Ah Güzel İstanbul (1966)

@mx_600

“nalesiz var harem-i yâre ki ey dilnale
men-i âsâyişi gül bister-i hâb eylemesin”

(Ey gönül, sevgilinin odasına inlemeden git ki iniltin onun uykuya vardığı gülden yatağın rahatını, sükûnunu bozmasın.)

Türkiye’de çok şıkça rastlanan önyargılı davranış biçimlerinden biridir: Ülkedeki sinemayı aşağılama, küçümseme eğilimi. Birçok sinema izleyicisinden “Ben Türk filmlerini izlemiyorum çünkü beğenmiyorum.” nakaratını çok sıklıkla duyarız. Aslında bu durum o kişilerin ülkesinin sinemasından bihaber olduğuna işarettir. Ülkedeki ortaya çıkan sinema ürününün elbette inişli- çıkışlı bir durumu vardır. Lakin bu yalnızca bize özgü bir durum değildir. Dünyanın her yerinde bu tür sıkıntılar, inişli- çıkışlı dönemler olmuştur. Özellikle Yeşilçam sinemasını aşağılayan bu türden izleyicilerin, Yeşilçam sinemasının bugünkü modern Türk sinemasının temellerini attığından da bihaberdir. Mutlaka bazı dönemler son derece kötü, niteliksiz filmler de yapılmıştır ama bu durum Yeşilçam’ı aşağılamayı gerektirmiyor. Eski Türk filmlerini görmezlikten gelen ya da aşağılayan kitle aslında o filmlerde eskimeyen ne hikayelerin gizli olduğunun da farkında değil. Bir bilse neler kaçırdıklarını! İşte eskimeyen bir film: Ah Güzel İstanbul.

220px-Ah_Güzel_İstanbul_afiş1966 yapımlı “Ah Güzel İstanbul” her daim tadını koruyan, eskimek bilmeyen bir Yeşilçam klasiği. Senaryosunu Türk sinemasının çınarı Safa Önal’ın yazdığı, yönetmenliğini Atıf Yılmaz’ın yaptığı bu film, Yeşilçam döneminin en güzel filmlerinden biridir. Filmin daha giriş sahnesinde Haşmet İbriktaroğlu (Sadri Alışık), “Bendeniz” diyerek kendisini tanıtmaya başlar “Gündüz Çorbacı Akşam Meyhaneci Rıfkı”da. Osmanlı sarayında ibrikçilik yapan paşa dedesinin mirasını har vurup harman savuran Haşmet, çalışmayı da pek sevmediği için yapabildiği tek iş fotoğrafçılıktır. Seyyar fotoğrafçılık yapan Haşmet, bir gün Hollywood’a eş hayatlar, dünyalar yaratan Yeşilçam’dan etkilenen ve artist olmak için İzmir’den kaçıp İstanbul’a gelen Ayşe (Ayla Algan) ile tanışır. Ayşe bir derginin yarışmasına katılmak için “artistik” bir fotoğraf çektirmek ister. Haşmet şaşırmakla beraber onun bu durumuna içten içe güler ama bir taraftan da ona üzülür. Çünkü bilir aslında nasıl bir hayatın onu beklediğini. Gözü yükseklerde olan, “tıpkı filmlerdeki gibi” bir hayat peşinde olan Ayşe, kaldığı “Pansiyon Medeniyet” adlı otelde fuhuştan dolayı polis baskını olunca Haşmet’in eskiden oturdukları yalının yanındaki bir gecekondu olan “Hüzünler Kulübesi”nde yaşamaya başlar. Ama gözü hep yükseklerde olan “Küçük Cezve” Ayşe için buradaki misafirlik de uzun sürmeyecektir.

Ah Güzel İstanbul

Daha en başında da söylediğimiz gibi bu film değerini hala korumaktadır. Bunu sağlayan faktörlerin başında filmin sağlam bir senaryosunun olması gelmektedir..Türk sinemasının en büyük senaristi diyebileceğimiz Safa Önal’ın kaleminden dökülen sıcak, gerçekçi ve oldukça akıcı bir hikaye bu. Sadece Türk edebiyatından değil dünya edebiyatında da çokça beslenen Safa Önal, bunu tüm eserlerinde başarıyla hissettirir. Öyle ki bu hikayesinde de içten, temiz ve sıcak; yaşayanları hissederek, duyarak yaşamdan bir kesiti edebiyatıyla harmanlayarak vermiştir. Film kahramanının ağzından çıkan her cümlenin birer aforizma olduğu bu hikayenin özünü “Batılılaşma, sancılı modernleşme” oluşturur. Türk edebiyatının ilk dönem romanlarında sıklıkla karşılaştığımız bu temayı, bir filmde de bu derece okumaya müsait bir şekilde bulmak filmin artı yanlarından biri.

“Söylemek Güzeldir” adlı kitabında

“ Türkiye’nin en büyük sorunu kültürsüz bir ülke olması. Batı’da bir sanatçı pop müziğini, non-figüratif resmini yaparken Eski Yunan’dan, Rönesans’tan gelen birikimini kullanıyor. Bilinçli ya da bilinçsiz. Bizim o kadar şansımız yok, bize zorla empoze edilen Batı kültürü ile iş yapmaya çalışıyoruz. Başka ülkelerin teknolojisini getirip kullanabilirsiniz ama kültürünü 60-70 yılda özümseyemezsiniz, mümkün değil. Hepimiz Amerikalı, İtalyan, Fransız gibi olmaya, onlar gibi sanat yapmaya yönlendirildik. Bu da mümkün değil.”

diyen Atıf Yılmaz’ın bu filmde müzik üzerinden toplumsal bir eleştiriye giriştiği görülüyor. Batılılaşmanın “geri kalmış toplumların aydınlarının kendi toplumlarının kalkınmaması gerçeği karşısında, ilerlemiş toplumları görmekten gelen aşağılık duygusunu hafifletmek için yapıştıkları bir hayal” olduğu gerçeği üzerinden okumalara müsait bir film olan “Ah Güzel İstanbul”, içerisinde yanlış batılılaşmanın birçok örneğini barındırıyor. Ayşe’nin kaldığı ve polislerin fuhuş nedeniyle bastığı otelin adının “Pansiyon Medeniyet” olması “manidar”dır. Halkın zevkini batılılaştırmaya, bayağılıktan kurtarmaya çalışan, İstanbul’da “küçük bir Avrupa” yaratmaya çalışan tipler, “süslü yalanlar”la beslenen medeniyetlerinde hakikatleri görmezden gelerek Batı karşısındaki aşağılık duygularını hafifletme derdindeler adeta. Modern hayatın içinde debelenen alaturka taraflı Haşmet ile alafranga hastalığına tutulmuş bu maskeli “züppeler” üzerinden izlediğimiz hikaye aslında şehir insanının gidişatını, sancılı modernleşmeyi, batı hayranlığının tehlikelerini, yapmacıklığını başarılı bir şekilde göstermektedir. Bu epey yerinde tespitler filmin ne derece önemli bir film olduğunu da göstermektedir.

ah_guzel_ist

Senaryosu kadar oyunculukları da mükemmele yakın bir film “Ah güzel İstanbul”. Eski bir İstanbul beyefendisi olan, ağzından sigarası hiç düşmeyen, geçimini sağlayacak kadar “iş” yapıp akşam arkadaşlarıyla kafayı çeken Haşmet rolündeki Sadri Alışık hiç alışık olmadığımız bu rolüyle oldukça samimi, inandırıcı ve başarılı bir karakter çizmektedir. Çizdiği kişiyle özdeşleşmiş resmen. Kalıplaştırılmamış, hayatın içinden öylece çekilip alınmış “Küçük Cezve” Ayşe rolündeki Ayla Algan ise “kitap gibi konuşan” Sadri Alışık’la mükemmel bir ikili oluşturmuş. Filmde bir üçüncü kişi diyeceğimiz bir şey daha vardır: İstanbul. Onun dünden bugüne değişimini, ışıltılı dünyasını ve “yeni gelen”e acımasızlığını tüm çıplaklığıyla görürüz.

“Ah Güzel İstanbul”, senaryosu, sinemasal anlatımı ve oyuncu performanslarıyla sinemamızın en yetkin örneklerinden biri. Her dönem güncelliğini koruyan hikâyesiyle (bugün bile şöhret uğruna ailesini, sevdiklerini terk edenler yok mu?), Türk sinemasına dudak büken izleyiciyi de hayran bıraktıracağından şüpheniz olmasın.

Öteki Sinema için yazan: Özcan Coşkun

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

2 Yorumlar

  1. Bir diktatör olsam en iyi 10 filmi şöyle kabul ettirirdim herkese,
    1-Susuz Yaz-Metin Erksan
    2-Sevmek Zamanı-Metin Erksan
    3-Umut-Yılmaz Güney
    4-Duvar–evet DUVAR,ne var-Yılmaz Güney
    5-AH GÜZEL İSTANBUL-ATIF YILMAZ–seni seviyorum Atıf hoca
    6-Kibar Feyzo-Atıf Yılmaz
    7-Gelin-Düğün-Diyet-Ö.L.Akad
    8-Hacivat ile Karagöz Neden Öldürüldü-Ezel Akay
    9-Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak-Ahmet Uluçay
    10-YOL,SÜRÜ,KADER,VESİKALI YARİM,UZAK,ÇOĞUNLUK v.s ne derseniz deyin,belli bir 10. yok.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: