Amerikan Dedektiflik Filmlerinde Revizyon: 1970’ler

 

Jorge Luis Borges; “Ficciones: Hayaller ve Hikayeler” adlı kitabının ilk öyküsü “Tlön, Uqbar, Orbis Tertius”ta, evine gelen bir misafirle “birinci tekil şahıs ağzından anlatılacak bir romanın yazılışına dair sonu gelmez bir tartışmaya” daldıklarını, bu tip bir yazımın, “romanın anlatıcısının, kimi olguları görmezden gelecek ya da çarpıtacak” veya “bilerek türlü çelişkilere düşecek” olmasıyla sonuçlanacağının altını çizer. Borges’in dile getirdiği bu tartışma çok eski bir tartışmadır. Burada duralım, Roland Barthes’e geçelim.

Barthes; “Yazının Sıfır Derecesi – Yeni Eleştirel Denemeler” kitabının “Roman Yazısı” adlı bölümünde roman yazarlarının “belirli geçmiş” (passé simple) kullanmasını bir düzenin anlatımı olarak görür. Barthes’e göre; belirli geçmiş kullanan anlatıcı, sıradan bir anlatıcıdan çok bir ‘açıklayıcı’, bir ‘tanrı’dır. Olayları sıralar, özetler ve bir tür tutarlı bağıntılar bütünü ortaya koyar.

Hard-boiled roman geleneği, Barthes ve Borges’in altını çizdiği bu iki nokta arasındaki parabolde kendini bulur. Birinci ağızdan, biraz da mahalle kabadayısı ağzıyla, hazırcevap, sert dedektiflik hikayeleri sunar bu gelenek. Hikaye olmuş bitmiştir. Açıkçası dedektif doğru mu söylüyor, yalan mı söylüyor, hangi konuda ne kadar dürüst bilemeyiz. Olduğunu öne sürdüğü bir olayı, olduğunu hatırladığı şekilde bize anlatır. Klasik dedektiflik hikayelerine adeta metamorfoz geçirten ve suçu, (Viktoryen anlatıda sıkça karşımıza çıkan) elit kesimlerin yaşantılardan söküp sokaklara, barlara, beş para etmez otel odalarına, karanlık ve ürkütücü meyhanelere dağıtır hard-boiled romanlar. Bu romanlar; cinayet(ler)in detaylarından çok toplumsal sebep ve sonuçlarıyla ilgilenir. Cinayeti çözen adamların zekasını ön plana çıkarmaz. Suçun iktisadi/hukuki/politik köklerine inmeyi yeğler, çürümüşlüğün devasa boyutlarının altını çizerler. Bu geleneğin iki dev ismi vardır, Dashiell Hammett ve Raymond Chandler.

Hammett ve Chandler’ın başlıca karakterleri; Spade, Continental Op., Marlowe, başka bir dünyanın, başkaca prensiplere sahip (anti)kahramanlarıdırlar. Sahicidirler. Serttirler. Farklı ahlaki kodlarla çalışırlar. Özellikle; “The Thin Man” sonrası başlıca Hammett karakterleri, kendilerini her yönden çevreleyen suça şu ya da bu şekilde bulaşmış kişilerdir hatta işlerine geldiği zaman suçu manipüle dahi ederler (“Red Harvest”, “Malta Şahini” romanları örnek verilebilir). Hard-boiled roman dedektifleri, pek kırılgan değildirler. Çetin cevizdirler. Neredeyse hiç hata yapmazlar. Bir şekilde ayakta kalmanın yolunu bulurlar. Bu roman geleneği sadece edebiyatta değil, sinemada da aynı şekilde vücut bulmuştur. Hard-boiled roman geleneği; dedektiflik filmleri janrının neredeyse tamamının üzerinde de adeta bir şemsiye gibi durur. 1970’li yıllara gelene kadar hemen her dedektiflik filmi, hemen her TV dizisi hard-boiled romanlardan fırlamış karakterlerle tıka basa doludur. 1970’li yıllara gelince işler değişir, her alanda olduğu gibi dedektiflik janrında da köklü değişimlerin zamanı gelmiştir.

Yanılmadınız! Bruce Lee'nin de Marlowe filminde küçük bir rolü var.
Bruce Lee, Marlowe filminde…

Bazı kaynaklar James Garner’ın “Marlowe”unu (1969) da revizyonist dedektiflik filmlerinden biri olarak kabul ediyorlar, açıkçası ben bu görüşe katılmıyorum. Chandler’ın “The Little Sister”ından uyarlanan “Marlowe” (1969); sürükleyici ve güzel bir film ama Philip Marlowe karakterine ve dedektiflik janrına yeni bir bakış açısı getirmiyor, var olan kurallar ve anlatılar üzerinden ilerliyor. Klasik anlatıya sıkı sıkıya bağlı 1969 tarihli “Marlowe” filminden sonra dedektiflik filmleri janrında köklü değişimler gerçekleştiğini öne sürmek mümkün. Bu değişimi/revizyonu kendi içinde iki gruba ayırabiliriz.

Bunlardan ilki, biraz daha hafif filmlerden oluşan, parodiler şeklinde tezahür eden ve türün klişelerini merkeze alan dedektiflik komedileridir. Woody Allen’ın 1969’da sahnelenen aynı adlı oyunundan uyarlanan “Play It Again, Sam” (1972) ile başlayan bu yolculuk, klasik dedektiflik filmleriyle gırgır geçen “The Black Bird” (1975) ve “Murder by Death” (1976) ile devam eder. “Peeper” (1976) ve “The Cheap Detective” (1978) diğer dikkate değer dedektiflik parodileridir. Hatta “The Adventure of Sherlock Holmes’ Smarter Brother”ı (1975) da bu kapsamda değerlendirebiliriz. man_with_bogarts_faceAynı gelenek 80’lerde de bir hayli form değiştirerek ilerler. “The Man with Bogart’s Face” (1980), Chandler ve Hammett geleneği üzerine inşa edilen bir komedi filmidir. “Dead Men Don’t Wear Plaid” (1982) dedektiflik hikayelerini merkeze alan kara filmlerin dip toplamını alan hayli keyifli bir filmdir ve yaratıcılık anlamında, “Who Framed Roger Rabbit”e (1988) giden yolun taşlarını döşer.

İkinci grup ise daha ağır toplardan oluşur. Bu grupta karşımıza; hem karakterlerini hem de olayları ele alışı bakımından daha önceki örneklere benzemeyen, bir dizi taze, yepyeni dedektiflik filmi çıkar. 1969 tarihli “Marlowe” ile 1982 tarihli “Hammett” filmleri arasındaki zaman dilimi tam anlamıyla bir yenilenme dönemidir. Klasik dedektiflik filmlerinin temel prensiplerinin 1970’li yıllarda değiştiği söylemek abartı olmaz. Ben bu dönemi yani 1970’li yılları “Amerikan Dedektiflik Filmlerinde Revizyon Dönemi” olarak adlandırıyorum. Bu dönemdeki dedektifler, sinemaya yeni bir soluk getirmişlerdir. Hard-boiled geleneği bu dönemde büyük bir değişim geçirmiştir. Dedektifler artık kırılgandırlar. Daha çok yanılırlar, daha çok hata yaparlar. Artık attığını vuran, bileğine kuvvetli dedektifler yoktur. Dayak yiyen, vurulan, suçluları elinden kaçıran dedektifler ortaya çıkmıştır. Bazıları yaşlıdır, bazıları çelimsizdir. Bazılarının ciddi ailevi sorunları, bazılarının ciddi sağlık sorunları vardır. Artık esas kızı götüren dedektifler de kalmamıştır. Çoğu zaman çürümenin boyutları o denli devasa noktalara ulaşır ki, dedektifimiz hiçbir şey yapamaz. Bazen silahını çekip en sevdiği arkadaşını vurmak zorunda kalır. Bazen de suçluların yaptıklarının yanına kar kalmasına seyirci olur. Köprünün altından çok sular akmıştır. Dedektiflik janrı, sinema tarihine, kazanırken bile kaybeden yeni bir tür kahraman sunmuştur.

70’li yıllarda “Amerikan Dedektiflik Filmlerinde Revizyon Dönemi”ne ait birçok seçkin örnek saymak mümkün… Ama bazı filmlerin bende yeri bir başka, onlara öncelik tanıyacağım. Komedi filmlerini (ve polis soruşturması filmlerini) hariç tutarak, sizler için 1970’lerden birkaç film önermek istiyorum. İşte dedektiflik filmlerinde revizyon denildiğinde aklıma gelen başlıca örnekler:

“Gumshoe” (1971)

Albert Finney, “The Thin Man” romanı hastası dedektif Ginley rolünde olağanüstü. Ginley; genelde itilip kakılan, ufacık bir evde tek başına yaşayan, ütü yapan, bir teşrifatçı ve yeni-yetme bir stand-up’çı. Son derece de zeki. Chandler ve Hammett kahramanları gibi olağanüstü bir hazırcevaplılığı var. Bir baltaya sap olamamış bu şahsiyet ben dedektif olacağım diyor, gazeteye ilan veriyor, ilk iş teklifleriyle beraber de olaylar sarpa sarıyor. Finney’in lafı gediğine koyan on numara cevapları için bile izlenir.

 “The Long Goodbye” (Uzun Veda, 1973)

Yasujiro Ozu “The Long Goodbye”ı (1973) izleyeseydi, bağırsak düğümlenmesinden ölürdü. Robert Altman, bir önceki filmi “Images”taki (1972) bir fikri alıyor ve tüm filme yayıyor. Bu filmde kamera bir an olsun durmuyor, kamera dursa bu sefer zoom değişiyor. Filmde; hareketin olmadığı, tek bir sabit plan bile yok. İnanılır gibi değil. Sinema tarihinde bir devrim! Elliot Gould, beyazperdedeki gelmiş geçmiş en cool dedektif rolünde. Bu film kaçırılmaz.

“Chinatown” (Çin Mahallesi, 1974)

“Chinatown” (1974), sadece dedektiflik filmlerinin değil, tüm bir sinema tarihinin de en iyi filmlerinden. Müthiş bir senaryo (Towne), müthiş bir yönetim (Polanski), müthiş oyunculuklar (Nicholson, Huston, Dunaway). Başroldeki dedektifin burnunu dağıtıyorlar ve neredeyse tüm bir film boyunca bandajla geziyor. Polanski’nin “Chinatown”u (her ne kadar şehir, Personville’i andırsa da), hard-boiled geleneğindeki ‘dedektif’ mevhumunu yerle bir eden filmlerden. Dört dörtlük bir şaheser!

“Farewell, My Lovely” (Elveda Sevgilim, 1975)

Aslında “Farewell, My Lovely” (1975) klasik anlatıya oldukça sadık. Burada farkı yaratan; hayli yaşlıca bir Philip Marlowe’u ustaca canlandıran ve bu meşhur kahramana yeni bir hava ve tecrübe getiren Robert Mitchum (kitapta otuzlu yaşlardadır). 57 yaşındaki Mitchum, adeta bu rol için doğduğunu ispatlıyor. Ustanın en sevilen filmlerinden… Film o kadar beğenildi ki; Mitchum bir kez daha Marlowe olsun diye Chandler’ın “The Big Sleep”ini (1978) de filme aldılar. O da iyidir.

 “Night Moves” (Gece Hamleleri, 1975)

“Night Moves” (1975); pek bilinmez ama bu filmi izleyen bir daha dedektif Moseby’i unutamaz. Harry Moseby rolüne mükemmel bir yorum getiren Gene Hackman, aile sorunları olan bir dedektif. Sert oynamayı seviyor. Basit bir iş alıyor, oradan oraya sürükleniyor, işler sarpa sarıyor. Hareketli, dur durak bilmeyen güzel bir dedektiflik filmi. Arthur Penn’in en iyilerinden.

 “The Late Show” (1977)

Revizyon dediğin böyle olur. Mütemadiyen Alka Seltzer içen, ihtiyar bir dedektif. Bir evde oda kiracısı… Yalnız. Kimi kimsesi yok. Zor işitiyor. Anlaşılan az da ömrü kalmış. Eskisi gibi güçlü değil ama çok zeki, gözlem gücü de yüksek. Dayak yiyor, itilip kakılıyor. Başında da cırcır bir karı. Onun kaybolan kedisini arama işini alıyor ve olaylar bambaşka bir hâl alıyor. “The Late Show”u sadece dedektiflik filmleri açısından ele almak yanlış olur, tam bir karakter analizi. Robert Benton’un detaylarla dolu, hınzır senaryosu tam bir sanat eseri. Art Carney, dedektif eskisi Ira Wells rolünde, Lily Tomlin Margo rolünde olağanüstü.

KAYNAKLAR

Barthes, Roland. “Yazının Sıfır Derecesi – Yeni Eleştirel Denemeler”, 2009. (çeviren Tahsin Yücel), YKY, İstanbul, Türkiye.

Borges, Jorge Luis. “Ficciones: Hayaller ve Hikayeler”, 2011. (çevirenler: Fatih Özgüven ve Tomris Uyar), İletişim Yayınları, İstanbul, Türkiye.

Philipss, Gene D. “Creatures of Darkness: Raymond Chandler, Detective Fiction, and Film Noir” 2000. “The University Press of Kentucky”, ABD.

Zuckoff, Mitchell. “Robert Altman: The Oral Biography”, 2009. Alfred A. Knopf. ABD

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir yorum var

  1. chinatown bu başlığın olmazsa olmazıdır herhalde. gerçekten çok iyi sunulan karakterlerle birlikte o dönemin yaşamındaki garip durgun yapı insanın gözünden kaçmıyor. izlerken hep içim bi garip olmuştur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: