Anayurt Oteli, Nazilli ve Mekanlarda Asılı Kalmış Hatıralar

anayurt-kapak

Ey okuyucu, bu yazı ne bir Anayurt Oteli eleştirisidir, ne de Nazilli tanıtımı. Bu yazının konusu ben ve anılarımdır. O yüzden Montaigne’in Denemeler’in önsözünde de dediği gibi: “Kısacası, okuyucu, kitabımın özü benim: Boş zamanlarını bu kadar sudan ve anlamsız bir konuya harcaman akıl karı olmaz. Haydi uğurlar olsun.”(1)

Galiba 1987’nin sonlarıydı. İlkokul 5. sınıftaydım. Öğretmen okulundan mezun olduklarından beri köylerde öğretmenlik yapan annem ve babam, hem benim iyi bir ilkokul sonrası eğitim almam için hem de ilkokula başlamak üzere olan kardeşime daha iyi imkanlar sağlayabilmek için Nazilli’ye tayin istedi. Aydın’ın çok da izole olmayan bir dağ köyünden 100.000 nüfuslu bir ilçeye taşınmak afallatıyor insanı! Romanlar’ın oturduğu sokağa yakın bir muhitte ev tuttuk. Çoğunluğu artık müzisyenlik yapmayan, bakkal işleten, piyango satıcılığı yapan, çoluğu çocuğu öğretim üyesi veya TRT’de solist/assolist/müzisyen olan Romanlar’ın yaşadığı gayet oturaklı bir mahalle idi burası. Gene de akşamları kapının önüne iki sandalye atıp kanun ile klarneti çıkarıp prova yapanlarıyla, şenlikli düğünleriyle, başka şehirlerde seks işçiliği yapıp ailesini gene yüzüstü bırakmayan trans bireyleriyle şenlikli ama aynı zamanda derslerle dolu bir mahalleydi aynı zamanda. Kapatması olan şişmanca bir kadınla yaşayan ince sesli, montunun göğüs kısmı şişkince olan D. Abi’nin isminin neden kadın ismi olduğunu öğrenmem de çok uzun sürmeyecekti. (Rakıyı iyi içermiş, çok güzel cümbüş çalarmış ayrıca.)

1988 veya 1989 yılında TRT’de gösterilecek olan bir film herkesin dilindeydi: Anayurt Oteli. Bilindiği üzre film 1986’da yani bizim taşınmamızdan bir yıl önce Nazilli’de çekilmişti. Yusuf Atılgan’ın aynı adlı eserinden uyarlanan filmin senaryo yazarı ve yönetmeni Ömer Kavur idi. Olayları Zebercet’in aklından geçen düşünceler ve anılarla harmanlayarak veren romanın sinemaya aktarılması faciaya dönüşebilme olasılığı yüksek bir iş olsa da Ömer Kavur romanın oldukça büyük bir kütlesini filme aktarmayı başararak bu yükün altından kalkabilmişti. Sanırım Cumartesi gecesi yayınlanan film, tahmin edersiniz ki, çok büyük heyecan yaratmadı. Türk Sinemasının en nadide örneklerinden birini yalnızca Nazilli’nin şurasını burasını göreceğiz diye izlemeye koyulanların çoğunluğu filmi çok kasvetli ve anlaşılmaz bulmuştu.

Babamdan filmin çekildiği yerler ile ilgili bir kaç şey duymuştum. Hatta onun birkaç tanıdığı da polis, mahkeme heyeti gibi rollerde oynamıştı. Hatta mahalledeki arkadaşlardan bazıları bu filmde göründüğünü iddia ettiği için filmin, özellikle istasyon caddesinde geçen bölümlerini göz kırpmadan izlesek de bir şey göremedik!

Zebercet (Macit Koper) Manisa’nın bir ilçesindeki Anayurt Oteli’ni işleten kişidir. Akrabalarına ait olan otelin tüm işlerini ortalıkçı kadın Zeynep (Serra Yılmaz) ile çekip çeviren Zebercet, gelirin mal sahibine düşen kısmını, ufak tırtıklamalar hariç, düzenli olarak göndermektedir. Zebercet, başkalarıyla ilişkisi oldukça sınırlı olan içine kapanık biridir. Otelin ortalıkçısı Zeynep’le, otelin müdavimleri ve çevredeki esnaf ile olan iletişimi asgari düzeydedir. Aslında Zebercet böyle olmasını istemektedir. Ortalıkçı Zeynep ile, Zeynep uykudayken cinsel ilişkiye girmektedir. Uykusu ağır olan Zeynep bunun farkında mıdır ondan bile emin değildir. Günün birinde otele gecikmeli Ankara treni ile güzel bir kadın (Şahika Tekand) gelir. Kadın ertesi gün Hacırahmanlı köyüne gider. Zebercet kadının yeniden geleceğini umar ve beklemeye koyulur. Kadın bir türlü gelmez. Zebercet’te bir takıntı haline gelir kadın. Gitgide  içine kapanır ve ruhsal dengesi raydan çıkar. Otele müşteri kabul etmemeye başlayan Zebercet bu buhranın içinde kendini yok oluşa götürecektir. Filmin ana karakterini canlandıran Macit Koper’in yanında Serra Yılmaz’ın ortalıkçı kadın rolüne müthiş oturması, Orhan Çağman’ın alışılmış ekstra inandırıcılığı ve Ömer Kavur’un hikaye ve bu hikayeye uygun mekan konusundaki müthiş isabetli seçimleri filmi sinema tarihimizde önemli bir yere oturtuyor. Özellikle istasyonu otele yakın, meyve sebze pazarı romandaki ilçe gibi perşembeye denk gelen, dokuma fabrikasına sahip bir ilçe olarak Nazilli’yi bulmak için oldukça araştırmış olmalı.

anayurt-zebercet

Zebercet insanlarla ilişki kurmasını beceremeyen bir insandır. Bunu yapmak için hevesi de yoktur. Bir süreliğine otelde kalan ve bütün gün karşısındaki koltukta gazete okuyan emekli subaya (Orhan Çağman) bile uyuz olmakta ve sorduğu sorulara kısa, soğuk ve zaman zaman azarlar gibi cevaplar vermektedir. Çünkü o karşıda otururken bütün gün oturmaktan kıçına yapışan pantolonunu düzeltip, birazcık yana devrilerek rahatça yellenememektedir. İnsan, kendi varlığının farkında olsa da bunu sürekli olarak başkasına onaylatmak ister. Varlığı onaylatmanın en sağlıklı yolu ise insanlarla kurulan hiyerarşiden uzak, insanca yatay ilişkilerdir. Bu tarz insanca ilişkilerin yokluğu, onay bekleyen varlığın bilincine buhran olarak geri döner. Buhranlı bir bilincin ise hiç şaşmaz bir biçimde patlak verdiği yerlerden biridir cinsellik. Zebercet’in olmayan cinsel hayatı da bundan muaf değildir. Ortalıkçı Zeynep’le o uyurken cinsel ilişkiye girmekte ve karşısında iki laf bile edemediği, hatta ismini bilmediği bir kadına,  bu kadın otele bir daha gelmeyecek bile olsa, takıntılı bir aşk beslemektedir. Sağlıklı bir ilişkinin iki parçası farklı farklı objelere yönlendirilince sonuç ikisinde de tatminsizliktir. İki parçası farklı hedeflere  yönlendirilen ilişki, hem Zeynep’i hem de gizemli güzel kadını obje durumuna sokmaktadır. Çünkü her iki kadını da fizik ve ruhsal anlamda “bütün” bir varlık olarak muhatap almamakta, onları kısmen kullanmaktadır. Bundan da öte bu iki farklı ilişki Zebercet’in bilincinde iki ayrı bölme oluşturarak onu felakete götürecek olan bir bölünme hali oluşturmaktadır. Gizemli kadının geri dönmesi umudu, oteli kısa süreliğine içinden yeni bir Zebercet’in çıkacağı bir kozaya dönüştürmüş olsa da çabuk kırılan umutlar bu kozadan üç ölü kelebek çıkaracaktır: Zeynep, kedi ve Zebercet. Zebercet, ayağının altındaki sandalyeyi tekmelerken “Adım…” diyecek ve cümle yarım kalacaktır. Adı ölümdür, adı yalnızlıktır, adı hiçliktir!

Mekanlar

Anayurt Oteli’nde mekanlar çok önemlidir. Bilhassa Otelin kendisi başlı başına bir karakterdir desek yeridir. Ben de hayatımın ilkokul ile üniversite arasındaki bölümlerinin geçtiği bu şehrin filmde görünen mekanlarını, zamanımın elverdiği, gücümün, hafızamın yettiği ölçüde fotoğraflayıp anlatmaya çalıştım. Çünkü Anayurt Oteli 87 yılında Nazilli’ye yeni taşınmış bir Özgür de demek! Fotoğraflayabildiğim ve fotoğraflayamadığım mekanlara birlikte göz atalım.

anayurt-otel

Ankara Palas Oteli (Anayurt Oteli)

Nazilli’nin en işlek yerinde, istasyonun karşısındaki Ankara Palas Oteli Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılmış. Düzenli ordunun kurulmasında önce bölgede faaliyet gösteren Demirci Mehmet Efe’nin mülküymüş. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarında bu otelde kaldığı gibi bir takım bilgiler olsa da otelin kuruluş tarihi savaş sonrasında olduğu için bu iddia doğrulanamıyor. Bir süreliğine vergi dairesi, karakol ve konut olarak kullanıldığı olmuş. 1952 yılında Anakara Palas Oteli adını almış.

Otelin dış kapısı demirden. Onun arkasında ahşap ve camlı bir kapısı daha var. Bodrum+zemin+1.kat şeklinde üç kata sahip olan otelin üst katına sağdan ve soldan iki merdivenle çıkılıyor. Giriş kapısının tam karşısında binanın arka kapısı bulunuyor ve bu kapıdan çıktığınızda sağa ve sola doğru inen iki merdiven ile arka bahçeye çıkabiliyorsunuz.

Ankara Palas Oteli, özellikle ortaokul yıllarımda en çok takıldığımız muhitte bulunuyordu. İstasyon, Uzun Çarşı, istasyonun karşısındaki seyyar kokoreççi, bol bol koleksiyonluk pul aldığımız kitapçı Kasım Amca (90’lı yılların ortasında, ben üniversitedeyken kapatmış dükkanı. Kitap satamamaktan, işi kırtasiye ve test kitabı satışına dökmüş olmaktan şikayetçiymiş), gazetelerin verdiği oyun eklerini bulabildiğimiz gazete ana dağıtımcısı ve tabi ki müdavimi olduğumuz atari salonu oteli de içine alan 100 metrelik bir yarıçap içine sığıyordu. Hatırladığım kadarı ile otelin dış kapıları hep kapalıydı, otel kullanılmıyordu. Daha sonra koruma altına alınmış. 2005 yılında da restorasyona başlanmış. Restorasyon çalışmaları sırasında bir de yanma tehlikesi atlatıp 2010 yılının 30 Ağustosunda  Nazilli Belediyesi Etnografya Müzesi olarak faaliyete girmiş.

Nazilli’ye geliş gidişlerim hep tatil günlerinde olduğu için maalesef filmin en önemli mekanının içini fotoğraflayamadım. Bu konudaki eleştirilerinizin de haklılığını şimdiden kabul ediyorum.

anayurt-istasyon

İstasyon

Zebercet’in gecikmeli Ankara trenini beklediği yerdir burası. Denizli, Afyon, İzmir ve Söke istikametine giden trenler geçer buradan. Uzun istasyon binası, pergule ve onu ayakta tutan sıra sıra ahşap direkler ve elbette istasyonun saati ve kampanası hala yerli yerinde. Türkiye’de yapılan ilk demiryolu olan İzmir-Aydın hattının son istasyonu olan Nazilli İstasyonu ilk taşındığımız zamanlar benim için sihirli bir yerdi. Önünde 2 muhteşem buharlı lokomotif olan bakım atölyesi, Turan İlkokulu’nun altındaki kavşaktaki dev kule, Aydın yönündeki lojman evlerinin önündeki drezin depoları pek gizemli, pek muhteşem görünürdü o zamanlar. Park edilmiş vagonlardaki yazıları anlamasam da kutsal kelimeler gibi tekrarlardım: Buhar Şofaj… Yol kenarındaki travers yığınının üstüne çıkıp dut toplamaya çalışırken aşağı düşüp, kaburgalarıma çarpan traversin marifeti ile nefessiz kalıp dilim dışarıda bir kaç dakika böğürmüşlüğüm de vardır )

anayurt-kopru

Demiryolu Köprüsü

Demiryolu ile Hürriyet Caddesi’nin kesiştiği yerde, İstasyon caddesine paralel uzanan köprü Zebercet’in Ekrem’i çağırmaya cesaret edemeden ayrıldığı yer. (O zamanlar köprünün üstündeki “Ansiklopedi Veriyor” yazısının hangi gazeteye ait olduğunu bir türlü hatırlayamadım Türkiye Gazetesi miydi, yoksa Tercüman mı?)

anayurt-saray

Saray Sineması

Zebercet’in Ekrem ile filme gittiği yer. otelden çıkınca sağa doğru gittiğinizde karşınıza çıkan caddeden yukarı doğru çıktığınızda solunuzda göreceğiniz yerdir burası. Erkin Koray’ın 1974 yılında konser verdiği yer olduğu rivayet edilir. Bordoya yakın boyası ve panjurları sıkı sıkıya kapalı yüksek pencereleri ile hatırladığım bu yer yaklaşık 50 yıldır hizmet veriyormuş ve sinemanın işletmecisi geçen sene hayatını kaybetmiş. 90’lı yılların başında  tek tük gişe filmleri dışında genelde 70’li yılların erotik filmleri, karate filmleri ve bayramlarda da 3 Süpermen ve Dünyayı Kurtaran Adam gibi B-filmler gösterilirdi. Sinemanın dibe vurduğu yıllarda işletmeci, sinemanın yanına her yerde olduğu gibi bir de videocu da açmıştı zevahiri kurtarmak için. Şimdi videocu çoktan tarih olmuş ama Saray Sineması yenilenmiş dış cephesi ve filmleriyle hizmet vermeye devam ediyor hem de Belediye Sinemasının işletmesini de yapıyor. (Burada, okuyucularımızdan Faysal Bey’in verdiği bilgilere göre bir düzeltme yapmak zorunlu oluyor: Saray Sineması ve Belediye Sineması şu anda faaliyette değilmiş. Nazilli’nin tek sineması yeni yapılan AVM içindeki sinemaymış artık.)

anayurt-park

Büyük Park (Uğur Mumcu Parkı)

Zebercet’in kestane aldığı, hatta bir keresinde de onu “Ne dikiliyorsun?” diye kovan kestanecinin durduğu yerdir burası. (Zebercet’in onun tepsisine tekmeyi basmışlığı vardır ama hayalinde yapmıştır bunu.) Yeşillikler içindeki Büyük Park’ın Ziraat Bankası’na bakan dış kaldırımındadır. Parkın bu kaldırıma açılan kapısı, dış duvarları ve eski döküntü WC değişse de park hala aynı.

anayurt-garlokantasi

İlker’in Meyhanesi

Zebercet’in müdavimi olduğu meyhane. Buranın Gar Lokantası olduğundan o kadar emindim ki! Fotoğraf çekmezden evvel bir bira içiyorum bahçede. Kapalı kısım doğal olarak kullanılmıyor. Malum havalar sıcak, herkes bahçede. Salaş bile sayılabilir ama üstü asmalarla kaplı, ortadaki havuzunda yılan balığı yüzen ilginç bir yer. Sarmaşıklı parmaklıkların arasından 1. peron gözüküyor. Aklıma aniden Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar romanındaki Selim Bey geldi. Hani şu İstasyonun yanındaki meyhaneye gidip bir yolcuyu bekliyormuş gibi yaparak içmeyi alışkanlık haline getiren Selim Bey! Ne yalan söyleyeyim, keyifleniyorum. Biram bittikten sonra hesabı öderken kapalı bölümde fotoğraf çekmek için izin istiyorum. Garson, patronunun yanına götürüyor beni. Adama durumu anlatıyorum. Adam “Çek ama o meyhane burası değil. Orası el değiştireli, devralan kişi de batıralı çok oldu” “Yönetmenler (yönetmen ve film ekibi Y.N.) buraya takılırdı ama” Demekki hafıza yanıltabiliyor insanı! Babama sorduğumda da aynı şeyleri anlatıyor. İlker’in yeri, Hürriyet Caddesi üzerinde  Saray Sinemasıyla aynı sırada bir yermiş. Solcular takılırmış. Şimdi o da tarih olmuş. Dolayısıyla buraya da Zebercet’in değil ama Ömer Kavur ve film ekibinin takıldığı Gar Lokantasının resmini koyabiliyorum maalesef.

anayurt-safak

Şafak Şekerleme

Zebercet’in bir kızın peşine takılıp girdiği ve bir şey almadan çıktığı şekerlemeci belki de Uzun çarşının ara sokaklarında bulunan en eski dükkan. Fotoğraf çekmek için içeri girmeye davranıyorum ama kimse yok! Meğer yan tarafta daha küçük ama yeni bir dükkanda yürütüyorlarmış işlerini. Nikah şekerleri, gümüş gondollar, çikolatasız, çıtır çıtır badem şekleri. Adama meramımı anlatıp fotoğraf çekmek için izin istiyorum. “Tabi tabi çek, zaten TRT’den kaç kere geldiler.” O kadar müşterinin arasında şunu da anlatıyor: “Yunanlılar kaçarken bir tek burası yanmamış. Neden biliyor musun? Burayı cephanelik olarak kullanıyorlarmış. Ateşe verememişler” Sonra da ekliyor: “Yazacaksan bende fikir çok!” Demek ki tezgahının arka duvarında Atatürk ve Fevzi Çakmak’ın resmi asılı olan Şafak Şekerleme’nin kaderi, romandaki Anayurt oteli ile aynı! Hatırlarsanız o da yanmaktan kurtulan ender binalardan biriymiş.

anayurt-halbinasi

Hal Binası

Perşembe pazarının göbeğindeki bu bina Zebercet’in gene aynı kızı takip ederken geçtiği yer. Filmde görünen ve benim de hatırladığım haliyle bir geniş orta alana bakan dükkanlar şeklinde bir düzene sahip olan bu kapalı mekanın yapısı da çok değişmiş. Artık yarısı açık, dükkanları daha sık bir yer olmuş. eski halinden ve canlılığından eser kalmamış.

anayurt-kusbaz

Kuşbaz Mahallesi

Nazilli’nin oldukça kıyısından geçen çayın üst kısımlarında bulunan bu mahalle öncelikle horoz dövüşleri, Romanları ve kuru patlıcan ve biberi ile ünlü. Burada yaşayan insanların önemli bir kısmının geçim kaynağı patlıcan oymak ve kurutmak. Bir evin ahalisi, öyle böyle değil, tam bir römork dolusu patlıcanın altından girip üstünden çıkıyor, diziyor, evlerinin önündeki sergilere seriyor, yetmezse çayı çevreleyen DSİ amblemli demir parmaklılara asıyor. Horoz dövüşleri de artık yapılmıyormuş.

(1) Denemeler, Montaigne, Cem Yayınevi

Yazar hakkında: S. Özgür Ilgın

1977 Yılında Aydın’da doğdu. Üniversitede bir elin parmakları kadar üyesi olan Felsefe Topluluğunun çıkardığı, iki elin parmakları kadar “tirajı” olan Yitik adlı fotokopi fanzinde öykü ve albüm tanıtımları yazdı.

Blues, Heavy/Rock, Doom, Thrash, Death, Jazz ve Proggressive müziğe bayılıyor. Sergio Leone’yi David Lynch’i, Stanley Kubrick’i, Metin Erksan’ı, Ertem Eğilmez’i, Nuri Bilge Ceylan’ı, Zeki Demirkubuz’u ve Yılmaz Atadeniz’i çok seviyor, sinema ve müzik gibi eğitiminin olmadığı konularda ukalalık etmekten çok hoşlanıyor.

4 Yorumlar

  1. Sayın S. Özgür ILGIN bey, Nazilli’de yaşayan biri olarak yazınızı gördüğümde şaşırdım, genelde “uzun yaşam şehri” ve “Sümerbank” gündemleriyle haberlere ve köşelere konuk olur ilçemiz. Anayurt oteli ve Nazilli’deki mekanlarını çok güzel anlatmışsınız. Film de keza Türk sinemasında psikolojik gerilim türünde müstasna bir yere sahip. Bilmiyorum haberdar mısınız ama filmde geçen Saray Sineması ne yazık ki şu an kapalı, diğer yeni açılan belediye sineması da kapalı, Nazilli çıkışında yeni açılan AVM’nın sinemasına gitmek gerekiyor film izlemek için. Ne zamandır geldiniz mi bilmiyorum ama Nazilli pek değişmedi. Burada yaşayanların, ilçenin küçüklüğünden, iş imkanlarının kısıtlılığından dert yanması bir yana Türkiye’nin diğer bölgelerine göre(özellikle iç bölgeler) daha özgür ve ılımlı olmasıı, maddi yönden de metropollere göre daha ucuz olması, insanların hoşgörülü olması burayı yaşanılabilir kılıyor.
    Öte yandan, horoz dövüşleri artık devam etmiyor bunu da küçük bir bilgi olarak söylemiş olayım, keza hayvanların kumar aracı olarak dövüştürülmesi, zarar görmesi canlı sevgisi olanların istemeyeceği bir şey, bu açıdan olumlu bir gelişme diyebilirim.
    Erkin Koray’ın 1974’te Nazilli’de verdiği iddia edilen konser de büyüklerimden edindiğim bilgilere göre gerçek.
    Gar lokantası halen faal, kışın içeride tarih kokusuyla yudumluyoruz içkilerimizi, ilk gidişimde sizin adınıza da kadeh kaldıracağım.
    Lafı çok uzatmayayım, felsefe ve sinemayla ilgilenen biri olarak bundan sonra yazılarınızı merakla bekliyor olacağım. Nazilli’den selamlar.

  2. Faysal Bey, verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim. Nazilli’ye genelde bayramları geldiğim için olan bitenden ancak anlatıldığı kadar haberdar olabiliyorum. Kazancı’nın geçen sene vefat ettiğini duymuştum ama güncel film afişlerini falan görünce Saray Sinemasının çalıştığını sandım. 2 sinemanın birden çalışmaması gerçekten üzücü. Yazıyı, verdiğiniz bilgilere göre güncelleyeceğim. Kendinize iyi bakın.

  3. Sayın Özgür bey,
    Zevkle okuduğum yazınıza küçük bir katkıda bulunmak istedim.
    Filmde geçen horoz dövüşlerinin yapıldığı kahve Yeşilyurt Mahallesi’nde şu anki ismiyle Prof. Muammer Aksoy Mahallesi’nde 1111 Sokak üzerindeki camidir. Yüzbinliklerin evinin karşısındadır. Bizim çocukluğumuzda hemen arkasındaki boş arazide ılgın ağacından keserek sivrilttiğimiz dallarla kazık oyunu oynadığımız bir yerdi. Çok müdavimi vardı bu kahvenin. Sonra ne olduysa burası terkedilmiş bir bina haline geldi, daha sonra da cami yapıldı.

  4. Ertan Bey verdiğiniz bilgiler için çok teşekkürler. Maalesef burası da İlker’in Yeri gibi kaybolmuş mekanlardan birisiymiş demek ki.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir