Göçenlere Bakmak: Plateia Amerikis (2016)

2013 tarihli Wild Duck in ardından ikinci uzun metrajına imza atan Yannis Sakaridis in Amerika Meydanı filmini Eskişehir Film Festivali’nde seyretme şansı buldum.

Göçmenlik meselesi benim zihnimin idrak edebildiği kadarıyla insanoğlu var olduğundan beri yaşamlarımızın direkt ya da dolaylı yollardan mutlak bir parçası. Coğrafyadan coğrafyaya, yüzyıldan yüzyıla koşullar değişse de yerleşik hayata geçtiğini zanneden insanoğlu hep bir şekilde göçmen. Ya kök saldığımızı sandığımız yerde, doğa anadan tokat yememiz, ya da açgözlülüğümüzle kendi kendimize yarattığımız bitmek bilmez savaşlar; ya da hep daha iyiye gitme açlığımız, ırkımız ceddimiz ne olursa olsun bize bu göçmenliği yaşatıyor; görünen o ki nesillerce daha da çok yaşatacak!

Göçmenlikte ne göçenler mutlu – çünkü DNA’larımız bize yerleşik en uygun koşulları bul/yarat ve orada üre diyor – ne de göçenlere kucak açan diyarların şimdilik yerleşik sakinleri! Yannis Sakaradis belki de kendi vatandaşlarını çok kızdıracak bir risk alıyor ve Nazizm derecesinde ırkçı diyebileceğimiz bir karakter olan Nakos’u filmin en orta yerine yerleştiriyor.

“Biz, bütün Yunanlılar böylesine kötü değiliz, değiliz!” diye tepki göstermeye niyetlenenlere karşılıksa daha insani bir Yunan vatandaşı olan dövme sanatçısı Billy var elimizde. Kırkına merdiven dayamasına rağmen kelimenin tam anlamıyla hiçbir baltaya sap olamamış, sevgi, empati gibi insani duygulardan yoksun, bencil Nakos, karışan Ortadoğu sonrası patlayan Suriye iç savaşıyla birlikte 4 milyon kişiyi – Türkiye’de resmi olarak 3 milyon- çoktan aşan göçmen dalgasına karşın, eski Avrupa kıtasındaki en sivri ama en göz ardı edilmemesi gereken temsilcisi.

Zira “bizden olmayanın ne hali varsa görsün!” vurdumduymazlığı bile Nakos’un yanında mumla aranır cinsten!

Nakos değişen toplumuna ve “benim!” dediği mahallesine dair tüm hislerini ise çocukluğundan beri mahallenin kalbi olan meydandaki “fıskiyede” buluyor. Bizde “Belediyenin önündeki fışkıyeyi kim kırdı?” nidasına denk gelebilecek absürt bir hassasiyetle tüm yaşamının anlamını bu fışkıyeye bağlıyor.

Nakos’un nefret kustuğu göçmenler cephesinde ise aslında aşınası olduğumuz, ezilen sınıftan olduklarından dolayı daha rahat empati kurabildiğimiz, kızıyla Almanya’ya gitmeye çalışan Suriyeli bir baba, Yunan mafyasının eline düşmüş -evet bu arabesk gerçekten var- zenci şarkıcı bir kadın ve koşullar onu gerektirdiği için kendisi gibi göçmen olanlara yardım eli uzatan insan taciri Hassan var.

Hassan, Billy, Nakos, Tarak ve Tereza’nın hikayesi kesiştikçe gerilimin dozu da artıyor ama yönetmenin “batmayı reddediyorum” gibi ince detaylarla bezediği anlatım dili, acı gerçekleri dramatize ederken kendisini sonuna kadar seyrettiren bir sinema filmini de ortaya koyuyor.

Bu noktada oldukça iyi bir oyuncu yönetimi izlendiğini ve oyuncuların karakterleri doğru yansıtmak adına iyi işler çıkarttığını da eklemek gerek. Tüm karakterler bir yana kızına savaşsız bir hayat sunmak isteyen Tarek’ın ajitasyona bulanmamış dramatizasyonu yüreklerde de yer ediniyor.

Sözün özü, Amerika Meydanı eleştirilerini yönelttiği, kendisini halen “Helen” olarak nitelendiren Yunan vatandaşlarına diyor ki “Suriyeliler ya da diğer ülke göçmenleri de size, bize bayılmıyor zaten, onlar da canları pahasına Yunanistan’ı terk etmenin yollarını arıyor.” Ve de Tarek’in yorumuyla “Endişelenmeyin zaten hiç uğramadığınız parklarınızın banklarında kalıcı değiliz…”

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı seyircilerin de kendilerine pay çıkartması gereken bir film Amerika Square filmini, yakaladığınız yerde kafanızda şu soruyla izleyin: “3 milyon Suriyeli göçmeni misafir eden topraklarımızdan benzer bir film neden hala çıkmıyor?”

Öteki Sinema için yazan: Duygu Kocabaylıoğlu

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir