Aksiyon Filmlerinin En İyi Oyuncuları

Peşpeşe gösterime giren The Expendables, A Team, Salt, Predators gibi filmlerden anlıyoruz ki Hollywood 80’ler aksiyon filmlerinin ruhunu ısrarla çağırmakta… Demokratların ülkeyi yönettiği bir sırada yapılan bu hareketin politik tepkiselliğinden dem vurulabilir elbette ama tüm bu cehennem ateşinin sorumlusu “kas adamların” beyazperdede salına salına dolaştığı 80’leri hatırlamak çok daha keyifli bir yolculuk olacaktır.


1980’lerin başında eski bir beyazperde kovboyu olan Ronald Reagan’ın başkanlık koltuğuna oturmasıyla hem ABD hem de Hollywood hızlı bir değişim geçirmiş, 70’lerin yönetmen sineması bambaşka bir kuşağın elinde yeniden ama içi boşaltılarak şekillenmişti. Lucas, Spielberg, gibi yönetmenlerin domine ettiği eğlence/kaçış sineması ürünleri en çok seyredilen işler haline gelmişti Bu filmlerin gerçekten eğlendirici ve hayal kurdurucu olduğunu kabul etmek gerek… Öte yandan Menahem Golan ve Yoram Globus’a ait Cannon Films gibi firmalar dönemin ruh halinden de ilham alarak, büyük bir iştahla, iyice yaygınlaşan video mefhumu için düşük bütçeli intikam filmleri üretiyordu ve seyirciden gelen talep doğrultusunda aksiyon sineması da yeni tarifler aramaya başlamıştı. Daha kaslı ve daha büyük silahlı adamların zamanı gelmişti artık. “Reagan yılları” olarak da adlandırılan 80’ler boyunca epey bir ekmek yenen “tek adam” üzerine kurulu aksiyon filmleri kendi yıldızlarını oluşturmakta gecikmedi. Slyvester Stallone, Arnold Schwarzenegger, Jean Claude Van Damme, Steven Seagal, Chuck Norris, Dolph Lundgren, Michael Dudikoff, Reb Brown gibi iri kıyımlar kişisel intikamlarının peşine düşüp en azından perdede tüm ülkeyi ateşe verdiler.

Mel Gibson, Bruce Willis, Patrick Swayze gibi başka pek çok oyuncu da bu dönemde aksiyon filmlerinde boy gösterdi ama, propagandanın kucağındaki kaba gücün yokedicileri bu yazının asıl kahramanları olacak. Bahsedeceğimiz aksiyon yıldızları, 70’lerin ince yapılı, kirli polislerinin aksine 60’larda Maciste ya da Herkül filmlerinin gediklisi olan Steve Reeves, Reg Park gibi kaslı ve güçlü erkeklerdi. Erk’i simgeleyen ve her filmde giderek büyüyen silahlarıyla kafaları attığı vakit her şeyi havaya uçuracak kadar kızgındılar ve açıkcası bu numaralar epey bilet sattırıyordu. Henüz suyu çıkarılmamış patlama numaraları bu filmlerin görsel şovunu tamamlıyor ve milliyetçi gazla iyice pompalanmış seyirci, her tarafından kaslar fışkıran bu adamları avuçları patlarcasına alkışlıyordu.

Daha öncesinde Death Wish gibi intikam filmleriyle seyirci hazırlanmış olsa da furyayı başlatan film Stallone’nin First Blood / İlk Kan’ı oldu. Film o kadar beğenildi ki hepimiz bir anda Vietnam’dan gelen neredeyse her gazinin gecikmiş intikamını almasını izler olduk. 70’lerde de Deer Hunter, Heroes, Coming Home gibi çarpıcı ve duyarlı filmlerde işlenen ama İlk Kan’ın aksiyon bahanesi olarak sunduğu “bir kenara atılmış eski askerler…” klişesi iliğine kadar sömürüldü ve anladık ki bu eski askerler biraz poh pohlanınca tekrardan o cangıllara dönüp geri kalan pislikleri/Vietkong’luları temizlemeye hazırdılar! Özellikle İlk Kan devam filmleri ve eski karate şampiyonlarından Chuck Norris’in sürüklediği Missing in Action serisi bu şablon üzerinden beslenen yapımlar oldu. Video için çekilen birbirinden uyduruk yüzlerce aynı türden filmde, Amerikan halkına Vietnam savaşını kazandıklarını düşündürecek kadar acıklı ve yanlış senaryolarda, hep aynı temanın suyu çıkarıldı. Sinema her zaman propaganda aracı olarak kullanılmış olmasına rağmen 80’ler Holywood’unun bu ruh hali oldukça ilginçtir doğrusu…

Bu minvalde özellikle Rocky serisinin geldiği acıklı durum örneklenebilir. 1976 yapımı ilk filmde kenar mahallenin yalnızlığından ve itilmişliğinden kaçışın dantel gibi işlenerek anlatıldığı Rocky, 4. filmde kendini Rus başkanına alkışlattıracak kadar Amerikan rüyasına dalmış bir propaganda karakteri haline gelmişti. Keza ilk First Blood’da sadece biraz huzur ve saygı isteyen aynı zamanda sistemden nefret eden Rambo karakteri 3. filmde Afgan asilerle Rus avına çıkıyordu. Sly’ın para kazandığı sürece bu duruma itirazı olmadı elbette… Son Rocky filmiyle eski duyarlılığına bir dönüş yapıyormuş gibi gözükse de Rambo 4 ve The Expendables’da gördük ki bu Yanki hala dünyanın her yerinde birilerine ateş etmeyi ve bir yerleri havaya uçurmayı seviyor! Yine de kendisi açık ara Holyywood’un en iyi aksiyon yıldızı olarak anılmayı hak eden bir isim… Üstelik tam “bitti artık..” denildiği anda muhteşem geri dönüşler yapabiliyor ki bu Hollywood’da pek rastlanan bir şey değil.

Slyvester Stallone John Rambo ve Rocky Balboa karakterlerini devam filmlerinde iyice millileştirince dönemin en unutulmaz ismi oldu şüphesiz ama en az kendisi kadar muhafazakâr pek çok arızalı adam bu furyadan nemalandı. Stallone’nin hemen peşinden gelen Arnold Schwarzenegger kötü oyunculuğuna rağmen defalarca şampiyon olmuş gerçekten heybetli bir vücut geliştiriciydi ve 80’ler seyircisinin kaba ruhu mimiklerden çok bicepslere önem veriyordu. Herkül New York’ta gibi pespaye bir filmle sinemaya merhaba diyen aktör, yine bir kılıç&sandal filmi olan Conan’la dünya çapında ünlendikten sonra peşi sıra gelen Terminator, Commando, Raw Deal, Predator ve The Running Man gibi filmlerle aksiyon filmlerinin en aranan isimlerinden oldu. 90’lar geldiğinde ise Terminatör serilerinin mirasını yemekten fazlasını yapamayan Arnie bambaşka bir alana geçerek politikaya atıldı ve halen California valisi olarak görev yapmakta… Eğer Avusturya’da doğmamış olsaydı Reagan gibi Amerika başkanı bile olabilirdi belki…

Sinema kariyerine, The Way of the Dragon’da bir Çinli’den (Bruce Lee) dayak yiyen ilk batılı olarak talihsiz bir başlangıç yapan Chuck Norris, belki bunun ezikliğinden 80’ler boyunca Amerikan çıkarlarını beyazperdede korumak adına elinden geleni ardına koymadı. Missing in Action serisinde havaya uçurulmadık Vietkong’lu kampı bırakmayan Norris, Lone Wolf McQuade’de Meksikalı kaçakçıları patakladı ama hiçbir filmi Invasion U.S.A (Amerikanın İşgali) kadar ırkçı ve kaba değildi. Norris, komedi filmlerinde bile oynayan diğer aksiyon yıldızlarının aksine duruşunu korudu ama 80’ler bittiğinde iyice komikleşmiş bir figür haline geldi. Chuck Norris Facts sitesinde ki “Chuck Norris şınav çekerken kendini yukarı itmez, dünyayı aşağı iter.” gibi mavralarla alaya alınan ama yine de kendisini ve düşüncelerini çok ciddiye alan yıldız şu aralar Irak ve Afganistan’daki Amerikan askerlerine moral vermekle meşgul…

Jean Claude Van Damme ise video furyasının ortasında yıldızlaştı. Belki bu yüzden ABD’de asla diğerleri kadar ciddiye alınan bir oyuncu olamadı ama filmlerinin 3. dünya’da iyi iş yapmasından mütevellit daima el üstünde tutuldu. Kan Sporu ile beklenmedik bir sıçrama yapan ve Kumite adı verilen bir dövüş turnuvasına katılarak herkesi pataklayan, havada bacak açmalarıyla ünlenen bu dövüş sanatları uygulayıcısı aktörlüğüyle değilse bile yakışıklılığıyla dikkati çekerek A sınıfı aksiyon yıldızları arasına girdi. Çabuk bir yükseliş ve hızlı bir düşüş yaşayan aktör sonraları bütçesiz pek çok video filminde ve hatta Sınav adlı bir Türk yapımında hayranlarının karşısına çıksa da eski günlerin popülaritesinden oldukça uzak.

Rocky 4’ün sabit bakışlı Ivan Drago’su olarak tanınan Dolph Lundgren birden gelen bu şöhreti iyi değerlendirerek sinema kariyerini başlattı. Cannon Films’in büyük umutlarla çektiği ama gişede batan He-Man filminin akibeti farklı olsaydı belki şimdilerde daha iyi bir sinema geçmişi olabilirdi ama ilk başrolünde gelen bu hezimet yüzünden hemen daha düşük bütçelere kaydırıldı ve orada kaldı. Sınırlı oyun gücüne rağmen fiziği sayesinde ucuz aksiyon filmlerinin aranan yıldızı oldu. Son olarak The Expendables’da ilk rol arkadaşı Stallone ile tekrar oynama imkanı buldu ama bu bir geri dönüşe yol açar mı bilinmez.

80’lerin sonuna yetişmiş, kendine has dövüş stili, sabit bakışları ve önüne geleni dövmesiyle ünlenen Steven Seagal ise daha çok video filmlerinin aranan adamı oldu. Geçmişi şaibeli, kimilerine göre CIA yakın dövüş eğitmeni olan bu aktörün filmleri de daha ziyade Amerika dışında tutuldu yine de Kurt Russell’a Executive Decision ya da Tommy Lee Jones’la Under Siege gibi büyük bütçeli yapımlarda oynama fırsatı buldu. Steven Seagal şimdilerde neredeyse her ay bir düşük bütçe filmi çevirmekle meşgul… Doğrudan videoya giden bu filmlerin alıcısı da genelde aktörün eski hayranlarından oluşuyor. Robert Rodriguez’in son filmi Machete’de ufak bir rolü bulunan aktör bakalım yeni bir geri dönüş yapabilecek mi?

Videodan asla çıkamayan ama bu medyada epey popüler olan isimler de var. American Ninja filmlerinin yakışıklı oyuncusu Michael Dudikoff ya da onlarca önemsiz Vietnam sonrası filmde oynamış Reb Brown gibi… Michael Dudikoff çok bilinen bir yüz olmasına rağmen asla büyük bütçeli bir filmde oynama imkanına kavuşamamış ama video klüplerinden kiralanan filmlerin tanıdık yüzlü siması olmuştur. Rus asıllı aktör, vasat oyunculuğuna rağmen TV ve düşük bütçe filmlerde istikrarlı bir kariyer yaptı denebilir. Godfrey Ho’lu ninja filmlerinin her yanı sardığı sıralarda yaptığı American Ninja filmleri ile kendi hayran kitlesini oluşturdu. 80’leri yadederken mutlaka anılması gereken isimlerden biri muhakkak… Reb Brown ise video için çekilen sıfır bütçeli Vietnam filmlerinin aranan yıldızıydı. Gerçekten iri bir adamdı ve onun filmlerini izlemek bambaşka bir keyifti. Vurulan adamların ayaklarından sarkan fünye telleri, kerosen az geldiği için patladıktan hemen sonra sapasağlam gözüken kamyonlar, tuhaf dövüş sekansları, defalarca ölen aynı Vietkonglular gibi prodüksiyon sefaletinden kaynaklanan ne varsa bu adamın filmlerinde görmek mümkündü doğrusu…

Yıllar boyunca bu tür filmlerden yayılan kerosen kokusu her yanı sarsa da artık iyice samimiyetsizleşen propagandanın ve bu tür filmlerin sonu 90’larda geldi. Özellikle video furyasının sonlanmasıyla iri yarı, kaslı adamlara olan ihtiyaç sonlandı. Halen sinemalarda gösterilmekte olan The Expendables’a kadar tüm bu patırtı hoş bir sinemasal anı olarak kaldı. Sly’ın bu son marietinin ise masum bir eski günleri anma partisi mi yoksa tür ve “kas adamları” için yeni bir tetikleyici mi olduğunu hep birlikte göreceğiz.

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

12 Yorumlar

  1. Çok lezzetli bir yazı olmuş. (İstinasız her gün fırında ıstakoz yiyen biri olarak bu yorumu yapıyorum)

    Ama yazıyı okurken bir laf aklıma geldi. Herşey politiktir, 80’lerden beri gözümüze sokulan bu kaslı adamları ağzımız açık izledik, güldük, eğlendik, sevdik en sonunda da bağrımıza bastık. Peki bugünden sonra Türk sineması da muhafazakarlaşacakmı acaba? Muhafazakarlaştıkça biz daha çok sevecekmiyiz? Daha çok “evet” biz bu filmleri seviyoruz diyecek miyiz acaba? Merak ediyorum…

  2. Mükemmel bir yazı olmuş, tebrikler.

  3. yazıda epey bir hata var. Rocky 1, 1976’da çekildi. Bruce Lee’den dayak yiyen onlarca batılı adam vardır önceki filmlerinde -ki Green Hornet dizisinde oynarken de epey bir hırpalıyordu. Steven Seagal olayı ise bambaşka. 90ların aktörlerinden saymak daha doğru olabilir. sadece aktörler de değil, yazının birçok yerinde her şeyi siyasal bir yere bağlamak namına sosyolojik ve ekonomik olarak yapılmış hareketler bile garip yerlere çekilmiş. mesela aksiyon sinemasının 60-70lerde gayet güzel örnekleri (mesela Sam Peckinpah’in filmleri) vardı. savaş sonrası travmayı anlatan Rambo 2, MiA gibi onlarca film bulunabilir. Tek sorun bunların bu kadar yaygın şekilde edinilebilir olmamaları idi; o da videonun hikmeti.

    80lerin aksiyon filmlerini birçok şeyle suçlayabilir, ilişkilendirebiliriz. Silah sektörünün her filmde biraz daha büyüttüğü silahların ve şu an her filmin kendine ait cephaneliği olmasını sağladığını, bu tür film severlerin arasında ciddi silah fetişistleri oluşturduğunu söyleyebiliriz. exploitation sinemanın video ile tanışıp 80lerde piyasa ile entegre olmasının bir sonucudur belki bu. ya da dövüş sanatları furyasını global anlamda Bruce Lee filmleri ile başlatabiliriz. Yaygınlaşması yine video sayesinde olur. İnsanların sınırsız sevgi göstermeleri ise talepteki bir tür kaotik tuhaflık olabilir. Chuck Norris dediğimiz adamın sinemaya geçip aktör olarak hayatını kazanmadan önce en saygı duyulan karate-ka’lardan biri olmasını geçtim sadece, yeraltı argo sözlüğüne armağan ettiği “İyiler siyah giyer” (1978 yapımı) gibi filmleri sayesinde ayrıca ve daha derin incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Üstelik LoneWolf McQuade’de meksikalı silah kaçakçılarıyla değil Amerikalı, Meksikalı ve Avrupalı bir silah kaçakçılığı örgütüyle mücadele etmesi söz konusu.

    80lerin ucuz aksiyonları genelde aktörlerin, kafa oyuncuların kendi ortağı oldukları firmalardan çıkan, yüksek kar amacı güdülen bu nedenle de yapım bütçesinin kısık direkt olarak videoya yönelmiş ürünlerdir. eleştirmenlerden çok halka yöneldikleri için de devletle aynı dili konuşuyor olmaları çok doğal bu yüzden.

    Canon’un Delta Force serisi fln son derece sansasyonel filmler olsa da direkt olarak propoganda aracı olarak yapıldıklarını düşünmüyorum.

    Verilen örneklerden birkaç tanesi dışında diğerlerinin yanlış değerlendirildiği, bahsedildiği kadar politik derinliğe sahip olmadığını düşünüyorum.

  4. Galip,
    Tarih hatasını güzel yakalamışsın. Oluyor bazen öyle… Düzeltmeyi hemen yaptım ama “epey hata…” dediklerin genelde yoruma giren şeyler. “Green Hornet” Amerikan TV’leri için çekilen bir işti ve orada Bruce Lee (Kato) asıl adamın yardakçısı olarak birilerini pataklıyordu. Dünya karate şampiyonuna, batının en simgesel alanı olan kolezyumda dayak atmak bambaşka bir hadise…

    Senin yorumların da güzel ama ben kendi penceremden değerlendirdim olayı… Ben de zamanında ayıla bayıla seyrettim ama şimdi görüyorum ki hepsi kör parmağım gözüne kaba bir propaganda materyaliymiş. Eğer bir yerlerde yazıyorsan yazılarını okumak isterim, yazmıyorsan da türe olan ilgini kaleme aktarıp Öteki Sinema karasularında paylaşabilirsin (Yazar olarak…)

  5. Sayın Galip,

    Yazınızda “80lerin ucuz aksiyonları genelde aktörlerin, kafa oyuncuların kendi ortağı oldukları firmalardan çıkan, yüksek kar amacı güdülen bu nedenle de yapım bütçesinin kısık direkt olarak videoya yönelmiş ürünlerdir. eleştirmenlerden çok halka yöneldikleri için de devletle aynı dili konuşuyor olmaları çok doğal bu yüzden. ” demişsiniz ancak o dönemin önemli film şirketlerinden ne Cannon’ın Chuck Norris ya da Charles Bronson veya Van Damme ile bir ortaklığı vardır http://www.imdb.com/company/co0062027/ ne de Reb Brown ya da benzerlerinin Flora Film http://www.imdb.com/company/co0014561/ adlı italyan şirketiyle bir ortaklığı söz konusudur… Sanırım, bilgi yanlışı var? Saygılar.

  6. afedersiniz, çok sıkışık bir zamanda yazmıştım ilk mesajı. o yüzden epey karmaşık olmuş.

    şimdi ufaktan düzeltme havasında cevap vermek istiyorum:

    Chuck Norris yapımcılık konusu:

    http://en.wikipedia.org/wiki/Chuck_Norris , Rise of Fame başlığı altında şu satırlara dikkat edilirse görülebilir.

    “…Many of the aforementioned films were produced by Chuck Norris’s brother Aaron, as were several episodes of Walker, Texas Ranger.”

    Öncesinde Cannon grubundan çıkan filmleri sayılmış ve anlatılmıştır bu cümlenin. Aaron Norris zaten çoğu filmin de yönetmenidir.

    C.Bronson’ın bir ortaklığı yok fakat JCVD’nin mesela küçük yapımlarda uzun süre kalmasının sebeplerinden biri de bu.

    Ortaklık ya da Ortak yapımcılık kısmını çıkarırsak da orada söylemek istediğim oyunculuk kalitesinden çok aksiyona yönelen küçük bütçeli yapımlarla video, dünya küçük sinema piyasasına damardan girip yüksek kar elde etme güdüsü idi.

    Bruce Lee vs Chuck Norris:

    Bruce Lee’nin Chuck Norris ile film için anlaşması bir ırklar arası güç gösterisinden öte ticari kaygıdan ileri geliyor. Hatta bu konuda anektodlar var bizzat C.Norris tarafından anlatılan.

    Sevgili Murat Tolga Şen,

    Hata olarak belirtttiğim şeyler arasında yoruma açık şeyler olduğunu belirtmişsin. ama yanlış tespitler olduğunu düşünüyorum yazıda. mesela çoğu insanın Death Wish serisinin 70lerdeki filmlerinin 80lerdeki bu ucuz filmlere zemin hazırladığı tezini kabul edeceğini sanmıyorum. aksine D.W.’de önermenin bir kenara atıldığı, Vigilante kavramından kopan kalitesiz aksiyona 80lerdeki Death Wish’lerde geçilmiştir.

    Kısacası yazıda belirtildiği kadar siyasi bir amaçla oluşturulduğunu düşünmüyorum bu filmlerin.

    Aslında alıcı, izleyicinin talep şeklinden ve talep niteliğinden ileri gelen, ucube bir şekillenmeden bahsedebiliriz.

    80lerde dünya pazarına ideoloji pompalanması işini silahların patlayıp etrafı harabeye çevirdiği bu serilerle anmak yanlış. Zira bu tür, 80lerin aksiyon filmleri süregelen bir trend’in ABD’ ve onun yörüngelerine kolayca akacak haliyle ortaya çıkmış sonrasında da bazı kısımları evrilip geri kalan yerleri yokolup gitmiş bir türdür. Bu filmlerin geçmişinde de Amerikan western’inden çok Hong Kong’un 70lerde görece daha kapalı bir ortama ulaştırabildiği dövüş sanatı, suç ve çatışma içeren aksiyon filmleri vardır.

    …diye düşünüyorum :)

    son paragraf: Kan Güncesi’nde ve Gölge – Korku dergisinde yazmaya çalışıyorum. ama şu sıra hiçbir şey yazamıyorum :)

  7. Af buyrun ama yanlış bilgiye sahipsiniz sn Galip. Aaron Norris, Chuck Norris’in çoğu filmini çekmemiştir: http://www.imdb.com/name/nm0635760/ Fakat demek istediğiniz konusuna katılıyorum. Saygılar.

  8. sn Xebdor o halde büyük yanlıştayım. ama Cannon logosunun ardından Aaron Norris’in adını yönetmen olarak bir çok kez gördüm diye hatırlıyorum. hatta çok ciddi şekilde hatırlıyorum.

    neyse ki yapımcılığı kısmı doğru çıktı.
    saygılar

  9. Chuck Norris, Bruce Lee kapışması elbette ticaridir. Şimdilerde Kurtlar Vadisi filmlerinin yaptığı gibi milliyetçilik duygularının ticari amaçlarla sömürülmesinden ibarettir. Lee, Green Hornet’te Asya Amerikalılar için oynatıldı ama The Way of the Dragon tüm Asya için çekilmiş bir filmdi. Norris’in yediği dayaktan sonra Asya’da insanlar sinemaların kapılarını kırarak çıkıp saatlerce sokakta yürüdüler… İlk defa bir Asya filminde ufak tefek bir Asyalı kocaman bir batılıyı evire çevire dövüp öldürüyordu. Dünya karate şampiyonunu, hem de Roma’da, Hem de Kolezyumda… Anlatmak istediğim budur.

    Aaron Norris’in yapımcılığı Chuck Norris filmografisinde çok önemsiz bir yer işgal eder. Sadece İyiler Siyah Giyer, Yalnız Kurt filmleri ve TV için çekilen Texas Ranger’lar sanırım.

    70’ler ve 80’ler Holywood’una bakılınca Reagan’ın başkan seçilmesiyle tüm sektörün nasıl bir kaba propaganda aracı haline geldiği de çok açıktır aslında… Bu yazının konusu olmayan Top Gun’lar, Conan’lar, Gerçek Yalanlar gibi onlarca ve hatta belki yüzlerce filmle örneklenebilir bu durum.

  10. peki, siz öyle diyorsanız öyledir eminim.

    Yalnız Shaw Brothers fln bir anda Bruce Lee’nin altında kalıyor ya orası da ilginç oldu. 50-60 sineması da (70leri ayrı tutmak lazım, eleştiren yapımlar ağırlıkta orada) bu hesapça Amerika Rüyası ideolojisinin pompalanması olmuyor mu? Norris biraderlerin yapımcılığını da amerika’da en fazla tutan iki seri ve bir TV dizisi gibi söylemek de abes oldu kanımda.

    aynı sonuca varıyoruz aslında. ama sebepleri farklı görüyoruz.

    kolay gelsin

  11. o unutulmaz 10 yılın (80’ler) arkadaşlar arasında hafta sonu vhs-beta gösteriminin ve arka sokak sinemalarında “2 film birarada/devamlı matine” kuşağının unutulmaz isimleriydiler.bir nesil bu isimlerle eğlenerek heyecanlanarak büyüdü ama hiç bir zaman 90’larda ve 2000’lerdeki ekran kahramanlarının kötü etkilerine imza atmadılar.

  12. propaganda aracı ama eminim çogunuz rocky i sevmenize rağmen ivan dragoyu da sevmişsinizdir,ve çocuk aklınızla rocky nin ivan drago yu dövemeyeceğine kanaat getirmişsinizdir.vietnamda ki besili abd lileri görüp zayıf sıska daha önemlisi kendi ülkelerinde olan vietnamlılara daha çok sempati duymuşsunuzdur..
    bruce lee neden en güçlüydü bizim için,bruce lee amerikalı değildi.
    zaten aklımızda almazdı adamlar amerika amerika diyor ama ingilizce konuşuyor.bir koftilik sezerdik yani.
    neyse siz şöyle bakın olaya o yaşlarda ne yapacaktınız felliniyi,godard tı mı izleyecektiniz,bir akşam dayım trt 2 de bisiklet hırsızlarını izliyor bende heyecanla bakıyorum filme,acaba kahraman kim,nasıl döğüşecek diye..
    kahraman bir kötü bisikleti kurtaramadı.bırakın vietnamı,afganistanı..
    koş hafta başı van damme dergisi al ,sağa sola savur tekmeyi,iki sandalya koy paralel ,aç bacaklarını.yine Allah razı olsun adamlardan iyi çocukluk geçirdik.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: