Altın Portakal’ı Soymak…

PEK ÇOK PORTAKAL VAR İMİŞ!

Öyle allı pullu bir girizgah yapma niyetinde değilim. Bu sebeple sanırım adet yerini bulsun diye sayfaya kazıyacağım “bilgi tazeleme” gevelemelerinin hemen ardından festival notlarını art arda dizerek yolumu arşınlamayı düşünüyorum…

Ehmm ehemmm! Efendiiim… Bilindiği üzere 48 senesini devirmiş bir festival Altın Portakal! Pekala pekala…Bu cümlenin ardından gelebilecek olası bir “dile kolay tamı tamına 48 sene” yinelemesini de hiç yapmadım farz edelim! Fakat neredeyse yarım asırlık bu süreç, bir festivalin, kimliği konusunda önemli bir süreç. Yani daha kısa ve biraz daha yerinde bir tabir ile, bazı şeylerin yerleştiğinin ya da yerleşmesi gerektiğinin habercisi veya niteleyicisi… O halde festivalin adına boş methiyeler düzmeden, fazla da zaman kaybetmeden 7-15 Ekim tarihlerini kapsayan bu süreç içerisinde ne oldu ne bitti sorularını cevaplayayım yavaş yavaş…

Bütün bu “saygı duruşunu” da ardımda bıraktığıma göre yavaştan bu seneki festivalin etrafına yanaşmayı tercih ediyorum o halde! Evet, beni heyecanlandıran birkaç filmin dışında, festival seyri sırasında haberdar olup koşturduğum filmler ile birlikte Altın Portakal’a belli başlı beklentiler ile teşrif buyurduğumu söyleyebilmem mümkün. Örneğin, Filmekimi’nde de gösterilen, Cronenberg’in son filmi A Dangerious Method, mevzu bahis seçki içerisinde en çok merak ettiğim filmdi. Kim Ki Duk’un Arirang’ı ya da Dardene Kardeşler’in Bisikletli Çocuk’u da listede üst sıralardaydı haliyle! Lynne Ramsay’ın elinden çıkan ve başrollerini Tilda Swinton ile John C. Reilly’nin paylaştıkları Kevin Hakkında Konuşmalıyız, Miranda July’nin Berlin gazisi filmi Gelecek, Michel Hazanavicius’ın yönettiği ve Jean Dujardin’in adını bu sene sık sık duymamıza vesile olan/olacak Artist, Andrei Zvyagintsev’in, Cannes’dan jüri özel ödülü ile dönen filmi Elena da bu seçki içerisinde görmek isteyip, izleme şansı elde edemediğim filmlerdi!

Yılmaz Güney’in, yıllar sonra revize edilmiş hali ile izleyiciyi selamlayan filmi Hudutların Kanunu, Korhan Yurtsever’in bizde pek az bilinen bir gurbetçi öyküsü olan Kara Kafa ve Cem Davran’a En İyi Çocuk Oyuncu ödülü getiren Yusuf İle Kenan da seçki içerisinde yer alan (ilki Pelikülün İzinde, diğer ikisi “geç gelen Altın Portakal Ödülleri” dahilinde gösterildi) görmek istediğim diğer filmlerdi.

Festivalin en tartışmalı kısmı hiç kuşkusuz ulusal uzun metraj film yarışmasıydı! Eğrisine doğrusuna yazının ilerleyen kısımlarında değineceğim bu grupta ise, öncelikli olarak merak ettiğim film, Ümit Ünal’ın Nar filmiydi! Zenne ve Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm ise, izleme şansını tepmek istemeyeceğim diğer filmlerdi.

Bütün bunlarla birlikte belgesel seçkisi içerisinde yarışan Arabeks ve InOut ise, kaçırdığım yapımlar listesine not edilmek suretiyle bir başka bahara kaldılar.

FESTİVAL EKSPRESİ KALKIŞA HAZIR!

Peşin peşin festivalin en sevimsiz taraflarından birine değinmek istiyorum. Doğru tahmin ettiniz! Altın Portakal dışında yarışmış olan filmlerin, bu festivalde yarışmacı olarak yer almamasının pek de taraftarı olduğunu söyleyemem! Bu sıkıcı durum, bir taraftan nitelikli yapımların sayısını azaltırken diğer yandan “adet yerini bulsun” anlayışına davetiye çıkarıyor. İşin teşvik kısmı elbette ki Türk Sineması adına önemli fakat nicel kalabalık ne yazık ki izleyiciyi kaliteli yapımlar ile buluşturmaya yetmiyor! Bununla birlikte sütten ağzı yanan izleyiciyi de salondan uzak tutmaya başlıyor! Festivallerde dağıtılan ödüllerin, bu filmlerin genel gösterimi konusundaki yaptırımının kısıtlı olduğunu zaten biliyoruz. Diğer taraftan “Emeği ödülsüz bırakmamak” adına hemen her filme bir ödül kondurmak da bu nitelik-nicelik karmaşasını daha da içinden çıkılmaz bir hale getiriyor.

Türk sinemasında yılda bilmemkaç filmin çekilmesinin ya da bunların bilmemkaçının gösterim şansı bulmasının bizi bir basamak daha yukarı taşıdığına hala inanıyorsanız o zaman durum başka tabi! Fakat izleyicinin –dikkat ederseniz eleştirmenlerin demiyorum- filmlere olan tepkisi de gösteriyor ki, artık festival seçkileri de izleyiciden uzaklaşmaya başlamış!

Şimdi bazı arkadaşlar hemen Zenne’nin ya da Behzat Ç’nin tıklım tıkış özel gösterimlerini emsal olarak suratıma fırlatmaya kalkacaklardır! O zaman da doğru reklam ve klasik anlatımın patikasını arşınlayan yapımların izleyicide bir karşılığı olduğunu tekrarlayarak klişeye düşmem gerekecek! Doğru ya! Bazen derdimizi anlatabilmenin en temiz yolu klişelere sığınmaktır ne de olsa!

Neyse ki, diğer yarışmalara katıldıkları için görmezden gelinen yerli yapımlar arasında birkaç şanslı film de bulunmaktaydı (Vücut ya da Mar gibi…). Yine de bu özel gösterimler içerisinde Onur Ünlü’nün merakla beklenen filmi Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi’ ni görmek isterdim. Amma velakin gördüklerim ile yetinmek ve çene çalmayı sonrasına bırakmam gerekliydi. Peki ne gördüm, neler düşündüm? Buyrunuz efendim…

FESTİVAL SEYİR LİSTESİ

ELVEDA GÜNEY ŞEHRİ : Oleg Safaraliyev’in yönettiği ve senaryosuna Rüstem İbrahimbeyov’un imza attığı film, aslında festivalin ilk yerli yarışma filmi olan Fedakar’a girecek cesareti bulamadığımız için dadandığımız bir filmdi. 1969 yapımı “Bir Güney Şehrinde” adlı filmin devamı niteliğindeki 2006 yapımı Elveda Güney Şehri, kültürleri, düşünüşleri ve huyları ayrı olan ve aynı apartmanı paylaşan bir grup insanın hikayesini, odağına Alik’i alarak sunuyor izleyicisine. Alik, bu mozaik yapılanma içerisinde yaşadığı ortalama hayattan pek de şikayetçi değil. Fakat içinde bulunduğu mozaik de Alik gibi değişiyor. İdealleri ve istekleri bambaşka yönlere kayıyor ve fesat ev sahibinin de kışkırtmaları apartmanı paylaşan bütün bireylerin sırtına fazladan bir sıkıntı daha yüklüyor.

Yer yer Kusturica sinemasının kokusunu aldığımız Elveda Güney Şehri, içerisinde keyifli “an” lar barındırmasına rağmen (biliyorum artık iyiden iyide suyu çıkmış, sevimsiz bir tabir ama napalım! Bkz. üç paragraf yukarısı…), pek de akılda kalıcı bir güce sahip değil! Bütün çok karakterliliğine rağmen, akılda kala kala gaddar ev sahibi ve fiziken Vin Diesel’i andıran Timur Badalbeyli ve onun pek sık değişmeyen yüz ifadesi –ya da ifadesizliği- kalıyor!

HUDUTLATIN KANUNU : “Pelikülün İzinde” seçkisi içerisinde, Fred Von Bohlen-Hegewald’ın Kalabaka’sı ile birlikte gösterim şansı bulan Hudutların Kanunu’nu beyazperde de izleyebilmek, özellikle benim jenerasyonuma mensup izleyici için gerçekten de büyük bir şans! Bu şansı tepmemek adına salona koşturdum ben de! 64. Cannes Film Festivali’ndeki gösteriminde izleyiciden büyük ilgi gören ve artık o çok meşhur “otoritelerin” de dünya klasikleri arasında gösterdiği filmin restorasyonunu ise Fatih Akın üstlendi!

Bütün bunlarla birlikte filmin bir bobininin hala kayıp olduğu da bilinmekte. Fakat bu hali ile birlikte, Lüfti Ö. Akad’ın bu başyapıtını sinema salonunda izleyebilmek, kuşkusuz ki Altın Portakal’ın en önemli gollerinden biriydi!

1966 yapımı film, devlet tarafından adeta terk edilmiş bir sınır köyünde, halkın ve halkı farklı kollardan, farklı şekillerde etkileyen devletin (asker, öğretmen) çatışmasını işlerken, yakın plana bütün bu çatışma içerisinde ayakta kalmak için çırpınan Hıdır’ı alıyor.

1967 yılında, yine Altın Portakal’da en iyi dram seçilen film, aynı zamanda Yılmaz Güney’e de en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandırdı!

Görsel açıdan, ülkemiz kültürüne kusursuz biçimde adapte edilmiş bir western örneği olduğunu iddia edersek kesinlikle teşbihi abartmış olmayız!

A DANGEROUS METHOD / TEHLİKELİ İLİŞKİ : Cronenberg’in son filmi, -gariptir- izleyiciden en acımasız eleştirileri alan filmlerden biri oldu! Tabii bütün tepkiler de temelde aynıydı aslında : “Bu film bir Cronenberg filmine benzemiyor ki!”

Sanırım yukarıdaki tepkiyi ağızlarına sakız eden kitle ile pek de aynı düşünceleri paylaşmıyorum! Psikanaliz dünyasının iki önemli ismi olan Freud ve Jung’ı karşı karşıya getiren John Kerr’in kaleme aldığı “The Talking Cure” isimli kitap, önce tiyatroya uyarlanmıştı. Oyuna gelen en büyük eleştiri, hiç kuşkusuz –tartışılması hala bir nihayete erememiş olan- “metin bazında sıkıntılar” dı. Bu eleştirilerin büyük bir kısmı, iddia edildiği üzere Kerr’in Freud tarafına yakın durmasını temel alıyordu. Cronenberg’in böyle bir bakış açısı olmadığı halde, filme de aşağı yukarı aynı eleştirilerin gelmesi tesadüf olmasa gerek!

Elbette karşımızdaki film Cronenberg usulü bir makyaja sahip değil, ama bu özelliği, Tehlikeli İlişki’ yi kötü bir film yapmaz/yapamaz! Neticede karşımıza, çatışma sıkıntılarından arınmış, işçilik bakımından kusursuz bir dönem filmi var. Mortensen-Cronenberg ilişkisinin devam ettiği filmde bu sefer filmin itici gücü hiç kuşkusuz Michael Fassbender. Tabi Keira Knightley’in, ilk etapta izleyiciyi dehşete düşürecek kadar abartılı gelen fakat sonrasında rayına oturan (bak bu da garip bir eleştiri oldu ya neyse!) oyunculuğunu da artı hanesine eklemek gerekiyor!

İlla Cronenberg’e bir taraf bellememiz gerekiyorsa eğer, arada kaynadı sanılsa da filmin en başarılı performansını sergileyen Vincent Cassel’ın Otto Gross’una el sallayalım derim ben!

GÜZEL GÜNLER GÖRECEĞİZ : Sanıyorum ki Türk sineması da artık iç içe geçmiş hikayeleri kabullenmeye başladı. Boşlukların ya da gediklerin bir önemi yok! Çok karakterli ve birbiri ile dirsek temasında bulunmaktan çekinmeyen hikayecikleri bir araya getirirseniz bunun adına senaryo diyebiliriz. Yani Güzel Günler Göreceğiz, boşu boşuna “en iyi senaryo” ödülü almadı bu festivalden!

Sütten dili defalarca haşlanmış bir vatandaş olarak, yoğurdu üfleme düsturuna sarıldığım için, yerli seçkiye çok da yakın duramadım. Bu bakımdan Güzel Günler Göreceğiz, benim izlediğim ilk yarışma filmiydi. Oradan buradan duyduğum kadarıyla Fedakar, Hicaz, Canavarlar Sofrası ya da Lüks Otel’ den daha başarılı bir örnek olmasına rağmen, festival filmleri içerisinde sonunu en zor getirebildiğim filmdi!

Bununla birlikte, izleyiciden karşılık bulabilecek filmlerden biri olduğunu da dipnot olarak eklemek gerekir diye düşünüyorum. Öyle ya, sokak dövüşünden, mülteci çocukların istismarına; hayat kadınlarının yaşadıkları zorluklardan bir komiserin ahlak dersine; töre cinayetinden, rüşvete…Daha fazla saymama gerek yok! Reçete, özellikle dizi kültürünü benimsemiş izleyicimiz için kelimenin tam anlamıyla; şifa niyetine! Münasip olmayan bir tarafımdan şöyle saçma bir tabir uydurmam gerekirse eğer; Ağzı kalabalık, çok konuşuyor, gereksiz konuşuyor ama sanki doğru konuşuyor gibi gibi…

ARIRANG : Geldik festivalin en acayip filmine! Kim Ki Duk’un üretim sıkıntısının ardında yatan nedenler nelerdir? Neler değildir öğrenmek istiyorsanız bir çuval dolusu itiraf sizleri bekliyor! Bir kısım çok çok bilmiş yazarların iddia ettiği gibi yönetmenlerin bu sıkıntısı “her sene film çekmenin yaratıcılığı öldürdüğü” gibisinden gerzekçe bir nedene dayanmıyor neticede!

Haaaa biz bunun birkaç gömlek altını daha önce JCVD’ da görmüştük! Van Damme’ın o bilmemkaç dakikalık performansını hatırlayın ve onu şöyle 3 veya dört ile çarpın! Bu basit matematik işlemi ile Arirang’ın tam tarifine ulaşamazsınız belki ama aşağı yukarı hamurunu tutturabilirsiniz!

Filmin en güzel yanı ise, Duk’tan yeni bir şeyler beklemenin tam zamanı olduğu müjdesini almamız…Bekleyelim ve görelim o halde!

BEHZAT Ç : SENİ KALBİME GÖMDÜM : Hayatında hiç Behzat Ç izlememiş biri olarak, hissiyatımın dizi fanatikleri ile benzeşmediğinin farkındayım. Yine de Behzat Ç’nin diziyi izlemeyenler için, ortalama bir tanışma altyapısı sunduğunu da inkar edemem! Buradan sonra söyleyeceklerim ise, filmi görme şansı bulmuş arkadaşların edeceği kelamlar ile hemen hemen aynı! Evet, ortalama bir dizi bölümünden fazlasıymış gibi durmuyor! Evet bir polisiye filminin en önemli unsurlarından biri olan takip ya da kovalamaca gibisinden seyirci isteklerini karşılamaya yönelmiyor ve yine Evet ki espriler oldukça başarılı fakat akılda filmden geriye pek bir şey kalmıyor!

DÜŞME KORKUSU : Sanıyorum ki uluslararası yarışma seçkisi içerisinde izlediğim tek film Düşme Korkusu’ ydu! Daha çok belgesel filmleri ile tanınan Polonyalı genç yönetmen Bartosz Konopka’nın ilk uzun metraj kurmaca filmi Düşme Korkusu… Perdede sık sık göremeyeceğimiz türden bir baba-oğul çatışmasını, dengesi muallakta bir ritim ile anlatan Konopka büyük ölçüde Krzysztof Stroinski’nin leziz oyunculuğundan güç alan bir dram sunuyor izleyiciye!

Marcin ve babası arasındaki nevrotik çatışma, ve bir türlü geçmek bilmeyen zorlu süreç, bizim izleyicimize ne kadar hitap eder, işin o kısmı tartışılır. Fakat normların kalıbına girmeyi reddeden bireylere deli etiketi yapıştırarak üstün körü paketlemek, bir ülkenin sinema diline saplanıp kalabilecek bir tema değil ne de olsa…

JANE EYRE : Yanlış bilmiyorsam bu zamana kadar 7 defa beyazperdeye taşınmış, sayısını hatırımda tutamayacağım kadar çok tiyatro oyunu formatında sahnelenmiş bir hikayeden bahsediyoruz. Pek çoğunuzun tepkisini işitir gibi oldum : “Ne gerek var!”

Ama yine yukarıda saymış olduğum sebeplerin ardına, bu zamana kadar hiç Jane Eyre uyarlaması izlememiş olduğumu ekleyecek olursak eğer, genç yönetmen Fukunaga’nın yeniden ısıttığı bu son model Eyre benim için gerekliler listesine taşınıveriyor.

Bir türlü haz edemediğim Mia Wasikowska’yı da ciddiye almaya bu filmle başlıyorum. Michael Fassbender’a zaten söyleyecek ekstra bir söz yok! Daha önceki Jane Eyre çeşitlemeleri ile kıyaslamaya gidecek değilim ama kitabın kıvamını tutturmakta zorlanmayan bir film olduğunu da hararetli hararetli iddia edebilirim!

NAR : Yerli seçki içerisinde en çok merak ettiğim film de hiç kuşkusuz Nar’ dı. Tabi ki, Nar’ın “en” leri sadece merakımı kamçılaması ile de kısıtlı değil. Seçki içerisindeki en başarılı film, 4 kopya ile vizyon tarihini bekliyor olması sebebi ile sansasyonel anlamda en çok tartışılan film ve ne yazık ki ödül gecesi hakkı en çok yenen film de ziyadesi ile Nar’dı…

Nar’ın tarifine gelecek olursak eğer : kabaca ilk 40 dakika süresince, izleyicinin merakını diri tutmayı başarabilen, sinemamızda fazla yüzülmeyen sularda kulaç atan bir film olması; bununla birlikte seyirciyi kendisinden uzak bir köşeye iteklememesine şapka çıkartmamak mümkün değil!

Amma velakin Serra Yılmaz gibi usta bir oyuncuyu, dili ağdalı bir alt sınıf mensubu olarak izlemek ya da filmin aşağı yukarı son yirmi dakikasına tekabül eden çenesi düşük “kıssadan hisse” dalaveresi ve sürpriz olamayacak kadar “sürpriz” sonu faturaya eklediğimizde hesap biraz kabarıyor!

Elbette bu Nar’ın, ülkemiz sinemasında emsaline az rastlanır bir örnek olduğu gerçeğini değiştirmeye yetmiyor. Erdem Akakçe’nin başarılı oyunculuğuna dair benzer kelamları ise yinelemeye zaten gerek yok!

ZENNE : Festivalin en çok beklenen filminin Zenne olduğunu da sanırım kimse inkar edemez. Bu beklentinin, izleyici bazında karşılığının olduğunu da, gala sonrasında açık seçik gördük. Tıklım tıkış dolu olan salondaki izleyici yaklaşık on dakika süren bir alkış yağmurunu layık gördü Zenne’yi!

Hiç kuşkusuz genel gösterimde de izleyici tarafından aynı ilgiyi görecektir. M. Caner Alper ve Mehmet Binay ikilisinin hayata geçirdiği Zenne, burada sayıp dökmek için yerimin kısıtlı olduğu artı ve eksilerini bir tarafa silkeleyecek olursak, Can karakterine hayat veren Kerem Can’ın lezzetli oyunculuğu ile hafızalara kazınacak bir film! Haaa bir de unutmadan…Sağ gösterip sol vurmanın her daim olumlu sonuçlara vesile olmadığının da açık bir kanıtı Zenne! Hele ki hangi karaktere yöneleceği konusunda izleyicisinin kafasını daha ilk dakikadan karıştırıyorsa!

BİSİKLETLİ ÇOCUK : Kanımca, festivalde en çok tat aldığım film diyebilirim Dardenne Kardeşlerin bu son filmi için. Her geçen gün “cılız” olduğuna biraz daha inandığım festival seçkisi içerisinde, izleyicinin hakkını en makul şekilde iade eden filmdi aynı zamanda!

Babasının peşinde düşen Cyril’in, oradan oraya sürüklenirken karşısına çıkan Samantha ile ilişkisini ve Cyril’in en nevrotik dönemini (ergenlik!) odağa alan film, tek notada ilerleyen ve hazmı kolay bir film. Özellikle Cyril’e hayat veren Thomas Doret’in performansının, en az Dardenne ikilisinin yönetimi kadar başarılı olduğunu da söylemeden geçmek olmaz!

ARTILARI VE EKSİLERİYLE ALTIN PORTAKAL:

Festivalin en büyük eksilerinden biri hiç kuşkusuz seçkinin zayıflığıydı! Katılım her ne kadar fazla olsa da, seyircinin salondan mutlu ayrıldığı yapımlar ne yazık ki parmakla gösterilecek kadar azdı!

Festivalde yarışma hakkı kazanan filmlerin büyük bir çoğunluğu ilk filmlerden oluşuyordu. Bunun sebebini “dönemin kısırlığına” bağlayabilmek de mümkün tabi ama, diğer festivallerin seçkisinde bulunan filmlerin yer aldığı özel gösterim şansı bulan filmler de sayıca az ve fazlasıyla kısıtlıydı.

En çok tepki çeken ve benim de yazımda mümkün mertebe uzak durmaya çalıştığım konulardan biri de hiç kuşkusuz dağıtılan ödüller. Olan olmuştur karar verilmiştir diyerek, jürinin kararını sorgulama işine girmek istemiyorum (Nar filmine yapılan haksızlığı görmezden gelmek tabi ki mümkün değil!) fakat dünyada kaç festivalde, yarışmaya katılan filmlerden sadece birinin ödül almadığını, geriye kalan her filmin eve ödülle döndüğünü merak etmeden duramıyor insan!
“Emeğe Saygı” düsturuna sarılarak verilen ödüllerin, yazının yukarı kısımlarında bir yerlerde değindiğim kısır döngüye getirisinin ne olacağını elbette zaman gösterecek! Fakat her sene rakımı düşen çıtayı takip edecek olursak, nihayete ereceği nokta pek de hayır gözükmüyor. Özellikle de, verilen ödüllerin, çok sevdiğim ve adını buraya yazmak istemediğim bir yönetmenimizin tabiri ile “cülus bahşişi” gibi dağıtılmasının, o sık sık bahsedilen –sözde- Türk sinemasında üretimin artmasına radikal bir katkı sağladığı gibisinden masallara inanacak birileri var mı acep?

Emeğe saygı duymak ile, bir yarışmada yer alan filmleri ödüllendirmek bambaşka şeyler. Ödüllerin bir kıstas olmadığını ya da emeği ödüllendirmenin yanlışlığını – doğruluğunu vs tartışmanın dışında, işin sansasyona göz kırpması da, ülkemiz sinemasına darbe vuruyor. Sebep mi arıyorsunuz? Bu ülkede salona teşrif buyuran azımsanamayacak sayıda bir izleyici kitlesi, alınan ödülleri ya da afişlerde yer alan “mükemmel”, “harika”,”aman yarabbi!” kabilindeki diş kovuğuna girmeyecek saçma sapan önerileri dikkate alıyor! Türev’in 2005’de aldığı ödülün, izleyici üzerindeki etkisine bakın! Ne kadarının salona teşrif ettiğine ve ne kadarının salondan lanetler okuyarak ayrıldığına… Peki Ulaş İnaç Türev’den sonra ne yaptı? Bu ödül ve göreceli “sükse” onu gerçek anlamda motive edebildi mi? Umarım uzun vadede yanıldığım bir çıkarım olur bu!

Ödülleri jürilerin dağıttığı bu güziiiiide festivallerde bir de “Jüri Özel Ödülü” verilmesinin sebebi her ne kadar açık olsa da mantığını beyhude sorgulamaktan vaz geçemeyeceğimiz için üzgünüm… Ümit Ünal’ın ağzına bir parmak bal çalma girişimi olarak görüyorum ben bu ödülü. Ama bu kadar da basit bir mantıkla sıyrılmaya çalışmamak lazım işin içinden derken yirmi tane belgesel filmin yarıştığı formatta 4 tane ödülün verilmesi de bir başka vak’a olarak çıkıyor karşıma!

Bir de bu kadar çok “ilk filmin” olduğu bir festivalde verilen “en iyi film” ve “en iyi ilk film” çelişkisini neye borçluyuz bilemiyorum! Örneğin geçtiğimiz yıl en iyi film seçilen Çoğunluk aynı zamanda bir ilk film olmasına rağmen, “en iyi ilk film” ödülünün sahibi Gişe Memuru olmuştu. Bu sene de bu hata yinelendi ve her ikisi de “ilk film” olan Zenne ve Güzel Günler Göreceğiz bu ödülleri ayrı ayrı kucakladılar!

Tamamı kadınlardan oluşan jürinin, verdikleri kararlara dair ufak bir açıklama yapmasını istemek de bir lüks olarak görülmemeli diye düşünüyorum. En azından bu seçim “gerçekten bir jüri seçimidir ve jürideki her üyenin eşit söz sahibi olduğu komplike bir karardır!” imajının oluşabilmesi için böyle bir açıklamanın yapılmasının taraftarıyım! Hiç olmazsa film festivallerinin skandal olarak anılmaması için bu tarz eklemelere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum!

Sevgi ve saygılarımla efendim…

Bir yorum var

  1. bu filmler içerisinden vizyona girdiğinde en çok behzat ç. hakkında konuşulacak. diğer filmler ise daha önce altın portakal alan filmler gibi sessiz sedasız vizyondan geçip gidecek.

    daha evvel son hafriyat (behzatç.-seni kalbime gömdüm’ün uyarlandığı kitap) eğer kitap kadar etkileyici filme uyarlanırsa türk sinemasının en iyi filmi olur demiştim. gelen eleştirilere bakılırsa çok büyük beklentiye girmemek gerekir ama bir behzat ç. fanatiği olarak filme gözüm kapalı gideceğim elbette. öte yandan diğer filmlere bakacak olursak, zenne ilgi çekici gibi duruyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: