50. Altın Portakal Film Festivali’nin Kısaları

Her sene Altın Portakal Film Festivali’nde ulusal uzunların arasında vaktimizi tükettiğimiz için başka bir şey izleme imkanı bulamazdık pek. Bu sene yarışan film sayısının azlığından olsa gerek, yabancı filmlerden hatta kısalardan izleme imkanı buldum. Ve uzun metrajlardan daha başarılı olduklarını düşünüyorum büyük bir kısmının! İzleyemediğim kısaları yönetmenlerinden istedim ve tamamlamaya çalıştım.

Önce en iyi kısa film ödülünü paylaşan Patika ve Karpuz Cenneti ile başlayalım. Aslında ikisi de bir çocuğun dünyaya bakış açısıyla, korkuları ve bir an önce ulaşmak istedikleri yerle ilgili. Onur Yağız imzalı Patika bir kere bisikletle başlangıç yaptığı için gönlümü baştan fetheden bir film oldu. Taşranın, hatta bisikletin bir baba -oğlu ayıran yanını farklı buldum. Yaşar ve babasının yolu aynıdır ama babası bisikletin ikisini taşıyamayacağını söyler hep, o yüzden bisiklete nöbetleşe binerler. Taşranın uzun, sessiz ve ormanlık yolunda nöbetleşe yol almak Yaşar’ın hoşuna gitmez, babası hep yanında olsun, bisiklete beraber binsinler ister. Çocuk aklıyla yaptığı şey işe yarar ve ışıkların sönmesi gibi bir şey yaşanır, baba ve oğul bir gölge oyununun ardında yakınlaşırlar. Yağız’ın ilk kısa metrajı güzel ve uzun görüntülerle bezeli, hikayesi de bir o kadar naif. Yaşar’ın doğanın içinde babasını bulma hikayesi, bana güzel şeyler hissettirdi, yakınlaştıran şeyin uzaklaştırdığı tersinlemesi ve bir çocuğun iç dünyasının samimiyetiyle jürinin gönlünü ferthetti diyebiliriz!

Ödül kazanan diğer film Karpuz Cenneti ise daha politik arka tabanlı bir hikaye. Gülistan Acet imzalı film yine bir çocuğun korkuyla harmanladığı iç dünyasının bir an önce bulunduğu ortamdan kaçma isteğiyle kurduğu ölüm fikrine odaklı. Batman’da din adına insan öldüre Hizbullah’ın eleştirildiği filmde yedi yaşındaki Mizgin, arkadaşının da anlattıklarıyla erken yaşta ölürse cennete gideceğine inanır. Karpuz Cenneti’ne düşeceğine inanan Mizgin ve intihar girişimleri zaman zaman komik dursa da aslında bir çocuğa hissettirdikleri açısından dikkat çekiyor, çocuk ölümlerine dikkat çekmeye çalışması açısından değerli bit çalışma.

Ayce Kartal’ın animasyonlarını tek geçerim, severim. Bu işi hakkıyla yapan fazla isim olmadığı içinde öne çıkıyor. Festivalde Jüri Özel Ödül’ü alan Tornistan Gezi’ye adanmış bir animasyon. Basın yasağını eleştiren film, aynı zamanda insanların olaya bakış açılarını da ortaya koyuyor. Çok yakın bir süreçte yaşanan bir başkaldırı hareketinin Kartal’ın çizgilerinde yer bulması benim için anlamlı. Çizgiler basit ve sade, anlatım da öyle ama insanların o süreçte yaşadıklarını (toplumsal ve dağınık) anlatması bakımından değerli buldum, jürinin de bu sürece duyarsız kalamadığını düşündüm.

Festivalde izlediğim, ödül alamayan, dikkate değer bulduğum kısalar ise şöyle…

Evacık Evicko

Ziya Demirel’in Evacık / Evicko filmi birkaç yerde karşıma çıktı bu yıl. Başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Tıp öğrencisi Milan’ın kız arkadaşı Eva’nın vücudunu ev ödevi gibi kullanması, kemiklerin yerini onun vücudu üzerinde belirginleştirmesi ve sonra gelen bir telefonla çekip gitmesi. Eva’yı orada bir deney tüpü gibi bırakması… Eva’nın kırılgan bünyesi ve Milan’ın hırsı, rahatlığı güzel bir tezat oluşturuyor. Milan’ın sevgilisini anatomi nesnesi olarak algılaması ama altında onun için atan bir kalbin varlığını keşfedememe hikayesi. Teknik açıdan da başarılı bulduğum film kadın ve erkek duyguları üzerine başarılı bir deneme!

Kudret Güneş’in Jinekolog ve Tercüman filmi hem izlerken hem de izledikten sonra yaşananları deneyimlemek açısından ilginç oldu. Fransa’da jinekoloğa giden dört kadından kesitler sunan, onların tercümanlığını yapan Zelal’in de hayatının detaylarını gösteren filmde üç hastadan sonra filmin akışı değişiyor. Şöyle ki o ana kadar kadın sorunları, erkeğin kadına ve erkek doktora bakış açısına odaklanan film son hastasını farklı bir yere ayırıyor. Yönetmen burada kendi düşüncelerini kadın üzerinden seyirciye aktarmaya çalışıyor. Bundan hiçbir sorun yok, Kürtlere yapılan zulümü tekrarlayan  kadın bir süre sonra inandırıcılığı yitiriyor. Sadece bu film için değil, söylem didaktik bir tekrara dönüşünce her filmdeki etkisi de en az bu kadar inandırıcılığını kaybediyor. Keşke tekrarlamak yerine başka sorunlara dikkat çekmek isteseymiş Güneş. O zaman başarılı bulduğum film / belgeseli daha anlamlı olurdu. Salonda yaşanan tartışmanın sadece bu film özelinde olduğuna inanmıyorum. Antalya seyircisi festivalleri çok sevmesine, filmleri fazlaca takip etmesine rağmen hala alışamadı ülkenin doğusuyla ilgili filmlere! Hep diyorum oradan çıkan hikayeler politik eksenli olacak ve belki de hoşunuza gitmeyecek şeyler duyacaksınız, ya alışın ya da izlemeyin. Gerçekten de bu böyle, sonra aynı tartışmaların dışına çıkmayan bakış açısıyla debelenip duruyoruz.

Qapsûl

Yakup Tekintangaç imzalı Kapsül de aslında batıya karşı bir eleştiri süzgeci yaratan filmlerden. Gezi sürecinde sıkça karşılaştığımız, yaralanmanlar hatta ölümler yaratan gaz kapsülünün doğudaki anlamını, çocuklar üzerindeki etkisini naif, ironik, sıradan ve başarılı bir biçimde anlatmış yönetmen. Filmin gezi sürecinden sonra çekildiğini düşünmeyin, hikaye doğuda yaşanan çatışmalar sonrası toplanan kapsülleri anlatıyor. Çocukların toplumsal olayları tek tek not almaları, ablalarının fotoğraf makinelerini kırıp ona yeni bir makine almak için kapsül toplamalarını anlatıyor. İyi bir hikaye, naif bir anlatım…

Ahmet Bikiç imzalı Mama yetimhanede kalan bir çocuğun, uyuyamayıp, bahçeye kocaman bir anne çizip, içine girip uyumasını anlatıyor. Aynısı Çalıkuşu dizisinin ilk bölümünde de vardı, yönetmeniyle de paylaştım bunu. Bu çizim ünlüymüş zaten, o yüzden kimsenin kimseden çalma durumu yok, sadece esinlenme var. Kısa ve net hikayesiyle tam kısa film mantığına denk düşüyor ama çok bildik geldi bana!

Çok Uzun Bir Hikâyenin Tam Ortası

Çok Uzun bir Hikayenin Ortası Ertuğ Tüfekçioğlu imzasıyla çıktı karşımıza. Filmin ilk bakışta profesyonel havası dikkat çekici. Oyunculuklar, mekan tasarımı ve ışık kullanımı. Filmin ilginç olan konusu zaten. Fransa’da birbirini tanımayan bir kadın erkeğin sevişirken PKK’yi tartışması bir hayli ilginç duruyor. Yönetmenin algısını merak ettim burada, kadın ve erkek birbirini tanımıyor bu arada, şarap eşliğinde politik bir paylaşım tutturup gidiyorlar. Sabah ise herkes kendi yoluna. Eleştirelikten mi kaynaklandığını yoksa hayatımıza bu kadar nüfuz ettiğini mi anlatmaya çalışıyor acaba film? Yönetmenini de biraz tanıma imkanı bulduğum için ironik bir bakış açısıyla bakıyorum filme!

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan'da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, "sanat ve sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir