“Keşke İzlemeseydim” Dedirten 5 Festival Filmi

34. yılında yaşanan sansür vakası sebebiyle tartışmaların ve eleştirilerin odağı haline gelen İstanbul Film Festivali sona erdi. İki hafta boyunca İstanbullulara sinema şenliği yaşatması planlanan festival, Kültür Bakanlığı’nın Bakur/Kuzey belgeseli için talep ettiği eser işletme belgesi yüzünden bir anda sansürün gölgesinde kaldı ve yerli sinemacıların filmlerini festivalden çekmeleri üzerine epeyce tatsız ve sönük geçti.

festval

Öteki Sinema için yazan: Başak Bıçak

Haklıyla haksızı, suçluyla suçsuzu ayırmak bu giriş yazısında anlatılabilecek kadar kolay bir iş değil. Fakat kanaatime göre, varlığı hiç de lüzumlu olmayan bir belgenin, otorite tarafından siyasalarına uygun biçimde keyfi olarak kullanılması ve sinemacıların da İKSV’yi suçlayıp filmlerini halktan uzaklaştırarak egemenlerin isteklerine hizmet etmeleri durumu söz konusudur. İçeriği her ne olursa olsun, (terör örgütü propagandası, güzellemesi vs.) ortaya konulan her eser, her fikir özgürdür ve kitlelerle buluşturulmak istendiğinde önemli olan tek şey, ifade ve düşünce özgürlüğü olgusudur. İKSV de, bazı noktalarda eleştirilecek davranışlarda bulunsa da, genel hatlarıyla bu belgeseli programına sokarak seyirciyle buluşturmaya çalışmıştır.

Ancak, bahsi geçen belgenin üretildiği zamanlarda ortaya konulması gereken bir tepkinin oldukça geç kalınarak, yanlış bir biçimde, halk için yapıldığı iddia edilen filmlerin gösterimden çekilerek verilmesi yalnızca seyirciye verilen bir cezadır. Sinemacıların suçladığı üzere, ne Kültür Bakanlığı ne de İKSV cezalandırılmış olmaktadır. Tek mağdur seyircidir. Kaldı ki, sanat destekçisi olmaktan çok uzak bir iktidarın bu tepkiye üzüldüğünü, içerlediğini ya da sanıldığı gibi korktuğunu düşünmek komik olmaktadır. Bu sebeple önü arkası düşünülmeden, fevri verilmiş karar ve tepkilerden ziyade sanat yapan çevrelerin artık ciddi bir örgütlenme ve fikir birliği içerisinde hareket etmeleri gerekmektedir. Aksi halde yalnızca, hali hazırda gelişimi yavaş seyreden bir sanat ile onu destekleyen sanatseverler zarar görecektir. İyi düşünmek, doğru tepki vermek zamanıdır.

Yaşanan tüm bu tatsızlıkla rağmen, yabancı filmlerin gösterimlerinin devam etmesi sayesinde çeşitli ülkelerden yapımlar festival boyunca sinemaseverlerle buluşmaya devam etti. İzleyebildiklerim arasından sevdiğim ve iyi bulduğum filmlerden önce, festivalden kalan bir mutsuzlukla ilk sırayı kötü ya da orta derecede kötü sayılabilecek filmlere verdim. İçlerinde sevdiğiniz/seveceğiniz filmler olabilir ki duyularımıza hitap eden bir sanat formunun herkes için eşdeğer nitelik taşıması beklenemez. Bu sebeple heyecana, öfkeye mahal vermeyen, keyifli bir okuma diliyor; önümüzdeki yıl sansür belasına, erkler savaşına bulaşmamış bir festivalde buluşmayı umuyorum.

Her sayfada bir “uzak durulası” filme bakmanın tam sırası!

posters0015. Eisenstein in Guanajuato (2015)

İngiliz yönetmen Peter Greenaway’in son filmi Eisenstein in Guanajuato, sinema tarihinin en önemli filmlerinden birini -çoğu kişiye göre en önemlisini- çeken Rus yönetmen Sergei Eisenstein’ın hayatından bir kesiti odağına alıyor. Alıyor, almasına da… The Draughtsman’s Contract ile ünlenen, The Cook, The Thief, His Wife and Her Lover, Drowning By Numbers, The Pillow Book gibi filmleriyle seyircisinin gönlünde taht kuran Greenaway’in, Eisenstein gibi sinemanın öncüsü bir yönetmene bakış açışı, nereden tutarsanız tutun elinizde kalacak türden bir yaklaşıma sahip. Çünkü Sovyet tarihinin devrimci süreçlerini anlatım biçimiyle sinemaya yön veren, kuramlarının etkisi zamanının çok ötesine uzanan bir dehayla karşı karşıya olmamız gerekirken; zekâsından şüphe edebileceğiniz, cinsel tercihlerinin, fikirlerinin kendisine ait olup olmadığını sorgulayacağınız bir adamla karşılaşıyorsunuz. Eisenstein’ın, Meksika tarihini, halkının yaşam biçimini çekmek amacıyla Meksika’da kaldığı on dört aylık süreci kapsayan film boyunca, yönetmenin bambaşka bir yönü yansıtmaya çalışılırken tabir-i caizse zeka yoksunu bir profil çizilmiş.

eisenstein-in-guanajuato

Que Viva Mexico için 400 km film çektiği bilgisi verilirken, Eisenstein’ı bir kere bile kamera arkasında görmememiz, filmi sanki başkalarının çektiği imajından başka bir şey yaratmıyor. Elbette ki biyografiler, kişilere var olanın dışında yaklaşımlar sergileme özgürlüğüne sahiptir. Ancak Peter Greenaway’in bu filmde yaptığı, kimilerinin saygı duruşunda bulunduğu iddiasının çok ötesinde, bir miti yerle yeksan etmekten ibaret. Şu da var ki Greenaway, alışık olduğumuz tarzı, anlatım biçimi ve kadrajlarının başarısının yanında oyuncu seçimiyle de hakkı teslim edilmesi gereken bir yönetmen. Keza Eisenstein’ı canlandıran Elmer Bäck’ın sinir bozucu hatta mide bulandırıcı derecede gerçekçi olması da dikkat edilmesi gereken bir husus. Fakat bu bile filmi kurtarmaya yetmiyor. Eisenstein in Guanajuato, Rus yönetmene tek taraflı yaklaşımı sebebiyle benim açımdan sınıfta kalıyor.

Yazar hakkında: Başak Bıçak

1987 yılında İzmir'de doğdu. İzmir Özel Tevfik Fikret Lisesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Tarih bölümünden mezun olduktan sonra Türkiye Cumhuriyeti Tarihi üzerine yüksek lisans yaptı. Bilhassa Fransız Devrimi olmak üzere Avrupa Tarihi üzerine uzmanlaştı. Sinema özel tutkusu ve 2012 yılından bu yana filmler üzerine yazılar yazıyor. Akşam Gazetesi, Film Arası Dergisi ve Cinedergi yazarı... Dans, seyahat, fotoğraf ve şarap meraklısı...

2 Yorumlar

  1. Acaba Thomas Pynchon’ın “Inherent Vice” romanını okudunuz mu?
    Başka sorum yok.
    Teşekkürler.

  2. Romanı okumayan biri olarak Inherent Vice, beklentimin altında ilerleyen hikayesi ile, görüntüsü güzel bir yemek gibi lakin ne tuzu yerinde ne de tadı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: