“Kısa Filmin Öyküsü”: Aidiyet (2015)

İnanmak, inanmak ve inanmak

Filmin senaryosunu kâğıda geçirdiğimiz ilk günden, hatta belki de hikâyenin ilk defa aklımızda yarım yamalak oluşmaya başladığı andan filmin son noktasını koyup evet bitti dediğimiz ana kadar ona inanmak zorundayız.

Bu süreç içerisinde cevaplanacak bir sürü soru olacak. Bazen çekim sırasında, bazen kurguda, bazen oyuncular ile çalışırken, bazen ise kendi kendimize kaldığımızda. Verdiğimiz cevaplar, ister hikâye hakkında olsun, ister filmin müziği, hiç fark etmez, önemli olan hepsinin bir bütünün parçaları olduğunu bilmemiz ve çalışmalarımızı hikâyenin dünyasında kendini besler halde yapmamız.

Hikâye bulunmaz, yaratılmaz kanımca. Hikâye kendini bulur. Akar. Biz sadece onu kâğıda dökeriz, sonra ekipçe çalışırız ve sonra da izleriz.

Hikâye’nin kendi kendini bulması ise ancak bizim kendimize olan dürüstlüğümüz ile mümkün. Aradan yazar çıkmalı. Ben kalmalı.

Filmi çektik diyelim, film bizim filmimiz değildir artık. Bir ebeveynin çocuğuna hissettikleri gibi sanırım, sadece doğurduk onu, bundan sonrası ona kalmış durumda. İster sınıfın tembeli olsun, ister akıllısı, ister güzel bir çocuk olsun, isterse çirkin, o bizim çocuğumuz. Bizden çıkan bu. Ve ilk gününden son gününe kadar aramızdaki bağ kopmayacak.

Bundan sonra çocuğumuzu savunmak ya da pohpohlamak değil bize düşen, sanırım sadece uzaktan izlemek. İnsanlardaki etkilerini gözlemlemek. Yazarken nasıl etrafımızı, geçmişimizi gözlemlediysek, geleceği ve içinde olduğumuz anı merak ettiysek aynı şekilde filmin doğasını kendi gelişimine terk etmek.

Benim hikâyem uzun süre yurt dışında kalıp Türkiye’ye geri döndüğümde başladı. Eski dostlarım, sokaktaki tanımadığım insanlar, herkes bir şekilde gitmekten bahsediyordu. Yazmaya başladım, pek ne olacağını bilemeden.

Bir gün Sabancı Müzesi’nin Resim Koleksiyonu ve Sergiler Yöneticisi dostum Hüma Arslaner müzenin Hat Koleksiyonu’nda sergilenen bir animasyon çalışmasından bahsetti. Eser, Tonguç Yaşar’ın Sezer Tansuğ ile 1970’lerin başında yaptığı Amentü Gemisi Nasıl Yürüdü isimli kısa film çalışması idi. Ülkemizde animasyon ile ilgilenenlerin aslen yakından bildiği bir çalışma. Gittim, izledim, büyülendim. Yazmaya başladığım hikâyenin doğal bir parçasıydı sanki. Tonguç Yaşar ile tanışmak ve eserinin hikâyesini ondan duymak istedim.

O zamanlar Taksim’de bulunan stüdyosunda buluştuk. Harika bir insan vardı karşımda. Yıllarını animasyon sanatına ve çizgiye vermiş, gerçek bir usta. Seksen yaşlarına merdiven dayamış ama enerji dolu. Aklındaki yeni projelerini anlattı, ne kadar heyecan vericiydi yaratmak. Amentü Gemisi Nasıl Yürüdü’yü yarattığı animasyon masası, eski ve yeni çizimleri, her şey ordaydı. Projemi dinledi, benim de bir animasyon sanatçısı olmam sanırım faydalı oldu, ortak dilde konuştuk. Aidiyet’te eserine gönderme yapmam için iznini istedim, verdi.

Elimdeki hikâye ve Amentü Gemisi ile aylarca çalıştım. Fakat metin öyle bir hal aldı ki hikâyeyi tanıyamaz olduğumu hatırlıyorum. Gerçi bazı sahneler çok netti, onları çok seviyordum. Kendimi ara sıra kanepeye uzanıp gözlerimi kapamış bulduğum anlar vardı, sahneleri izliyordum, neredeyse kurgusuyla. Görsel olarak çok net idi her şey. Fakat sahneler hikâye içinde kayboluyorlardı. Anlatmak istediğim ile hiçbir alakalarının olmadığını daha sonra anladım.

Kendimce bir oyun oynamaya başladığımı hatırlıyorum. İnsanlara filmin hikâyesini anlatıyordum, kısaca, genel hatlarıyla. Ne zaman ki dinleyen kişi hikâyeden kopuyor ya da bazı şeyleri mantıksız buluyor, o zaman o noktaları aklımda tutuyordum. Elbette herkes farklı, fakat bu sayede sanki filmin bir ön izlemesini yapıyordum seyirci ile.

Her hikâye cesaret istiyor. Bazen bu cesarete sahip olsak da onun içimizde gezindiğinin farkında olmuyoruz. Kendine şeffaf olmak, kendi kendini kandırmamak sanırım bu noktada en mühim ve kişiyi en zorlayıcı yer. Aksi takdirde eser puslanıyor ve görülmez bir ağırlık olarak bizi, yazarı kilitliyor. Asıl olan, gerçek olan kayboluyor.

Uykunun benden vazgeçtiği bir gece Esbjorn Svensson Trio dinliyordum. Kanımca Jazz müziğinin tıkanmış gidişatını son yirmi senede kırmış olan tek ekip. Car Crash parçası çalıyordu. Eser bitti, daha doğrusu ben öyle sandım. Albümün son parçası olan eser dakikalarca sessiz bir şekilde devam etti, sonra bir noktada müzik yavaş yavaş tekrardan yükselmeye başladı. Çok cesurdu, verdiği hisler çok güçlüydü. Sanki bir araba kazası olmuş, kazazede(ler) yaralanmış, dakikalarca hayatta kalma mücadelesi vermiş, sessizce yerde yatmış ve sonunda hayata geri dönmüştü. Müzik ile bir an/hikâye daha güzel nasıl anlatılabilirdi ki?

Ben de cesur olmalıydım.

O gece Esbjorn ile beraber senaryomu tekrardan yazdım. Hiç durmadan tek seferde. Korkmadan, yalansız dolansız. Gerçek Aidiyet ortaya çıkmıştı ilk defa, araya ben girmeden.

Ön hazırlık

İster uzun ister kısa film olsun ki bence süre denen şey tam bir saçmalık, her eser için ön hazırlık çok mühim.

Bir heykel yaptığınızı düşünün, uzaklardaki bir müze eserinizi istiyor, fakat müze kapısı eserinizin geçebileceğinden daha ufak. Müze heykelinizin kolunu bacağını kapıdan geçsin diye kesip yollamanızı istiyor. Sizin bileceğiniz iş. Bence müzenin yeni bir kapıya ihtiyacı var, ya da farklı bir çözüme.

Zaman, süre, saniyeler… Sadece içleri dolu olduğu kadar var olmalı. Ne daha uzun ne daha kısa.

Hikâye, eser, sanatçı ne isterse o olur, bundan sorumludur.

Bu sorumluluk elbette ki ciddi bir hazırlık ister. Uzun metraja kıyaslar isek, kısa filmlerde bütçelerin kısıtlı olması ve çoğu işin rica ya da az bir ödeme ile hallolması asla yapımcıyı ya da yönetmeni rahatlatmamalı diye düşünüyorum. Aksine kararlar keskin olmalı. Rica ile arkadaşınızın evinde çekim mi yapacaksınız, mekânın parasını vermiş gibi düşünmeliyiz. Gidip görmeli, içinde plan yapmalıyız. Elinizdekine ne kadar hâkim olursanız çekim sırasında işiniz o kadar rahat olur. Sabır ile yavaş yavaş örmek gerekli bağları.

Sete gelindiğinde, ekipteki herkesin çekecekleri filmi kafalarında görmeleri gerekli bence. Jazz müziği gibi, sahnedeyken herkesin ayağı yere sağlam basmalı ki emprovizasyona yer kalsın, sürprizler doğru kullanılsın ve her planın amacı, her notanın anlamı yerini bulsun. Diğer bir yandan ise klasik müzik gibi, her yeri belli, uvertürü, gelişmesi, finali var… Fakat canlı bir eser gibi aynı zamanda, bir bütünlük içinde kaldıkça, anlamlar güçlendikçe, kâğıttaki notalarda eser seslendirilirken değişebiliyor.

Aidiyet’e hazırlanırken aylarca İstanbul’u gezdim. Doğru mekân, doğru ışık saatleri, hikâye ile örtüşen sokaklar… Her şey ancak ve ancak doğru hissi verdiği sürece var olabilirlerdi.

Doğru oyuncuları bulabilmek için aylarca araştırmalar yaptım. Gizem rolü için gidebildiğim tüm dans performanslarına gittim, aklımdaki sahnenin çıkabilmesi için vücudunun her santimine hâkim birisi gerekliydi. Aradığım kişiyi asla bulamayacağımı düşündüğüm günlerin birinde Gizem Aksu karşıma çıktı, birbirimizi çok iyi anladık, iyi ki aramaktan vazgeçmemişim. Kaan Çakır’ın filme kattıkları hikâyeye ve karaktere olan inancından geldi diye düşünüyorum. Gerçek hayatta İstanbul’dan göç etmiş bir oyuncu. Çok yardımcı oldu bana Kaan, muazzam bir oyuncu. Karakter fazla konuşmayan, içine kapanık birisiydi, Kaan bütün işi gözleriyle yaptı diyebilirim. Fuat Onan, senaryoyu okuduğunda yazılı karakterin zaten kendisi olduğunu fark etti. Fiilen oynamadığı sahnelerde bile yanımızda bulundu, kendi kendine hazırladığı ufak senaryo kitapçığı ile bizi destekledi. Hakkını veremem. Bengi Ünsal, oyuncu olmaması ve ilk başta ona yaptığım teklife çok sıcak olmamasına rağmen, Kaan Çakır’ın oyuncu koçluğu sayesinde kendini buldu, sanırım zevk aldı süreçten, birkaç gün içinde kendini kaptırmıştı rolüne.

Ana cast dışında yakın arkadaşlarım ve abim de filmin içinde farklı rollerde bulundular. Elbette ki oyuncu olmayan ile oyuncu olan arasında gece ve gündüz gibi bir fark var. Bu noktada oyuncu yönetimi devreye giriyor. Profesyonel bir oyuncu ile evvelden yapılan çalışmalar ve verilen zaman onu sette kendi dünyası içinde yazılı karaktere götürebilmeli. Lakin çalıştığınız kişi oyunculuk eğitimi almamış ise o zaman yönetmenin o kişiyi çok iyi tanıması bence oldukça mühim. Filmdeki tavla sahnesi için profesyonel oyuncu Kaan Çakır dışındaki hiçbir oyuncuya sahne hakkında bir şey anlatmamıştım. Sahnenin doğallığı bozulabilirdi. Sette oyunu anlattım ve onlar tekrar aldıkça doğaçlama kelimeler yerlerini buldu. Metini hemen orda kaleme aldık ve çektik. Aksini yapmış olsaydık amatör oyuncular kendileri olmaktan çıkacaklardı. Sanırım doğal bir sahne yakaladık.

Geriye baktığımda, anahtarın doğru insanları bulmak olduğunu düşünüyorum. Siz onları biliyorsunuz, onlar da sizi. Yeter ki hikâyeye inansınlar. Sonra beraber inanıyorsunuz.

Yönetmen ve görüntü yönetmeninin uyumu, aynı dili konuşması çok önemli. Birbirinizin gözü, aklı, kalbisiniz sette. Her planda beraber kararlar alıyorsunuz.

Görüntü yönetmenim Mehmet Başbaran çekim tarihlerinden az evvel sakatlandı. Kamerayı kullanması zor olacaktı. Fakat sete geldi. Hikâyeye inanıyordu. O anda ne kadar şanslı olduğumu hissettim. Zor durumuna rağmen harika çalıştık beraber. Bazen o topalladı. Bazen kamerayı beraber taşıdık. Ön hazırlığımız iyi olmasaydı, çok daha fazla zorlanabilirdik. İyi ki ne çekeceğimizi biliyorduk, çalışmış ve birbirimizi anlamıştık. Güvenmeniz gerekli görüntü yönetmeninize. Kendinizi teslim edebilmelisiniz. Mehmet benim için setteki melek idi.

Daha birçok örnek var aklımda, fark ettiğiniz gibi hepsi aynı yere bağlanıyor, hikâyeye inanmak, inananları bir araya getirmek ve işi ciddiye alıp iyi hazırlanmak.

Yapım

Çekim günü geldiğinde ise elbette her şey tam anlamı ile rayında gitmiyor, gitmedi de bazı yerlerde. Fakat sanırım yapabileceğinin en iyisi için uğraşmak herkesi motive ediyor ve çözümler doğalında kendiliğinden geliyor.

Bana yardımcı olduğunu düşündüğüm ufak bir not defterim vardı yanımda. İçerisine ufak tefek çizimler de yapmıştım. Storyboard değil, daha çok bazı sahnelerin benim için can alıcı planlarını karaladığım sayfalardı diyelim bunlar. Her yönetmen farklı çalışır, benim için bu sayfalar unutmamam gerekenleri bana hatırlatıyordu.

Yardımcı yönetmenim İdil Ergün ve yapımcı ortağım Hakan Ertekin ise benim üzerimdeki yükü hafifleterek işlerin yolunda gitmesini sağladılar. Günlük çekim listesi, lojistik, yemek… Hepsi çok ciddi işler. Bir kere aksadı mı herkesin yüzü ekşiyebilir. Mutlaka takım olarak çalışılmalı. Herkes işini yapınca netice almak daha kolay ve keyifli.

Diğer yandan mucizevi şeyler de oluyor. Ya da bana öyle geldi bazı noktalarda. Kim bilir? Belki de büyütülmemesi gereken sıradan şeylerdi bunlar…

Senaryoda yazılı olan fakat benim çekmekten vazgeçtiğim bir plan vardı. İstiklal caddesinin kalabalığı içinde annesinin elini tutup yürüyen ufak bir çocuk, yaşlı ve evsiz bir adamın (Fuat Onan) itilerek yere düşmesini izlemeliydi. Vazgeçmiştim, çünkü ufak bir plan olsa da aklımdaki o çocuğu maalesef bulamadım. Başka türlü olması da asla aklıma yatmadı. İstiyordum ama olamayacaktı.

Evsiz adamın yere düşmesini çektik. Fuat Onan, yüksek kare yapılan çekimde saniyenin yüzde biri bir hızda, ağır çekimde, yere düştü. Daha sonra, kurguda fark ettik ki çekimi yaptığımız anda kalabalık içerisinde, arkalarda, annesinin ittiği puset içindeki bir bebek, kadrajın içine girip hayal edebileceğimizin çok daha ötesinde performe ettiği bir geriye bakış ile evsiz adamı izlemiş. Oluverdi. Biz çekmedik, o kendi geldi.

Ekibin sayısının çok büyük olmaması bir avantaj idi sanırım. Toplamda on kişi civarındaydık. İstiklal caddesi gibi kaotik bir yerde hareket edebilmek, insanların ilgisini olabildiğince az çekerek işinizi yapmak kolay değil. Az ve öz işe yaradı diyebilirim.

Bu bence yapımın her noktası için geçerli. Sayınız az olsun dert değil. Yeter ki herkes ne yaptığını iyi bilsin. Belki fazla toz pembe bir dünya çiziyorum. Ama olması gereken bu bence. Çarklar uyum içinde işlemeli. Hikâyede kendisi için bir şeyler bulmalı herkes. İstemeli.

Şanslıyım ki filmin müzik tarafını çok sevdiğim bir arkadaşım olan Emir Işılay’a emanet edebildim. Yıllardır Los Angeles’ta film müziği yazan Emir tek kişilik bir orkestra. Filmin müziğinin ilk versiyonunu dinlediğimde hissettiğim mutluluğu anlatmam mümkün değil.

Etrafımız güzel ve yetenekli insanlar ile dolu. Neden beraber üretmeyelim ki? Neden bir fırçanın sadece tek bir renk boyaması gereksin. Film çok renkli bir sanat.

Aidiyet’in yapım sürecinde en çok vaktimizi alan kısım görsel efektler ve filmin içerisindeki üç dakikalık animasyon sekansı oldu. Dostum Murat Kabaş ile beraber yaklaşık sekiz ay beraber çalıştık, elimizden geleni yaptık. Lakin Amentü Gemisi Nasıl Yürüdü’ye bir atıfta bulunuyorduk. Çitayı mümkün olduğu kadar yüksek tutmaya gayret ettik. Bizim için bir saygı duruşuydu bu film.

Animasyon sekansı kilitlendi ve kurgunun içerisine oturdu, artık ses tasarımına geçmenin vakti gelmişti. Yalın Özgencil ve Sertaç Tokgöz ile beraber çalıştık. O vakit henüz yeni mezunlardı, fakat kendilerini çok iyi geliştirmiş ve yetiştirmişlerdi. Harika bir iş çıkardılar. Ses stüdyosunda kendi seslerini yaratıp kayıt ediyorlardı filme işlemek için. Tamam dedim o zaman, bu adamlar sanatçılar, işlerini seviyor ve ciddiye alıyorlar. Şimdi Post Bıyık isimli çok başarılı bir post production şirketleri var.

Aynı duyarlılık ile sette Çağrı Bayındırlı ses kayıt etti, Ender Ercan ve İbrahim Güler kamerayı hayata geçirdi, Mustafa Yağız ışığın her türlüsünü yaptı, Pınar Kurban özenle make up yaptı.

Geriye tüm bu çalışmaları finalize edecek olan renk (color correction) çalışması kalmıştı. Projeye başlamadan evvel acaba renk kısmını kendim yapabilir miyim gibi bir düşünceye sahip olduğumu hatırlıyorum. Ne kadar hatalıymışım böyle düşünerek. Aylarca çalış sonra tam olarak hâkim olmadığın bir konuda son noktayı koymaya yelten.

Renk için kendime bir tokat atıp olabileceğin en iyisi nerede olur diye düşündüm. Aklıma ilk gelen yer Sinefekt idi. Türkiye’nin en köklü ve saygı değer post house’u. Denemeye değerdi, fazlasıyla. Post prodüksiyon sorumlusu Selin Baydur yıllardır tanıdığım ve çok sevdiğim bir dostumdur. Selin ile oturduk konuştuk, beraber filmi izledik, tamam dedi. Ne kadar mutlu oldum anlatamam. İyi ki kapısını çalmışım. Sinefekt’te Bora Gökşingil ve Bora Suel ile beraber rengi yaptık. Filmin görüntüsü fersahlarca ileri gitti, kendini buldu.

Büyük şirketlere merhaba demekten asla çekinmemek gerekli. Çünkü onlar da farkında ki siz bir şeyler yapmaya çalışıyorsunuz, iyi ya da kötü. Bazen vakitleri olmasa da size profesyonel fikirler verebilirler. Benim zamanlamam doğru oldu.

Tüm bu serüven yaklaşık bir sene sürdü. Her anı heyecan ve yenilikler ile doluydu. Filmi yapmanın verdiği haz ve oluşumuna gayret etmenin yanında hayatınıza giren yeni dostlar sanırım en değerli kısmı.

Elbette böyle bitmiyor. Festivaller sonra da. Festivalleri iyice araştırıp kendinize bir liste yapmanız önemli. Daha sonra da başvurabileceğiniz bir doküman oluyor.

Kabul edildiğiniz festivallere gidin. Kesinlikle. Filminizin her gösterimine gidin. Kesinlikle. Diğer filmlere gidin. Kesinlikle. Sizin gibi düşünen, bu işe gönül vermiş bir sürü insan olacak. Filminiz dünyanın farklı yerinde ne anlama geliyor, farklı kültürler sizin ögelerinizi nasıl okuyor, nerelerde iş karmaşıklaşıyor, her dil farklı ama herkes aynı mı gibi cevaplar ararken daha fazla soru ile yeniden her şeyi gözden geçireceksiniz. Filminizin bilmediğiniz yanlarını keşfedeceksiniz. Bunun bir yarış olmadığını, sizin bir sanatçı olduğunuzu ve eserinizin kendisi için konuştuğunu fark edeceksiniz.

Daha evvel söylediğim gibi, filminiz artık sizin filminiz olmaktan çıkacak.

Siz ona uzaktan ama içinden bakacaksınız.

Yönetmen Serkan Ertekin

www.serkanertekin.com

Aidiyet Fragman

Amentü Gemisi Nasıl Yürüdü

Yazar hakkında: Sidar Serdar Karakaş

Çok küçükken kiralık VHS’lerden dayısıyla birlikte zombi filmleri izledi. Zombilerden çok korktu. Büyüyünce o filmleri George A. Romero’nun yaptığını öğrendi. Üstada hayran oldu. Sinema öğrencisiyken Andrzej Zulawksi filmlerini keşfetti. Zulawksi filmleri ona her zaman güç verdi. En zor anlarında kurtarıcı filmi Possession (1981) oldu. 2006 yılında Öteki Sinema’yı düzenli okumaya başladı. Korku filmlerini ve B Filmleri burada sevdi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir