Romanın Ağırlığı Altında Ezilmek: Ağır Roman (1997)

Anlatımı ve dili aşağıdaki gibi olan bir romanı filme aktarıyorsanız işiniz zordur:

“Ancak kurnaz sokak delikanlılarının uyanabileceği bir büyü oluştuğunda, klarnetler parladı. Çalgıcılar darbukalarını gerip, kemanlarına inceden ayar geçtikten sonra ağır roman havası çalarak yampiri adımlarla Çitiki düğün salonuna uzadılar.”(1)

Önce romanın masalsı anlatımını sarıp sarmalayan büyülü edebi halenin arkasındakini görmek için gözlerinizi kısmanız, anlatıyı bir fedai gibi kollayan bitirim dili köşedeki kıraathaneye çay içip soluklanmaya göndermeniz gerekir. Ancak bunu yaparsanız eserin çekirdeğine ulaşıp ruhunu yakalamak için çabalamaya sıra gelecektir.  Sonra da çekirdeğin etrafından soyup attığınız büyülü kabuğu ve bitirim dili film şeridi üzerine sinema diliyle tekrar nasıl saracağınız en ciddi sorununuzdur.

Geniş bir zaman dilimine yayılmış bir hikayeyi nasıl aktaracağınız da çok önemlidir. Zaman akışını nasıl planlayacağınız, sıralamayı nasıl olacağını ve hatırlamaları, geçmişe dönüşleri nasıl yapacağınız gibi tatsız sorular senaryo  ve kurguda ayrı ayrı ellerinizden öpecektir. Zaman aralığını daraltıp bazı ayrıntıları budamanız işinizi kolaylaştırıyormuş gibi gözükse de başınıza daha büyük işler açabilir. Örneğin Ciğerci Tıbı gibi bir karakter, geçmişindeki o uğursuz olay sayesinde kanlı ve canlı bir şekilde zihinlerimize kazınır: Tıbı karısını deli gibi sevmektedir. Ondan başkasını gözü görmez. Birgün evi yanar. Koşar, alevlerin arasın atar kendini ama kurtaramaz karısını. İtfaiye gelip yangını söndürünce bir de bakarlar ki Tıbı’nın karısı yatak odasında, yanında çıplak bir erkekle yanmış halde yatmaktadır. Tıbı, o an kadınlardan nefret etmeye başlar. Artık atına makyaj yapmaya ve yalnız onunla sevişmeye başlar. Bu anıyı bir şekilde aktarmadan budarsanız Tıbı’dan geriye ne kalır?

Her ne kadar “aykırı” bir film yapmaya yeltenmiş olsanız da bazen uyarlayacağınız eserin “aykırılığı” sizi aşar. Aykırılıktan kastınız salt arka sokak/kenar mahalle hikayeleri anlatmaksa Eşkıya (1996) gibi bir film ile aynı kulvarda olmak yeterli gelebilir. Ama roman olarak Ağır Roman “edepli” bir anlatıcıyı utandıracak dozda şiddet, cinsellik ve -hadi sizi kırmayalım- “aykırılık” içerir. O kadar ki roman, ortanın biraz aykırısında  kalmayı düşünen bir sinemacının çektiği filmi evire çevire pataklar. Dinlenir, bir daha pataklar! Örneğin mahallenin fahişesi Malbuşçu, Kolera’nın gizemli seri katili tarafından öldürülür. O gece ölü soğumadan mezarını açan mahallenin gençleri mezarı açar ve sırayla Malbuşçu’ya son bir kez daha sahip olurlar. Kitapta aklımıza kazınan pek çok sahne gibi bu sahne de filmde yoksa neyi tartışıyoruz ki? Ayrıca Kolera Sokağı falan da olsa kitaptaki pis iş yaparak hayatını kazanan ve pis işlerin yarattığı ekonomi ile birbirine bağlı olan mahallenin yerine biraz sert de olsa klasik yeşilçam mahallesinin almış olması gözden kaçırılmamalı. Birisi aykırılık mı demişti?

Savaş Dinçel, Mustafa Uğurlu, Toprak Burak Sergen(*) ve Zafer Algöz’ün yanı sıra Televizyon taifesinin arasından sıyrılabilen Okan Bayülgen’in oyunculuğuna diyecek yok. Zaten filmde güzel ne varsa bunlar sayesinde olmuş biraz da. Gelelim 90’lı yıllarda Türk sinemasının “Gişede ben de varım!” demek için başvurduğu (ve hala uygulanan) o tatsız hileye: TV ve müzik dünyasının tanınmış yüzlerini doldur filme. Film gişe yapsın, sinemaseverler de televizyon taifesinin muhteşem(!) oyunculukları ile mest olsun! Gerçi gişeye dönmek isteyen bir sinemanın bunu niye yaptığını anlamak zor değil. Zaten yalnız Mustafa Altıoklar’ın değil Yavuz Turgul gibi usta yönetmenlerin aynı şeyi yaptığını göz önünde tutup eleştirinin birazını onlara saklamak lazım.

Ağır roman gibi dili ve anlatımı dolayısıyla sinemaya aktarılması zor olan bir romandan uyarlanan film, kendi “aykırılık” sınırlarına takılıp kalıyor, romanın altında eziliyor. Altıoklar’ın cameo merakı ve çok gerekli(!) ağır çekimler filme bir şey katmıyor. Romanın masalsı anlatımının yarattığı halenin  yerini geceleri sokaktan bir türlü kalkmayan sis alamazken Ağır Roman filmi de başarısız bir uyarlama olarak sinema tarihindeki yerini alıyor. Film romanın yanında “hafif” kalırken ağır roman havasının ritmi fena halde kaçıyor.

Benim sözümü kim dinler bilemem. Ama gene de karnımdakileri dökmek faydalı olur: Ağır roman, henüz başarılı bir uyarlaması yapılamamış bir roman olarak olarak öylece duruyor. Bu romanı hakkını vererek filme alabilen kült olur; ağır roman “kült” edeceği sinemacıları bekliyor.

(1) Ağır Roman, Metin Kaçan, Gendaş Yayınları

(*)Burak Sergen’in “Toprak Sergen” olarak yanlış yazımı konusunda beni uyaran Recep Sarı’ya çok teşekkür ederim.

Yazar hakkında: S. Özgür Ilgın

1977 Yılında Aydın'da doğdu. Üniversitede bir elin parmakları kadar üyesi olan Felsefe Topluluğunun çıkardığı, iki elin parmakları kadar “tirajı” olan Yitik adlı fotokopi fanzinde öykü ve albüm tanıtımları yazdı. Blues, Heavy/Rock, Doom, Thrash, Death, Jazz ve Proggressive müziğe bayılıyor. Sergio Leone'yi David Lynch'i, Stanley Kubrick'i, Metin Erksan'ı, Ertem Eğilmez'i, Nuri Bilge Ceylan'ı, Zeki Demirkubuz'u ve Yılmaz Atadeniz'i çok seviyor, sinema ve müzik gibi eğitiminin olmadığı konularda ukalalık etmekten çok hoşlanıyor.

2 Yorumlar

  1. sinemamızın gözbebeği bir filmi olmamış bir film gibi aktarmak ancak böyle yapılabilirdi. cesur olarak addebileceğimiz ingiliz sinemacılar bile çektikleri orjinal eserlere ne kadar sadık kalıyorlar ne kadar törpülüyorlar bakmak lazım. fakat ülke sinemamız söz konusuysa mutlaka birşey yarımdır olmamıştır. kendi işlerimizi kötülemek konusunda eleştiriye açık olmayacak kadar başarılıyız. tıbının at ile olan ilişkisi gözlere mi sokulmalıydı. dikkatsiz bir izleyicinin bile anlayabileceği kadar resmedilmiş bu ilişki. film zamanına göre yeterince cesur sahneler barındırıyor. türkiye de zaman tersine akıyor gibi gözüküyor maaalesef. eleştiri bir yaratının sadece olmamış yönlerine mi odaklanmalı? eleştiriye de eleştiri yazılmalı mı?

  2. Yunus Bayraktaroğlu

    Filmi izlediğimde çocuk yaştaydım. Kitabı sanat eğitimimden sonra okudum. Kitaptaki ile örtüşmeyecek 50 nokta bulabiliriz. Beni en çok şaşırtan, reis’in ile sado dövüş sahnesinin aslında berber aliyle yapmasıydı.

    Böyle bir filmin başarısını orjinali ile örtüşmesi ile mi ölçmeliyiz? Yoksa özünü yansıtabilmesi ile mi? Kitabı okumamışken filme hayranlığımdan, istanbula gelip tarlabaşını gezdim. Bir kahvehanede çay içtim, bir mahallelinin evine girdim. Sanat eidoladır(yansıtma). Romanın başarısı bu mahalle yaşantısının öz’ünü yansıtabilmesinde. Filmin başarısı da aynı öz’ü farklı şartlar imkanlar altında aynı şekilde işleyebilmesinde.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: