışmayı içeren bir toplumsal ilişkiler dizisi olarak tanımlıyoruz. Patriyarkanın maddi temeli, erkeklerin, kadınların emek gücü üzerindeki denetimidir. Bu denetim, kadınların ekonomik bakımdan gerekli üretken kaynaklara ulaşmalarını engelleyerek ve kadınların cinselliğini kısıtlayarak sağlanır”. (Heidi Hartmann, Marksizmle Feminizmin Mutsuz Evliliği)

AAAHH Belinda’da “ideal kadının” özelliklerinin “hanım hanımcık, çalışkan, fedakâr, bakımlı, hem güzel hem alçakgönüllü, gündüzleri işinde, akşamları “evinin kadını” olması gerektiği vurgulanırken, mutluluklarını “belinda” isimli bir şampuana borçlu olduğunu düşünen bir kadını canlandıracak Serap’ın “evinin kadını” sözlerini duyar duymaz yüzünü ekşitmesinden böyle bir nitelemeden rahatsız olduğu anlaşılır. Kadının erkeğin istekleri doğrultusunda şekillendirilme çabası yönetmenin “Arkadaşım Şeytan” filminde de işlenmiş olmasına karşın erkeğin, biraz romantik, biraz işveli, biraz kişilikli, biraz ev kadını, biraz eğitimli olmasını istediği kadın hayalini yerine getiremeyen şeytan “erkek olsa istediğim kalıba sokarım ama kadın olunca dengeyi tutturamıyorum” diyerek pes eder. Çalışan, isteklerini kocası, ailesi ve toplum uğruna ertelemek yerine gerçekleştirmek için mücadele eden Serap çağdaş kadını ve aileye bakış açısını değiştiren yeni kapitalist anlayışı simgelemektedir. Ağzında sigarasıyla bir kadının, üzerinde pijamaları olan “ana kuzusu” bir erkeği elle taciz ettiği “Vive Les Femmes”  yazılı karikatürün film başlarken ekranlarda yer alması filmin bakış açısını özetler niteliktedir. Kadına ataerkil bir bakış açısıyla yaklaşan Yeşilçam filmlerinde anlatılan fedakâr kadının yerini kapitalizmin, çalışan, ailesini “seçen”, kendisi ve ailesi için tüketen kadın karakteri almaya başlamıştır.

İşten döner dönmez evi temizleyecek, yemeği yapacak, masayı hazırlayacak, kocası ve çocuklarıyla ilgilenecek yorulmak nedir bilmeyen “ideal kadının” bunları ne zaman yaptığı hatta nasıl yapabileceği üzerinde hiç düşünülmez ve sorgulanmadan kabul edilir. Peşinen kabullenilen metinler, reklamlar, filmler, şarkılar gibi kültür endüstrisinin diğer “aygıtlarıyla” tüketim toplumunun icat ettiği kadın figürü kitlelere dayatılır. Kendisi de çalışmasına karşın, işten eve geldiğinde bir erkek gibi ayaklarını uzatıp gazetesini okuyamamakta, her şeyin önüne gelmesini bekleyememekte, kendisine biçilen rolden kurtulamadığı için hem işte hem de evde sömürülmektedir.

Reklam filmi çekilirken “milyonlarca kadın aldığın zevki yüzünden okumalı” diyen yönetmenin aynı sahneyi ısrarla tekrar ettirmesi, kendini disiplinli olarak gören ancak içine sindiremediği bir “hayatı” canlandıramayan Serap’ın zaten küçümsediği bir reklam filmi yönetmeninin talimatlarına uyarken zorlanmasına ve sıkılmasına yol açar. Yönetmenin her “kes” sözü başarısızlığı anlatırken, işini bitirip gitmek isteyen Serap, saçlarını yeniden şampuanladığı sırada gözlerini bir an kapatır ve açtığında, kendisini bambaşka bir hayatın içerisinde yani senaryodaki iki çocuklu kadının yerinde bulur. Artık Serap değil Hulusi’nin “karısıdır”. Rüya gördüğünü zanneden Serap evden fırladığı gibi sevgilisine ve arkadaşlarına gitse de hiçbiri onu tanımaz. Tüm yaşamı bir anda yitmiş gibidir.

Serap Naciye’nin uyanışını simgeler ve bundan sonraki gelişmeler Naciye’nin gözünden aktarılır. Naciye’nin Serap hakkında bu kadar bilgi sahibi olması, sevgilisini tanıması, yaşadığı yeri ve arkadaşlarıyla eğlendiği mekânları bilmesi, sahneleyecekleri oyunun bütün repliklerini ezberlemiş olması ona hayranlık beslediğini gösterir. Kadın hakları için mücadele eden Serap’ın kadın bedeninin sömürülerek hazırlanan bir reklam filminde oynamayı kabul etmesi Naciye’de büyük hayal kırıklığı yaratmış olmalıdır. Yönetmenin “milyonlarca kadın senin yüzüne bakarak bu ürünü alacak” sözleri tüketim toplumunun ayak sesleridir. Yeni kadını temsil eden ancak yeni kadını savunmayan Serap, bu senaryoya itiraz etmediği gibi kadınların aldatılmasına ve sömürülmesine katkıda bulunur. Her kadın aynı biçimde ezilmez. Kadını ezen farklı biçimleri göremeyen ve aralarındaki bağlantıları kuramayan “kadın hakları” hareketinin başarılı olması ve “bütün kadınlara” seslenmesi mümkün değildir. Naciye’nin Serap’ın salt kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini görmesiyle birlikte mücadelesinin ilk adımını atması ve kendisinden beklendiği gibi hanım hanımcık, çalışkan, fedakâr, bakımlı, hem güzel hem alçakgönüllü, gündüzleri işinde, akşamları ise evinin kadını olmayı bir kenara bırakması eşzamanlı olarak gerçekleşir.

İsim seçimleri manidardır. Serap çağdaş, kendi parasını kazanan, kimseye bağımlı olmayan bir kadın iken, ismi bile bir erkek ismi olan Naci’den türetilmiş Naciye’nin ataerkil düzenin erkek egemen çarkları arasında sıkışmışlığı vurgulanır. Çocuklarına, kocasına, akrabalarına, kayınvalidesine, arkadaşlarına, patronuna, ev işlerine kısaca kendinden başka herkese hizmet etmenin eğlence sayıldığı pikniklerde, mahalle düğünlerinde, akraba, arkadaş ve komşu gezmelerinde ezildiğini ve sömürüldüğünü değil gittikçe yorulduğunu hisseden ancak bu yorgunluğunun sebebini bağlayabileceği bir dayanak bulamayan bir kadındır Naciye.

İki kadın kapitalizmin iki aşamasını temsil eder. Naciye’nin uyanışıyla birlikte Serap’ın izinden gitmesi bir kaçınılmazlığı vurgularken, aldatıldığının farkında bile olmayan Serap’ın sevgilisinin bir fırsatını bulur bulmaz başka bir kadınla yatağa girmesi, Serap’ın bunu biliyor olmasına karşın ilişkisini sürdürmeye çalışması ikiyüzlü burjuva ahlakına getirilen bir eleştiri olarak görülmelidir. Herkesle bağlarını koparan ve başarılı olmak için her yolu deneyeceğini ilan eden Serap özgürlük ve bağımsızlık yoluna çıkmışken vardığı yer burjuvazinin güvenli sığınağı olur. Arkadan konuşmalar, entrika ve kıskançlıklar, reklam endüstrisinin tuzağına düşerek kadraja girmemesi için mayosunu olabildiğince aşağıya indirmeyi kabul etmesi ürettiğini zanneden Serap’ın da aslında başka bir biçimde ezildiğinin göstergesidir.

“İnsanlar artık tüm zamanlarda olduğu gibi başka insanlar tarafından değil, daha çok nesneler tarafından kuşatılmıştır. Bugün nesnelerden pek azı, onlardan söz eden bir nesneler bağlamı olmaksızın kendi başına sunulur. Bu yüzden tüketicinin nesneyle ilişkisi değişmiştir. Tüketici sağladığı özel fayda bağlamında bir nesneye değil, bütünsel anlamı bağlamında bir nesneler kümesine yönelir. Çamaşır makinesi, buzdolabı, bulaşık makinesi toplu halde, her birinin alet olarak tek tek sahip olduğundan farklı bir anlama sahiptir. Vitrin, reklam, üretici firma ve burada temel bir rol oynayan marka parçalanmaz bir bütün, bir zincir gibi bu anlamın tutarlı, kolektif vizyonunu dayatırlar, sıradan nesneleri değil, gösterenleri birbirine bağlayan bir zincir gibi her nesne daha karmaşık bir üst-nesne olarak diğerlerini gösterir ve tüketiciyi bir dizi daha karmaşık tercihe götürür.” (Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu)

Kapitalizmin sömürücü egemenlerinin ellerinde kitleleri soymanın bir aracı haline dönüştürülen aileye tüketim zihniyetinin nüfuz etmesi reklamlar aracılığıyla gerçekleştirilir. Film boyunca bütün evlerde açık olan televizyonlarda kaçınılmaz bir biçimde reklamların izlenmesi bu durumu vurgulamak içindir. Açlığı bastırmak için ekmek, bonfile yerine makarna, köfte yerine pilav yenen evlerde sevgiyi, dayanışmayı, ahlakı, haysiyeti yok ederek fön makinesini, şampuanı, mayoyu satmanın en etkili aracı olan reklam filminde oynayan Serap kapitalizmin yeni yüzüdür. Her “çekirdek” ailenin kendi çabalarıyla ayakta durması gerektiğini iddia eden kapitalizm, üretkenliklerini yitirerek çocuk büyütme ve ev işleriyle sınırlanan, ekmeği kazananın eline baktırılarak bağımlı tüketiciler haline getirilerek ikinci sınıf konumuna indirgenen kadınları teselli etmek için “ailenin kutsallığını” iddia etmiştir. Oysa kapitalist ve sömürücü egemenler için kutsal olan tek şey, “dolar” ve “özel mülkiyet” haklarıdır. Kendini ailesine adamış kutsal anne denilen kadına ikiyüzlü bir biçimde, “değer verildiği” söylenmesine karşın değeri en alt düzeye indirilmiştir. Pazar için emtia üretmeyen ve sömürücüler için artı-değer yaratmayan ev kadınlarının varlığı yalnızca aile için tüketim maddeleri satın almalarıyla orantılıdır.

Tarihteki ilk sınıf çatışmasının karı-koca evliliği ve ilk sınıf baskısının da dişi cinsin erkek cins tarafından baskı altına alınması olduğunu belirten Engels “Modern karı-koca ailesi, açık ya da gizli, kadının evsel köleliği üzerine kurulmuştur” diyerek erkeğin ailesini geçindirecek olmasının ona hiçbir hukuki ayrıcalıkla desteklenmeyi gerektirmeyen egemen bir otorite kazandırdığını ve bu durumun, aile içinde, erkeğin burjuvaya, kadının proleteryaya dönüşmesine yol açtığını iddia eder. Böylece değişim değeri olan erkek emeği kadının görünmeyen ev içi emeğinden üstün tutularak değer yargılarının ekonomik üretimle belirlendiği yani “bilincin maddeyi değil maddenin bilinci yarattığı” kapitalist düzene adım atılmış olur.

 

“Ne zaman sokağa çıksam, posterlerin, billboardların saldırısına uğruyordum adeta. Yeni çıkan seksi bir parfüm, yeni bir markanın kol saatleri… hepsi de indirimdeydi elbette. Ne zaman televizyonu açsam, hep reklamlarla karşılaşıyordum. İnce ve zarif vücutlu gençler, havuz başında toplanmış belli bir markanın birasından yudumluyor, yanaklarından kan damlayan çocuklar, güneşli bir sabah, kahvaltı masasında bir markanın tahıl gevreğiyle dolu kaseyi neşeyle kaşıklıyor, olimpiyat şampiyonları, filanca spor markasının kıyafet ve ayakkabılarını giyip imkansız atletizm hareketleri sergiliyordu. Daha önce hiç fark etmediğim ağız gargaraları, meyve suları, patates cipsleri ve çikolatalı gofretler bile süpermarketlerin raflarından sanki adımı çağırıyordu ve bu durum, garip ama bana çok baştan çıkarıcı geliyordu. (Martin Lindström, Brandwashed)

Kadınların birer tüketici olarak sömürülmesi, aslında insanın sömürülmesi üzerinde gelişen bir sistemin ayrılmaz bir parçasıdır. Kapitalistlerin çekirdek aileyi yüceltmelerinin başında çekirdek ailenin toplumdan soyutlanmış küçük yuvasının her türlü satıcı için bir altın madeni olmasıdır. Böylece her eve ayrı ürünler satılması mümkün olmakta, işbirliği, yardımlaşma ve dayanışmanın parçalanarak, birbirini tanımayan insanların doldurulduğu devasa apartmanlar üretilmektedir. Kapitalizm, her evde aynı işlere ayrı ayrı zaman harcanmasını sağlamak suretiyle insanları birbirlerinden kopararak sohbet, konuşma, tartışma, okuma gibi entelektüel etkinlik için ayrılabilecek “boş vakitlerin” yok edilmesini de sağlar. Boş vakitlerinde bile kendilerini sermayenin mutlak kudretine teslim etmesi, arkadaşlarıyla, ailesiyle, çocuklarıyla konuşmaması, tartışmaması, yeni fikirler, çıkış yolları bulmaya çalışmaması için birilerinin kendilerinin çıkarlarını koruduğu “edinilmiş öfke” yanılsamasıyla kandırılan kitleler, reklamların büyülü dünyasına zihinlerinde hiçbir sorun ve sıkıntı kalmadan atılmaktadırlar.

“Kadın, bir şeylerin satın alıcısı olmaya indirgendiğinde, korkunç yarış içindeki çılgınca uğraşısının “karısı ve çocukları” için gerekli olduğuna kendini inandıran koca da “evdeki bir eşya” haline gelir. Her türlü süs eşyasıyla doldurulmuş bir evde, çocuklar da yaşayan eşyalara dönüşürler. Kızgınlıklarının gerçek kaynağını ifade etmek bir yana, anlamaktan aciz kocalar, karılar, ebeveynler ve çocuklar birbirinden yabancılaşır.” (Evelyn Reed, Kadın Özgürlüğünün Sorunları)

Ev işlerinde başarılı, ailenin tüm bireyleri için en iyiyi bilen veya bilmek zorunda bırakılan anne-kadın modelinde ürüne yönlendirme birçok reklamda erkek dış sesi ile yapılmaktadır. AAAHH Belinda’da da “o şimdi evinin kadını” diyen ve aile mutlulukları için hangi şampuanı kullanacaklarını söyleyen “dışsesin” bir erkeğe ait olması bu durumu doğrulamaktadır. Hayatını ailesini mutlu etmeye adayan, en iyi bildiği işlerde bile, erkeğe bağlı konumda sunulan kadın, erkeğin yol göstericiliği sayesinde doğru yolu bulabilir, doğru ürün ya da hizmeti seçebilir. Erkek olmazsa yanılgıya düşecek, hata yapacak, böylece ya temizlik yetersiz kalacak, ya yemek güzel olmayacak ya da çocuklar yeterli beslenemeyeceği için sağlıklı büyüyemeyecektir. Reklam endüstrisi korkuları ve insani zaafları başarıyla sömüren bir endüstridir.

”…ben önümüzdeki yıllarda pazarlamanın giderek daha büyük ölçüde korkuyu temel alacağını öngörüyorum. Unutmayalım ki, dünyadaki stresimiz ne kadar artar, ne kadar korkarsak, sağlam bir dayanak arayışımız o kadar artar. Sağlam dayanak arayışımız ne kadar artarsa, dopamine bağımlılığımız da o kadar fazlalaşır. Ve beynimize ne kadar dopamin akını olursa, bir şeyler satın alma isteğimiz o kadar yükselir. Hızlı bir asansöre binmek gibi bir şeydir bu, kendinizi dışarı atıp kurtulma olanağı yoktur. ”Amerikalılara 11 Eylül sonrası korku dolu gergin günlerde biraz olsun rahatlayabilmek için ne yapmalarını önerirsiniz?” diye sorulduğunda, tek bir basit cümleyle ”alışverişe çıkın” diyen George W. Bush’un beynimiz hakkında bildiği bir şeyler vardı herhalde.” (Martin Lindstrom – Buy.ology)

Türk lirasının değerinin düşürülmesinden, üretici desteklerinin kaldırılmasına, sendikal faaliyetlerin kısıtlanmasından, değerinin altında özelleştirmelere kadar her konuda önemli değişikliklerin yapıldığı “24 Ocak Kararları” ile ülke kapitalist pazara açılmış, sanayileşme göz ardı edilerek, bütün ülke “Avrupa’nın Manavı” olmaya ve kazandığından fazlasını tüketmeye teşvik edilmiştir. Büyük alışveriş merkezlerinin açılarak, eğlence, kültürünün büyük alışveriş merkezlerine taşınarak yozlaşmış fikirlerin değer olarak sunulmaya başlanması bu dönemde ortaya çıkmıştır ve etkileri günümüzde de bütün hızıyla sürmektedir. Piyasadaki ürün çeşidinin artış göstermesiyle birlikte, tüketim alışkanlıkları değişmiş, gelir dağılımındaki uçurum iyice büyümüş, faizle beslenen asalaklar türemiş ve tüketim gücü kitleler için önemli bir değer ve statü haline gelmiştir.

Her karesinin çok değerli olduğu AAAHH Belinda’da muhteşem oyunculuklar, seyirciyi adım adım olayların içine çeken aksamayan bir kurgu ve bu kurguyu güçlendiren etkileyici bir müzik filmin başarısını sağlıyor. AAAHH Belinda’da, kapitalizmin en büyük icatlarından televizyonun toplumsal yapıyı ve dayanışmayı parçalayarak kitlelere evlerinin tam ortasından daha çok tüketmeleri için çağrı yapması, bunu yaparken Serap gibi güzel kadınları kullanması ve yeni bir hayat tarzı yaratma çabası kıyasıya eleştirilmiştir. Ne var ki, televizyonun egemenliği artarak devam etmiş, günümüzde halkın yarıya yakınının “ne olsa izlerim” diyebileceği tartışılmaz bir konuma erişmiştir.

Kapitalizmin yarattığı bireyci ortam özel hayatın öne çıkarılması, sınıf, statü, saygınlık, farklılık, ayrıcalık gibi kavramlarla bir hayat tarzının satılması ve “iyi yaşamanın” gerekliliği üzerinden kurgulanmaktadır. Böylece bireyler satın alma ve tüketmenin bencilce bir hareket değil bedelini ödemek koşuluyla bir “hayat tarzına” sahip olacaklarına inandırılmaktadır. Kapitalizm alışveriş denince ilk akla gelenin “kadın” olduğu olgusunu zihinlere kazımakta büyük başarı sağlamıştır. Çalışan veya çalışmayan, güzel veya çirkin, zengin veya yoksul alışveriş eşittir kadın denklemine itiraz edilmemesi, ellerinde paketle görülen her kadına gülümseyerek bakılması bu durumun göstergesi değil midir?

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir