Altın Koza’yı Karartan Festival Filmleri

Bu yıl 21. yaşını kutlayan Adana Altın Koza Film Festivali, 16 Eylül gecesi kendisine yakışır bir törenle seyircisiyle buluştu. Türk Sineması’nın 100. yılı temasıyla yola çıkan festival, Türk ve Dünya sinemalarından pek çok filmle, Yeşilçam’ın unutulmaz ustalarıyla, Shakespeare’i, Orhan Kemal’i, Chaplin’i ve daha nice isimleri anan programıyla bir hafta boyunca Adana halkını memnun etmeye, konuklarını en iyi şekilde ağırlamaya çalıştı. Başardı da!

Salonlar doldu taştı, özellikle ulusal uzun metraj kategorisinde yarışan filmlere büyük ilgi gösterildi. Ama her festivalde olduğu gibi yine göz ardı edilemeyecek bir problem vardı: Filmler!

Açıkçası geçen yıl Altın Portakal’a katılmış ve facia denebilecek boyutta filmleri izlemiş (izlemek zorunda kalmış) biri olarak izlenimlerimi yazarken Altın Portakal’ın bu denli kötü bir seçkiye sahip olmasının altında yatan sebebi ön jüriye bağlıyordum. Ancak Altın Koza’dan sonra gördüm ki, sorun sadece ön jüri ya da festival olamaz. Çünkü Altın Koza, Altın Portakal, İstanbul Film Festivali ve hatta yeni olmasına rağmen Malatya gibi festivaller gerçekten işini tüm ciddiyetiyle yapan, hem konuklarını hem de yöre halkını fazlasıyla memnun eden organizasyonlar. Özellikle Altın Koza’yı bu anlamda çok başarılı bulduğumu söylemeliyim. Zaten aksi söz konusu olsa bu festivallerin hiçbiri bugün hala varlığını sürdürüyor ve halk, kelimenin tam manasıyla işkenceden ibaret olan bu filmleri barındıran festivallere destek veriyor olmazdı.

Peki, neden bu kadar kötü film bir araya geliyor ve festivallerde yarıştırılıyordu?

Nedeni çok açık… Biz gerçekten kötü filmler çekiyoruz! Ve bu filmlere alternatif olabilecek iyi filmler çok az… Hiç bu filmlere ödüller veren jürilere, eşinin dostunun filmini destekleyen/kayıranlara kızmaya, içinde bulunduğumuz durumda payları olsa bile tüm yükü onlara yıkmaya gerek yok. Bizim sorunumuzun altında yatan başlıca sebep, gerçekten başarısız işler çıkarıyor olmamız… Ve her şeyden önemlisi de, tüm bu filmlerin gerçekten kötü olduklarını söyleyemeyip, dile getirmekten çekinmemiz…

Festival boyunca ardı ardına izlediğim filmlerden sonra yapılan yorumları gördükçe tek düşündüğüm şu oldu: Bugüne kadar çekilen kötü filmleri eleştiremeyenler yüzünden biz bu zulmü yaşıyorduk. Ve birileri çıkıp da bu yönetmenlere hiçbir şey çekmemeleri gerektiğini söylemeye cesaret etmediği müddetçe de izlemeye devam edecektik… Çünkü seyrettiğimiz şeylerin çoğu film bile denemeyecek türdendi. Dizi takipçisi değilimdir ama çok kısa sürede üretilen işler olmalarına rağmen arada denk geldiklerimden yola çıkarak, izlediğimiz filmlerden çok daha iyi dizilerin yapıldığını söylemek için dizi uzmanı olmama gerek yok. Hatta berbat olduklarını yüzlerine vurma yeterliliğine sahip olmak için illa sinema yazarı olmaya da!

Fakat filmlerden sonra duyduklarım ve şahit olduğum yorumlar beni gerçekten dehşete düşürdü. Neredeyse hiç kimse filmler hakkında olumsuz yorumda bulunmadı. Bazıları tek beyinle hareket ediyormuşçasına tweet atmak için büyüklerini bekledi, kimileri de sırf kötü demekten çekindikleri ve düşman kazanmaktan korktukları için sessizliği tercih etti. Savunanlara ise söyleyecek sözüm zaten yok… Tabir-i caizse pek çok sinema yazarı, bir birey olarak özgürce düşündüğünü söylemek günahmış, Engizisyon onları düşünce suçlusu ilan edecekmiş gibi davrandı. Çoğu da zaten filmi yapanları karşılarına almaktan korkuyor ya da eş dost oldukları için koruma içgüdüsüyle hareket ediyordu.

Buradan hareketle şu soruyu sormak istiyorum: Meslek etiğini vb. tüm kavramları bir kenara bırakalım; sadece ve sadece bir insan olarak, izlediğimiz şeylerin kötü olduklarını bile bile aksini söylemek ve sinemamızı içinde bulunduğu bu bedbaht durumdan daha da çıkmaza götürmek sizleri rahatsız etmiyor mu? Her birimiz, bu işten çoğu zaman para kazanamasak dahi sinemaya gönül vermiş insanlarız ve sırf bu yüzden farklı mecralarda kalem oynatıyoruz, dil döküyoruz, vakit harcıyoruz. Her geçen gün bir öncekinden daha dayanılmaz bir film izlemek yazar olarak değil, bir izleyici olarak beni endişelendiriyor. Çünkü her şeyden önce, sinema yazarı olmaktan öte, ben bir sinemaseverim. Beni sinemaya bağlı kılan, hayatta yapabileceğim çok fazla şey varken saatlerimi film izleyerek geçirmeme sebep olan şey bu tutku. Ve ben bir seyirci olarak izlediğim şeyin bende asgari düzeyde dahi olsa bir duygu hareketliliği, hiç olmadı bir bilgi/bakış açısı değişikliği sağlayabilecek düzeye sahip olmasını istiyorum. Bizler filmleri ne kadar sıradan, durağan, bazen anlamsız da olsa kendi hayatlarımız dışında yaşananları merak ettiğimiz için izliyoruz ve dolayısıyla da gördüğümüz şeyin bir hikâye içermesi gerektiğine inanıyoruz; bunu talep ediyoruz. Ama bir süredir festivallerde yarışan filmlerin çoğu zaman, sinemanın temelini oluşturan küçük bir hikâyeye bile sahip olmadığını; var olanların da olağanca amatörlüğüyle ya da taklitçiliğiyle seyirciyle dalga geçercesine çekildiğini görüyoruz. Burada bahsettiğim amatörlüğün kötü bir şey olduğu değil elbette. Nihayetinde herkes, her işin başında amatördür, deneyimsizdir. Anlatmaya çalıştığım; sırf ödüllendiriliyor diye birilerinin taklitçisi olmak ve yaptığı şeyi daha ileriye taşımak yerine başkalarının kopyası haline gelmek.

Evet, Nuri Bilge Ceylan ve ödüllü diğer pek çok isim sinemamız için oldukça önemli ve başarılı yönetmenler. Özellikle Ceylan’ın yurt dışında aldığı ödüller hepimizi gururlandırıyor ama ödül kazanmak, yapılan bir işi yegane doğru haline getirmez ki! Böylesine yazılı kurallara bağlı olmayan, kişilerin bilgi birikimlerine, duygularına dayalı bir ödüllendirme yöntemi nasıl kaide haline gelebilir ki zaten sinema denilen olgunun tek bir doğrusunun olmadığını sinemaya ucundan kıyısından bulaşmış herkes bilir. Buna rağmen neden tek bir kişinin kopyalarıyla karşılaşıyoruz da bu ülkede hiçbir yönetmen Metin Erksan, Atıf Yılmaz, Ertem Eğilmez olma kaygısı taşımıyor?

Festivalde yarışan Beni Sen Anlat, Gittiler: Sair ve Meçhul, Yola Çıkmak ve Firak gibi filmlerin Altın Koza’da yarışması bile başlı başına bir sorun; ama onların sadece varlıkları bile çok büyük problem bana kalırsa. “Dizi izleyicisi” diye hor görülen kesim bile televizyonlarında açıp bu filmleri izlemezler. Zaten neden izlesinler ki? Bizim kanallarımız sinema dediğimiz bu “şey”lerden çok daha iyi yapımlar ortaya koyuyorlar. Oyunculukları çoğunlukla vakit olmadığı için yeterli olmuyor ama kurgusuyla, senaryosuyla, görüntü yönetimiyle, yönetmenliğiyle eli yüzü düzgün diziler çıkabiliyor bu ülkede.

Hemen diyeceksiniz ki fon yok, para yetersiz! Bakanlık pek çok filme çok güzel fonlar sağlıyor ki zaten o fonlar geri ödenmesin diye ödüller bol keseden dağıtılıyor… Bunlar hemen herkesin bildiği şeyler nihayetinde, sadece söylemeye/yazmaya cesareti olan insan az.

Ödül demişken; Altın Koza’da kapanış akşamı dağıtılan ödül töreni yine fiyaskoyla sonuçlandı. Festivalin en iyi filminin Derviş Zaim’in Balık’ı olduğu su götürmez bir gerçekken, sadece en iyi senaryo ile ağzına bir parmak çalınmasını ve Toz Ruhu gibi çok orijinal bir karakter yaratan ama onun dışında hiçbir şey anlatmayan bir filmin en iyi film olmasını sadece ben değil, pek çok eleştirmen şaşkınlıkla karşıladı. Zaten sırf “hepsi ödül alsın, yazık!” düsturuyla en iyi yönetmen, en iyi film, en iyi senaryo, vb. ödüllerin farklı filmlere gitmeleri de sadece bizde var galiba. Tabii bir de, en iyi kadın oyuncu, erkek oyuncu gibi ödüllerin çifter çifter dağıtılması… Herkes sordu, ben de sorayım: “En iyi”nin içinde kaç tane iyi var?

Gelelim festivalin en tartışmalı filmine: Yağmur-Kıyamet Çiçeği… Kazım Koyuncu gibi bir sanatçıyı, kendi deyimiyle devrimciyi en kötü haliyle nasıl anlatılır diye sorsalar, hiç düşünmeden Yağmur-Kıyamet Çiçeği’yle diyebilirim. Adını kullanarak ve onu, ne anlatmaya çalıştığı belli olmayan bir hikâyeye eklemleyerek düpedüz saygısızlık eden bir filmdi Yağmur-Kıyamet Çiçeği. Ama biz kulağımızı tersten tutmaya alışkınız malum, iyileri değil kötüleri ödüllendiriyoruz; SİYAD En İyi Film Ödülü’nü verdi filme. Halkın talebi de bu yöndeydi ve Adana İzleyici Ödülü de Yağmur-Kıyamet Çiçeği’ne gitti. Bunun üzerine SİYAD, halkın taleplerine yaklaştı gibi hayal ürünü söylemler ortaya atıldı, komik denebilecek tezlerle destekleyenler oldu ama bu karar Türkiye’nin sinema yazarlarını temsil ettiğini iddia eden bir kurum açısından utançtır. Kurumun, jürisinin kararlarını sorgulaması lazımdır…

Bunların dışında, gecenin yıldızı olan Deniz Seviyesi, eli yüzü düzgün bir hikâyeye sahipti ama Balık ya da İçimdeki Balık’ın bu anlamda hakkının yendiğini; Neden Tarkovski Olamıyorum ve Toz Ruhu gibi filmlerin de gereğinden ve hak ettiklerinden fazla öne çıkarıldıklarını düşünüyorum. İtiraf etmeliyim ki, Neden Tarkovski Olamıyorum’u belki içinde bir ironi barındırıyordur diye çok merak ediyordum, nitekim ilk 20 dakikası sektör problemlerine, hep aynı tarzda çekilen filmleri iğnelemeye ve ödül kazanmak için gerekli olan kriterlere değiniyordu ama film tüm bunlardan bahsederken aynı çıkmazın içine girmekten kurtulamadı. Tüm sıradanlığıyla “bari sen Tarkovski olma!” dedirtti.

İçimdeki Balık ise, Balık’tan sonra en çok beğendiğim film oldu. Gereğinden fazla romantik finali ve başlangıç fikriyle sonucun birbirinden Kızıldeniz’in suları gibi ayrılması dışında, oldukça keyifliydi. Her şeyden önemlisi de izlenilebilirdi! Firak, Yola Çıkmak gibi filmleri izleyince bir filmde önceliğiniz izlenilebilirlik oluyor. Tuhaf ama sinemamızın bir gerçeği…

Lafı daha fazla uzatmadan toparlamak gerekirse; festivaller sinema adına gerçekten önem arz eden organizasyonlar. Ancak jürilerin destekledikleri filmlerin, ne gibi sonuçlara yol açabildiğini, çektiğimiz filmlerin ne hale geldiğini görüyoruz. Bir sinema yazarı olarak, festival dönüşünde detoks kıvamında filmler izlemeye, bir seyirci olarak bu zulme tahammül etmeye çalışıyoruz. Ama sırf sinemayı seviyoruz diye, bu kadar kötü filmler izlemek…

Sizce, zorunda mıyız?

Yazar hakkında: Başak Bıçak

1987 yılında İzmir'de doğdu. İzmir Özel Tevfik Fikret Lisesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Tarih bölümünden mezun olduktan sonra Türkiye Cumhuriyeti Tarihi üzerine yüksek lisans yaptı. Bilhassa Fransız Devrimi olmak üzere Avrupa Tarihi üzerine uzmanlaştı. Sinema özel tutkusu ve 2012 yılından bu yana filmler üzerine yazılar yazıyor. Akşam Gazetesi, Film Arası Dergisi ve Cinedergi yazarı... Dans, seyahat, fotoğraf ve şarap meraklısı...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir