Amour / Love / Aşk (2012)

Funny Games, La pianiste, Caché ve Das weiße Band ile yakından tanıdığımız Cannes Film Festivali’nde yıllardır ödüle boğulan Avusturyalı yönetmen Michael Haneke, tüm ihtişamıyla insan ruhunun derinliklerine doğru yol aldığı Amour ile letarji bir atmosfer yaratırken olağanüstü bir gözlemci olduğunu kanıtladığı Haneke gerçekliğiyle, kapalı kapılar arkasındaki derin sessizliğiyle ve Jean-Louis Trintignant ile Emmanuelle Riva’nın etkileyici performanslarıyla zihnimizi tarumar etmeyi başarıyor. Haneke bunu hep yapıyor. Ayrıca Das weiße Band sonrası Amour ile bir kez daha Altın Palmiye’yi kazanarak kısa süre içerisinde Altın Palmiye’yi kazanan tek yönetmen oluyor ve Macar yönetmen Béla Tarr gibi sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden biri haline geliyor.

Amour_official_poster

Öteki Sinema için yazan: Buğra Şengül

Münih doğumlu provokatif yönetmen Michael Haneke, bizlere Paris’te yaşayan entelektüel-yaşlı bir müzisyen çiftin hikâyesini anlatırken insan zihninin ve toplumsal yapının dehşetini de gözler önüne sermekten kaçınmıyor -ki bildiğiniz üzere Haneke’nin sinema anlayışında kural tanımak diye bir şey yoktur, onun sineması didaktiktir. Retrospektif bir açılış sahnesiyle de bu çok rahat anlaşılıyor. Paris’te lüks bir apartman dairesinde kokunun dayanılmaz bir hâl almasıyla polis memurlarının ve itfaiye ekibinin bantlarla mühürlenmiş kapıları kırarak çiçeklerle dekore edilmiş yatakta buz kesilmiş ölü bir beden görüyoruz. Ne yazık, aşk çoktan çürümeye başlamış. Daha sonrasındaysa Paris’in o müthiş Şanzelize Caddesi’nde bulunan Théâtre du Champs-Élysées’de Avusturyalı Franz Schubert’in şaheserini (Impromptu opus 90 D.899 No. 1 in C minor) dinliyor, Georges ve Anne’nin mutluluğunu o geniş dairelerine gidene kadar paylaşıyoruz. Belki de birkaç dakika yüzümüzde tebessüm beliriyor. Eh, daha da fazlasını beklemek olmazdı zaten. Ayrıca filmin tamamın hemen hemen bu apartman dairesinde geçmesi Amour’u klostrofobik bir film olarak kategorize etmeme neden oldu. Apartman dairesi değil de gerçekliğin üzerine inşa edilmiş hapishane diye adlandırsam daha doğru bir ifade olacak sanırım.

amour1

Amour kışın gelmesi gibiydi, soğuk ve ürkütücüydü. Acı bir deneyim, Thanatos ve Eros çatışması gibiydi.

Haneke’nin yıkıcı doğası sinemada yeni bir sınır çiziyor ve çürümek üzere olan çok yüzlü toplumsal sistemin gerekliliğinden doğan bir ihtiyacı yansıtıyor. Rahatlıkla diyebilirim ki Haneke, çağdaş dünyanın rahatsız edici aynasıdır. Belki de hepimizin ona ihtiyacı var, Dostoyevski ihtiyacı gibi. Das weiße Band’i ya da Amour’u izlerken yaşadığım hissiyatı Yeraltından Notlar’ı okurken de yaşadığımı hatırlıyorum. Amour’un kapalı kapılar arkasındaki derin sessizliği, mutluluğun kederli bakışı ve rahatsızlık boyutu ise bana bir de Bergman’ın Viskningar och rop’unu hatırlatıyor. Tanrı’nın sağır edici sessizliğiydi, değil mi? Kaçınılmaz bir sondu. Eğer ki bir son kaçınılmazsa, atacağınız her adım yıkıcı olur. Anlayacağınız, bir zamanlar Bergman’ın yaptığını şimdilerde Haneke yapıyor. Gerçekliğiyle insan ruhuna dokunuyor. Ama temelde Funny Games ya da Caché gibi filmlerinde gördüğümüz obsesif tavrını Amour’da göremiyorum. Belki de aşk ve ölümün trajedisini Georges ve Anne karakterlerinin derinliklerine gizleyerek farklı bir anlatım tarzı benimsiyor. Ama ne olursa olsun Haneke’nin yenilediği bu bakış açısı analitik kavramların kaybına uğramıyor. Daha öncesinde de yaptığı gibi duyguların bir provokatör olduğunu anlatmayı amaç ediniyor. Kaldı ki sadece bu nedenle bile Amour’u bir başyapıt olarak kabul edebilirim. Bilin ki Haneke, yaşam dersi veriyor.

“Ben küçükken, aslında o kadar da küçük değildim. İlkokulu bitirmek üzere olduğuma göre on yaşında falandım. Annemle babam beni yaz kampına göndermişti. Yazı yaşıtlarımla geçirmemin faydalı olacağını düşünmüşlerdi. Ormanın derinliklerinde eski bir şatoda kalıyorduk. Sanırım Auvergne’deydi, tam hatırlamıyorum. Sonuç olarak hiç de beklediğim gibi değildi. Sabahın altısında uyanıp suya dalmak zorunda kalıyorduk. Şatoya yakın, ufak bir göldü. Buzla kaplı bir dağın kaynağından besleniyordu. Çift sıra halinde koşup atlamamız gerekiyordu. Beni bilirsin, hiçbir zaman sportif birisi olmamışımdır. Gün içinde sürekli faal olmamız, herhalde bir de yapabileceğimiz ergenvari hareketlerin önüne geçmek için bir program hazırlamışlardı. Ama en kötüsü de yemeklerdi. Kampa varışımızın üçüncü gününde yemekte sütlaç vardı. Sütlaçtan da nefret ederdim. Uzunca bir salonda uzun uzun masalara otururduk. Sütlacı yemek istemedim. Öğretmenlerden birisi bana tabağımı bitirmezsem buradan çıkamayacağımı söyledi. Yemekten sonra herkes çıktı ve ben gözyaşları içinde tek başıma kaldım. Annemle gizli bir anlaşmam vardı, ona her hafta bir kartpostal atıyordum. Kampta mutlu olduğumda çiçek, mutsuz olduğumda da yıldız çiziyordum. Kartları biriktirmiş, hepsinde yıldızlar vardı. Tam üç saat sonra masadan kalkmama izin verdiler. Hemen odama gidip, yatağıma girdim. Ateşim kırk derece olmuştu, difteriymiş. En yakın hastaneye götürüp karantinaya aldılar. Bu da demek oluyordu ki annem ziyaretime geldiğinde bana sadece pencereden el sallayabilecekti. Kartpostalımı da bulamıyordum. Çok üzücüydü.”

Sonuç olarak diyebilirim ki Amour, bir aşk hikâyesinden çok daha fazlasıdır. Eğer ki paradoksal bir güzellik bekliyorsanız, beklemeyin. Çünkü orada Haneke’nin vizyonunu vardır. Yaklaşık iki saat boyunca Haneke’nin sert gerçekliğine tutunmayı bilmeniz gerekiyor. Muhtemelen hiçbir zaman ikinci kez izlemek isteyeceğiniz bir film olmayacak, Amour, ama zihninizin ücra bir köşesinde ilk kez izliyormuş gibi izlemek isteyeceğiniz bir film olarak yer edineceğini umuyorum.

Kul_amour2_21-05-20_643981a

3

4

8

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir