Ucuz ve Garip: Albert Pyun ve 30 Yıllık B Film Kariyeri

Düşük bütçeli filmler deyince akla gelen ilk sinemacılardan biri de kuşkusuz ki Albert Pyun’dur. Pyun, filmografisini süsleyen birbirinden ucuz ve garip filmleriyle tanınır ama daha çok post apokaliptik filmleriyle, hatta daha da özele inersek cyborg filmleriyle öne çıkar. Şu anda dördüncü halkasıyla sinemaları kasıp kavuran Mad Max serisinin ilk filminin (1979) beklenmedik gişe başarısı üzerine, İtalya ve Filipinler başta olmak üzere, dünyanın dört bir köşesindeki sinemacılar post apokaliptik filmler çekmeye yönelmişti. Çılgınlığın sınırlarında gezinen furyaya dahil olan sinemacılardan biri de Albert Pyun idi. 1953 Hawaii doğumlu yönetmen, sağlığı elverdiği müddetçe benzer filmler çekmeye inatla devam ediyor.

Kimilerince “modern zamanların Ed Wood’u” olarak isimlendirilen Pyun, 18 yaşındayken ünlü Japon aktör Toshiro Mifune’nin davetlisi olarak Japonya’ya gider ve orada Mifune’nin rol aldığı bir dizide, Akira Kurosawa’nın da görüntü yönetmenliğini yapan Takao Saito’nun kamera ekibinde staj yapar. Pyun, Saito’dan çok etkilenir ve GÖRMEYİ ondan öğrendiğini söyler. Daha sonra Hawaii’ye geri döner ve reklam ajanslarında kurgucu olarak çalışır. Birkaç sene sonra da Los Angeles’a giderek uzun soluklu yönetmenlik kariyerine başlar.

Cult Films of Albert Pyun4 milyon dolar gibi bir bütçeye sahip ilk filmi The Sword and the Sorcerer (1982), bütçesini neredeyse ona katlayarak yaklaşık 40 milyon dolar kazanır ve tüm zamanların en iyi iş yapan B filmlerinden biri olur. Bu başarı sayesinde bir ara ismi, başrolünde William Hurt’ün yer alacağı söylenen Total Recall’un yönetmeni olarak geçer ama proje gerçekleşmez. Radioactive Dreams (1985) ile yoluna devam eden Pyun, seksenler ve doksanlar boyunca, aralarında Cyborg (1989) ve Nemesis (1992) gibi kült mertebesine terfi etmiş onlarca film yönetir. İki binli yıllarda, eskisi gibi sık olmasa da üretmeye devam eder. 2013 yılında MS hastalığına yakalandığını açıklayan Pyun, facebook sayfasından erken emekliliğini duyurur. 2014 yılında sağlığındaki düzelmeleri fırsat bilir ve The Interrogation of Cheryl Cooper isimli korku filminin yönetmen koltuğuna oturur. Umarım şu sıralar ismi birkaç projeyle birlikte anılan Pyun’un sağlık durumu daha da düzelir de kimselerin sevmediği filmler çekmeye devam eder.

Aşağıda io9 sitesinin Pyun ile 2012 yılında gerçekleştirdiği röportajın çevirisini bulacaksınız. En altta da Pyun’un yönettiği filmlerin afişlerinden oluşan bir galeri var. İyi okumalar.

Cannon ve Golan/Globus ile çalışmak nasıldı?

Garip bir şirketti. Bir taraftan büyük sinema aşığıydılar, şey, gerçi (Yoram) Globus değil ama Menahem (Golan) filmleri severdi. Sinemayla büyümüştü ve bütün referansları büyürken İsrail’de seyrettiği filmlerle ilişkiliydi. Genel olarak 40’lı ve 50’li yılların filmleri ve daha çok John Wayne tipi filmler. Ona ne zaman bir film fikri sunsanız, her zaman bu açıdan bakardı. Ama harikaydı çünkü eğer “Tamam, hadi git filmi çek” dediğinde, birkaç hafta içinde filmi çekmeye başlayacağınızı bilirdiniz. Parayı bulmak için uğraştığınız o uzun süreçten geçmek zorunda değildiniz.

Ben oradayken Cannon’da işler farklı yürüyordu. Filmleri finanse etmek için çürük tahviller (junk bond, şirketin mali gücü borcun anapara ve faizini karşılamaya yeterli olmaması nedeniyle geri ödenmesi yüksek risk taşıyan ve dolayısıyla yüksek faizle çıkartılabilen garantisiz bir tahvil türü) kullanıyorlardı. İlk video kaset anlaşmalarından birini yapmışlardı, aslında video kasetleri önceden satıyorlardı. Video kaset firmaları şöyle diyebiliyordu: “Bize bundan sonraki 50 filmini ver, biz de sana şu kadar para verelim.” Sonra işler öyle noktaya geldi ki aldıkları bütün parayı Superman IV gibi daha yüksek bütçeli filmlere harcamaya başladılar ve “Aman Tanrım, anlaşmayı yerine getirmek için yeterli paramız yok, 50 film için aldığımız parayı beş filme harcadık ve şimdi diğer 45 filmi yapmak için paramız yok,” demeye başladılar.

İşte böyle zamanlarda bana gelip, “Şey, bütün bu filmleri teslim etmemiz lazım. Hepsini parasız çekebilir misin? Dünyanın ücra köşelerinden birinde takılmış biraz paramız var ve ülke dışına çıkartamıyoruz, oraya git ve filmi orada çek,” derlerdi. Çok çılgın günlerdi.

Gerçekleşmeyen Spider-Man ve He-Man 2 filmleri hakkında neler söylersiniz?

Spider-Man zamanlarını gayet iyi hatırlıyorum. Senaryoyu okudum ve ilk sorduğum soru “Nasıl?” oldu. Düz duvara tırmanıp çatıya çıkıyordu, tavanda ve pencere dışında hareket ediyordu, bir anda “Bunu nasıl yaparız ki?” oldum.

Sanırım Menahem senaryoya müdahale etmişti. Karakteri pek anlamamıştı. Onu bir nevi mutant olarak görüyordu. Onu popüler yapan şeyin gençlik endişesi ya da pişmanlık olduğunu anlayamamıştı.

İlk olarak Peter ısırılmadan önceki zamanı anlatan bölümü çekecektik. Sonra ara verip Masters of the Universe 2’yu çekecektik. Sonra geri gelip Spider-Man’e devam edecektik. Böylece Peter Parker’ın egzersiz yapabilmesi için yeterli zamanı olacaktı. İşe yarayabilirdi çünkü Masters’ın çekimleri, Peter’ın kaslarının gelişmesi için yeterli uzunlukta bir zaman alacaktı.

Albert Pyun 002

Seti North Carolina’da kurduk. Eğer duvara tırmanıp tavanda yürüyecekse bütün odayı bir santrifüj üzerine inşa etmemiz gerekiyordu. Böylece oda kendi ekseni etrafında dönebilirdi. Çekimler fiziksel olarak bir hayli zorlayıcıydı çünkü ekip hareket ediyor, kamera hareket ediyor, nasıl odak ayarı yapacaksınız. Ve caddelerde ağının yardımıyla sallanarak ilerleme mevzusu; Year of the Dragon için kullanılmış olan bir New York caddesini kullandık. Bütün çatıların tepesine kablo döşeyecektik. Bilgisayar efekti yoktu, yani o sallanmaların hepsini yapmak zorundaydık. Çok acayip olabilirdi. Dublörler için gerçekten çok tehlikeli bir işti. Dublörlerin yaptığı bütün testleri gördüm, çok zorlu bir çekim olacaktı, bir ağı bırakıp diğerini yakalamaya çalışmak, çok tehlikeli olacaktı. Eğer filmi yapsaydık bu kadarını çekebilecektik, öyle New York sokaklarında sallanarak gezen Örümcek Adam’ın yer aldığı büyük sekanslar olmayacağı kesindi.

Cannon tecrübesinin bir parçası bu, çekemedik çünkü telif hakları yüzünden çek geri döndü. Önce Spider-Man, sonrasında Mattel (He-Man için). Aslında iyi oldu, rahatlamıştım, hem Marvel, hem de Mattel beraber çalışması zor şirketler. İşbirliği yapmaya yanaşmıyorlardı. Şimdi Marvel filmlerini yapmak istediği gibi yapıyor. O zamanlarda da aynı şeyi yapmak istiyorlardı ama başkaları aracılığıyla. Yaptığımız işin elimizdeki bütçelerle yapılma zorluğunu anlayamıyorlardı.

Peki ya az kaldı Total Recall’u yönetecek olmanız?

Total Recall’u yönetmeye aday ilk yönetmenlerden biriydim. Senaryo harikaydı. O zamanlar Dino De Laurentiis yapımcıydı ve başrolü William Hurt’ün oynaması konuşuluyordu. İlk hali aksiyon değil de daha psikolojik bir filmdi. Her zaman “Bunu nasıl yapacaksın,” diye sorarlar. Seni bir toplantıya çağırırlar ve onlara nasıl yapacağını açıklarsın. Arnold ile yaptıkları versiyonun hayal kırıklığı olduğunu düşünüyorum. Senaryoyu okudum ve o sahnelerin birçoğunu kafamda kurdum. Gerçekten becerebildiklerini düşünmüyorum. Çok iyi bir senaryoydu. Ron (Shusett) bazı masraflı sahnelerden kaçınmak için çok ilginç fikirler ortaya atmıştı ve bu çözümlerin gayet iyi olduğunu düşünmüştüm. Beraber Universal’a gidip Ned Tanen’a fikirlerimizi sunmuştuk.

Post apokaliptik film yapmak hakkında neler söylersiniz?

Post apokaliptik film yapma tercihi, yıkıntı halinde olmayan mekânların daha pahalı olmasının direkt sonucudur. Harabe halindeki yerlere, yıkılmış binalara ya da yangın geçirmiş ormanlık alanlara ulaşmak daha kolaydır. Ve işiniz bittiğinde mekânı nasıl bıraktığınızla kimse ilgilenmez. Birçoğumuzun türün cazibesine kapılma sebebi budur.

Korkunç şartlara maruz kalma ve sınırda olma hakkındaki öyküler her zaman ilgimi çekmiştir. Film yapma sürecimin başlangıcında yaşadıklarımı hatırlattığı için olabilir. Hayata ve ölüme dair her şeyi gördüm modu gibi ve bence bu filmler bir bakıma bu ruh halini yansıtıyor.

Albert Pyun 003

Neden bu kadar çok cyborg filmi yaptınız?

Aslında cyborglara karşı hiç ilgim yok. Hatta post apokaliptik öyküler ve mekânlar da hiç ilgimi çekmemiştir. Çok az paraya film çekmemi sağlayan şartları sağladığı için sanırım. Böylece gerçekten incelemek istediğim fikirlerin peşinden gidebildim, en tartışmalı olanların bile. Mesela Van Damme’lı Cyborg’da yaptığım gibi. Stüdyo, peşine düştüğüm fikirlerden hoşnut değildi. Onlar düz bir dövüş/aksiyon filmi istiyordu. Ama ben bir rock opera yapmak istiyordum.

İçinde cyborg olan filmlerimin çoğunda cyborglar, genelde başka bir şeyin karşılığıdır. Yani bir cyborg hakkında bir film yapmak istemedim hiç.

Bir sinemacı olarak en büyük hatanız?

Özgürlüğümü korumaya çalıştım. Birçok stüdyo bana sinir olurdu çünkü direkt videoya çıkacak bile olsa filmlerimi widescreen çekerdim. O zamanlar televizyonlar 4:3 ekran idi, dolayısıyla filmlerimi ya letterbox ya da pan-and-scan yapmak zorunda kalıyorlardı. O kadar delirirlerdi ki, “Neden anamorfik lenslere o kadar para veriyorsun, neden widescreen çekiyorsun,” dediklerinde; “Filme ilk bakan benim. Eğer gördüklerimden daha en başta ben mutlu olmazsam, elinize çok daha kötü işler geçer,” diyordum. Neredeyse bütün filmlerimi widescreen çektim.

Tabii arada hatalar da yaptım, çoğunda kendime zarar verdim. Tartışma yaratacağını ve en nihayetinde filmimin benden alınacağını biliyordum. Ve alındılar da. Ama o an yapmam gereken oymuş gibi hissediyordum.

90’lı yıllarda asla kurgu odasına giremez diye adım çıkmıştı. Sanırım art arda 20 filmim çekimlerden hemen sonra benden alındı. Garip ama şirketler beni kiralamaya devam ediyordu. Onlara gidip “Yapmak istediğim film bu,” diyordum, onlar da komik derecede düşük bir rakam söyleyerek, “Şu paraya yaparsan ne yaptığın umurumuzda bile değil, nasıl olsa bütçesinin beş ya da on katını kazanırız,” diyorlardı.

Çekim sürelerim kısaldıkça kısaldı, günlerle ifade edilecek kadar düştü. Artık haftalar yoktu, sadece günler vardı. Ama biliyorsun, kendi bildiğin yolda gitmenin bedeliydi bu.

Bedava çalışmak hakkında neler söylersiniz?

Bedavaya bir sürü film çektim, mesela Dollman, o filmden para almadım. Aslında film evinde çalışan bir bilim insanının yanlışlıkla kendini küçültmesi ve kendi kedisi tarafından kovalanması hakkındaydı. Bunu çekmek istemedim. Dedim ki; “Aklımdaki Dollman’i çekeceğim ve bu işten para almayacağım. Ama bırakın kendi bildiğim gibi yapayım.” Bu sayede yapmak istediğim filmi yaparken, para almasam bile, çok daha mutlu olduğumu fark ettim. Çekimler bitip kurgu aşamasına gelindiğinde, tabii ki bu filmi de benden aldılar.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kızılca

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 İstanbul doğumlu. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. 2008 yılından beri katkı sağladığı Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir