Andrei Rublev (1966)

Yaşamanın sırlarını bileydin, Ölümün sırlarını da çözerdin; Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok: Yarın, akılsız, neyi bileceksin? (Ömer Hayyam)

Andrei Rublev posterSinemanın değerli yönetmenlerinden Andrei Tarkovski’nin, yakın dönem Türk sineması üzerinde çok büyük bir etkisi olduğu söyleniyor olsa da, böyle bir etkiden bahsedilemeyeceğini, öyle olduğu iddia edilen filmlerin çoğunluğunun ise hayli sığ bir taklit olduğunu söylemeliyim. “Bence insan, özü itibarıyla manevi bir varlıktır ve hayatının anlamı da bu maneviyatı geliştirmekte yatar. Bunu yapmazsa, toplum çöker. Sanata muazzam bir görev düştüğüne inanıyorum. Bu görev, maneviyatın diriltilmesi görevidir” diyen Tarkovski’den etkilendiğini iddia edenlerin, “maneviyatı öldürmek ve toplumu parçalamak” için film çekiyor olmaları nasıl izah edilebilir, bilemiyorum. Çektiği her on filmden dokuzu “kültür endüstrisi” ürünü olan Yeşilçam geleneğinden kopamayan günümüz Türk sinemasının en belirgin özelliği ve hangi türde olursa olsun yanlış anlaşılmaların iç içe geçiyor olmasıdır. Bu da ilkokul müsameresinden bir adım ileride değildir. İyi bir şeyler ortaya koymak için çaba gösteren bir avuç insanın çalışmaları ise “diziler, magazin, eğlence ve futbol” programlarının arasında kaybolmaktadır. Çöp filmler yüzlerce salonda oynarken, yüzüne bakılmayan, hakkında tek satır yazı yazılmayan ve boş salonlara oynayan bu filmlerin ülke dışında “ödüllendirilmesinin” ardından “değer kazanması” ve üzerine methiyeler düzülmesi ise acı vericidir.

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Yönetmenin “umutsuzluğun hâkim olduğu, insanların ezildiği, adaletsizlik ve yoksulluktan kıvrandığı bir dönemde sanatında geleceğe dair bir umut, bir inanç, yüksek bir ahlaki ideal yaratmış” dediği 1400’lü yıllarda yaşamış Rus ikona ressamı Andrei Rublev’in hayat hikâyesi üzerinden, insanın yeryüzündeki bitmek bilmeyen arayışını anlatıyor. Filmin siyah-beyaz çekilmiş kısımları gündelik yaşamın çıkmazları içinde kıvranan ve kurtuluş yolu bulamayan cahil insanı, renkli çekilen son kısmı ise aydınlanmasını gerçekleştirmiş, aradığını bulmuş ve insanileşmiş insanı simgelemektedir. Hayli uzun bir süreye sahip filmi, her yönüyle ele almak ve tüketmeye çalışmak yerine insanın insanileşmesi yönüne değinmeyi tercih ettiğimi söylemeliyim. 

“Cahil olup, başkasının kalbinin, sana rehberlik etmesi daha iyi değil mi? Bilgeliğin arttığı yerde keder de artar ve bilgisini arttıran, derdini de arttırır.” (filmden)

“Andrei’ye Göre Hırs” adını taşıyan sahne ile başlayan filmde, birilerinden kaçan bir adam, saklanmak için girdiği yerde tesadüfen bir balona biner ve zaten hazır olan balon havalanır.  İçine düştüğü kötü durumu unutarak “uçuyorum, uçuyorum, beni takip edin” diyen adamın birdenbire kapıldığı kibri anlatmaya kelimeler yetmez. Gündelik yaşamın ardı karanlıktır ve bilinmeyen hep tehlikelidir. Bu sınırlar içinde kalmaktan memnun olan ve alışkanlıklarına sıkı sıkıya bağlı “sıradan” insan yani çoğunluk macera çağrısına cevap vermekten korkar. Egemenlerin, kitleleri mücadeleden uzaklaştırmak, sömürmek ve gündelik yaşamın çıkmazları içinde bırakmak için zalimce hareket ettiği ve bunu sağlayabilmek için ruhban başta olmak üzere çeşitli güç odaklarıyla işbirliği içine girdiği unutulmamalıdır. Balonun yere çakılmasıyla sonuçlanan bu sahne ile yapıp ettikleriyle kibre sebep olan ruhban sınıfının varlığı eleştirilerek hırs ve kibrin insanın arayışını engelleyen en kötü duygu olduğu vurgulanır. Hırs ve kibir Doğu bilgeliğinin en önemli eserlerinden Kelile ve Dimne’de şöyle anlatılmaktadır.

“Kudurmuş bir filden kurtulmak isteyen adam can havliyle kendini kuyuya atmış. Son anda iki dal parçasına tutunmuşken, ayaklarının içerde bir şeylere değdiğini fark etmiş. Bakınca bir de ne görsün, dört yılan kafalarını deliklerinden çıkarmış, dipte ise bir ejderha ağzını açmış, adamın düşmesini bekliyor. Gözlerini umutsuzca iki dala diken bedbaht, iki fare görmez mi! Biri siyah diğeri beyaz, elbirliğiyle kemiriyorlar dal köklerini. İşte böyle derdiyle yandığı, çare aradığı bir anda oracıkta bir peteğe ilişmiş gözü! Hemen bala sulanmış, lezzetiyle aldanmış, ayakları dört yılanın üstüne doğru sallanıyor, farelerin kemirdiği dal koparsa ejderhanın ağzına girecek olmasına karşın kötü halini unutup çare aramayı bırakmış. Böyle oyalanıp aymaz aymaz sallanarak balın tadıyla mest olmuşken küt diye düşüvermiş canavarın ağzına ve işi bitmiş… Burada neyi neye benzettim? Kuyu: afetler, kötülükler, korkular ve felaketlerle dolu dünyadır. Dört yılan, bedendeki dört karışımdır. Zira bunlar ya da bunlardan biri azdığında yılanların zehirli dişi ve öldürücü ağzı gibi olur! İki dal, bir gün mutlaka bitecek olan hayat süresidir. Siyah ve beyaz fareler eceli getiren gece ve gündüzdür. Bal, insanın elde edebildiği fâni lezzetlerdir, insan bu lezzetleri tadar, işitir, koklar, görür ve eline alır da kendi öz benliğiyle ilgilenecek vakit bulamaz! O ahreti unutmuş asıl yolundan sapmıştır artık.” (Beydeba, Kelile ve Dimne)

Bir canlı türü olarak çok zayıf yaratılmış olmasına, sıkıntılar, acılar, savaşlar, hastalıklar ve her an değişen duygular içinde gündelik yaşamını sürdürmeye çalışmasına karşın kolayca kibre kapılan insanın acıdan kurtulması için önünde iki yol bunmaktadır. Çoğunluğun gittiği yol, aklını kullanmaktan kaçınma, rüzgârın önündeki bir yaprak misali kendini hayatın savruluşuna bırakma yani cehalet yoludur. Bunu bir yol olarak adlandırmak her ne kadar akılcı bir tutum olmasa da gerçeğin layıkıyla isimlendirilmesi her zaman mümkün olmamaktadır. Kant’ın ‘’Kendi aklını kullanabilme cesareti göster’’ çağrısı yaptığı kitle tam olarak budur. Ancak bu çağrıyı yanıtlamak, gündelik yaşamın alışkanlığından, rahatlığından ve tembelliğinden kurtulabilmek o kadar zordur ki, aldanışların içerisinde yaşamak yeğ tutulur. İnsanın tek gerçek olan Yaratıcısını unutup, yaratılanlara yönelmiş olması ve bu fani şeylere gösterdiği arzu ve isteği, hem bireysel varoluşunun hem de hayatta karşılaştığı her türlü acısının ve sıkıntısının temel nedenini oluşturur. Bencilliğinden kurtulamayan insan acı çekmeye mahkûmdur.

“Kişi, başkalarının “aklını” kullanmak daha kolay geldiği için haksızlığa, adaletsizliğe, sömürüye “kendi başına gelene kadar” karşı çıkamaz. Tembellik ve korkaklık nedeniyle insanların çoğu yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalmak istediklerinden dolayı kitlelere egemen olmak çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü. Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğim sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü. Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lütfen üzerlerine almış bulunan vasiler, insanların çoğunun ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için, gerekeni yapmaktan geri kalmazlar. Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemleştirip aptallaştırdıktan sonra, bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle yasaklarlar; sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler. Oysa onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek böyle bir tehlike gerçekten büyük sayılmaz; çünkü bir kaç düşüşten sonra bunu göze alanlar sonunda yürümeyi öğreneceklerdir, ne var ki bu türden bir örnek insanı ürkütüverir ve bundan böyle de yeni denemelere kalkışmaktan alıkoyar.” (Immanuel Kant, Aydınlanma Nedir)

Gerçek bir yol olarak nitelendirilebilecek azınlığın gitmeye çalıştığı diğer yol kendini, insanları, dünyayı tanımak isteyenlerin yoludur. Bu yola çıkmış olmak, gündelik yaşamın zincirlerini kırmak ve samimiyetle çaba göstermek yolu bitirmek kadar değerlidir. Her insan hayatının çeşitli dönemlerinde bu yolculuğa çıkmak için bir macera çağrısı alabilir. Bu çağrılar ısrarlı, sürekli, açık veya gizli olabileceği gibi tam tersi de olabilir. Gündelik yaşamın rahatlığından ve aldatıcı sıcaklığından vazgeçmek, alışkanlıklarının zincirini kırmak, bilinmeyene yolculuk etmek için macera çağrısına yanıt vermek kolay değildir.  Genç yaşta kanserden ölen Tarkovski “insan bu sorularla ilgileniyorsa, kendi kendine bu soruları sormakla kalıyor olsa da, manen kurtulmuş demektir. Önemli olan cevap değildir” diyerek kendi arayışına ilişkin ipuçları vermiştir.

“Memnun ol, genç adam, gençliğinden ve bırak, bu gençlik günlerinde yüreğin seni neşelendirsin. Yüreğinin yollarında yürü, gözlerin yardımıyla ama bil ki tüm bunlar sonunda Tanrı seni yargılayacaktır. Şimdi Yaratıcıyı hatırla, gençliğinde zor günler gelmeden önce ve yıllar geçerken, diyeceksin ki Bunlardan haz almıyorum. Yaratıcıyı hatırla; gümüş ip kaybedilmeden önce, altın kupa kırılmadan, ibrik şelalede parçalanmadan ya da değirmendeki teker kırılmadan önce. O zaman toz dünyaya, zaten olduğu yere ve ruh da Tanrı’ya, onu verene geri dönecek.” (filmden)

Yedi milyardan fazla insanın yaşadığı dünya üzerinde her üç kişiden birinin yoksulluk sınırının, her yedi kişiden birinin ise açlık sınırının altında yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Nüfusun yüzde birinin servetinin geri kalan nüfusun toplam servetinden fazla olduğu ve her yedi kişiden birinin aç uyuduğu bir dünyanın “öyle olması gerektiğini” söylemek, “inşa edilmiş” bunca sefaleti ve toplumsal parçalanmayı görmezden gelerek gündelik yaşamı öne çıkarmak kapitalizmin başarısıdır. İnsanın mücadelesi bu sahte dünyanın yıkılmasını sağlayacak olsa da aldanışlar içerisinde yaşamak her zaman daha kolaydır. Kapitalizm öncesi insan, o an için kendinden uzak olduğunu düşünse de öleceğini tamamen unutmazdı. İnsanları ölüm düşüncesinden ve böylece insanlığından uzaklaştıran kapitalizm, insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir şekilde toplumu parçalamış, “çağrının” kalabalıkta kaybolması için elindeki tüm imkânları seferber etmiştir. Böylece modern toplumlarda anlam kaybolmuş, görüntü öne çıkarılmış ve “beden” her şey demek olmuştur. Vücut çalışmaları, estetik, burun, meme, kalça ameliyatları, makyaj ve dövme sanayi, sinema, reklam, moda üzerinden her şeyin metalaştırılması, insanın yalnızlığını da beraberinde getirmiştir. Modern insan, insanlardan uzaklaşarak evcil hayvanlarla oyalanmakla, sıkıntısını alışveriş yaparak atmaya çalışmakla, film, müzik ve futbol yıldızlarını, moda ikonlarını takip etmekle ve sürekli tüketmekle “toplumun” eksikliğinin, pişmanlığının ve ruhsal açlığının yerine başka şeyleri koymaya çalışmaktadır.

“68 kuşağının çiçek çocuklarla, hippilikle tanışıp, bir tür düzensiz mistisizmin ardından Doğu’ya, Hindistan’a kaçışa yönelmesi manevi bir açlığın göstergesidir. Ruhun ihmali insanları ister istemez maneviyat arayışına yöneltmiştir. Fakat bu durum beraberinde bazı problemler getirmektedir. Belli bir inisiyatik temeli, geleneği, usta/çırak ilişkisi olmayan sahte bir ezoterizm, doğal olarak majisyenliğe, okültizme ve uyuşma felsefesine doğru genişlemektedir. Müzikte, sanatta bunların yansıması görülmüştür ve daha çok görülecektir. Uyuşma ve kaçma isteği vardır çünkü madde ormanını andıran şehirlerde yaşayan insanın zihni, taptığı maddeler çoğaldıkça parçalanmıştır. İşin ilginç yanı, kapitalist zihniyet de şu anda bir pazar olarak mistisizme/ezoterizme eğilmiştir. Bazı politikalar bunun üzerine inşa edilmektedir. Modern dönemdeki mistik yönelimlerin de manipülasyona açık tarafları bulunmakta ve bunun üzerine planlar yapılmaktadır. Uzun yıllar kutsal yapısı içerisinde Doğu’da yapılan meditasyon, yoga vs. yöntemler Hindistan’dan alınıp Batı’ya getirildiğinde, kapitalist niyetlere alet edilmiş ve büyük şirketler tarafından bir insanın aydınlanmasından ziyade, daha fazla mal ve meta çıkarma amacıyla kullanılır hale gelmiştir. Dolayısıyla Batı’nın kendi kapitalist bünyesine adapte ettiği bu yeni ‘’’rahatlatıcılara’’ artık guru veya şeyh denilmemekte, ‘’ruhani koç’’ ya da ‘’maneviyat koçu’’ denilmektedir. Aynı durum İslam ezoterizmi için de söz konusudur. Yıllarca Hindistan’dan guru ithal eden Batı, İslam medeniyetinden de bazı şeyhler ithal etmekte veya manipüle ederek kendine uydurmakta, gelenekle asla ilgisi olmayan felsefeler geliştirmekte ve kendi uydurduklarını pazarlamaya çalışmaktadır. (Mahmud Erol Kılıç, Padişah-ı Âlem Olmak Bir Kuru Gavga İmiş)

Diğer günahlar gibi açık olmayan kibrin şeytanın en sevdiği günah olduğu düşünülür. Andrei’nin yol arkadaşlarından olan ve korkusunu iman etmek zanneden Kirill, Andrei’nin yetenekli olduğunu ve güzel güzel boyadığını kabullenmesine karşın bir eksiklik olduğunu, ruhunun derinliklerinden gelen bir imanı olmadığını düşünerek kendisini daha yetenekli görmektedir. Bir gün, Moskova’daki büyük bir kiliseyi boyamasını isteyen bir adama “Manastıra gelip cemaatin, kardeşliğin ve Andrei’nin gözü önünde özellikle beni istediğini söylersen sana köle gibi hizmet ederim’’ der ve ekler ‘’Köpek gibi, ölene dek.’’ Böylece Kirill’in aslında ne olduğu kendi ağzından seyirciye gösterilmiş olur.

Andrei Rublev 05

Arkadaşının arkasından iş çeviren ve kendisi kadar korkmadığı için onun imanını sorgulayan ikiyüzlü Kirill’in gün ışığında mum yakması, kibirden gözlerinin kör olduğunun simgelenmesidir. Moskova prensinin emriyle kendisinin çağrılacağından ve bunun herkesin gözlerinin önünde yapacağından emin bir halde beklemektedir. Ancak “eti kemiklerine yapışık kaldığı ve sıcaklık verdiği sürece” manastır duvarları kibrine çare olamaz. Büyük gün gelip Moskova prensinin habercisi manastıra ulaştığında Kirill’in oyununa gelmeyen haberci, yardımcı olarak Andrei’yi ister. Bu durum karşısında artık manastırda kalamayacağını anlayan Kirill, yeteneklerini para karşılığı sattığı bahanesiyle Andrei’ye, manastırı bir pazaryerine ve hırsızlar evine çevirdiklerini söyleyerek diğer rahiplere hakaret etmeye başlar. Sözlerini ‘’Laik dünyaya geri döneceğim’’ diyerek bitirir ama başrahip tüm bu hakaretlere ve aşağılamalara boyun eğecek birisi değildir, hele bunlar manastırın ekmeğini yiyen bir kişiden geliyorsa. ‘’Git buradan seni köpek. Gözüm görmesin, seni yılan.” diyerek Kirill’i manastırdan kovar. Bu çıkışı beklemeyen ve manastırdan ayrılmak zorunda kalan Kirill, cehalet içindeki insanın dünyevi yanını temsil etmektedir diyebiliriz.

Teklifi kabul eden Andrei, çalışacağı katedralin içine doğru gider. Burası yeniden doğmak üzere hazırlanacağı, bir avuç toprak olduğunu hatırlayacağı yerdir. Bu hatırlama Araf suresinde sözü edilen bir hatırlama sayılabilir. Bu surede, Allah’ın her insana, anne rahmine düşer düşmez “Ben sizin Rabbinizim” dediği ve her insanın da “evet, buna şahit olduk” diyerek söz verdiği anlatılır. Bazı yorumlarda bunun insana verilen akıl olduğu, aklını kullanabilen her insanın dünyanın Allah tarafından yaratılmış olduğunu anlayabileceği ve buna şahitlik edebileceği dile getirilmişken, somut bir anlaşma olduğu yönünde de görüşler bulunmaktadır. Yahudiler de benzer temayı daha güçlü bir şekilde işlemişler, bu “anlaşmanın” Tanrı’ya da mesuliyet yüklediğine, bu şahitlik sonucunda yeryüzündeki hâkimiyetin kendilerine olması gerektiğine ve başlarına gelen sıkıntıların üzerlerine düşeni yerine getirmemekten kaynaklandığına inanmışlardır. İncil ise bu konuda şöyle demektedir.

“Kahramanın çabası Tanrı’nın keşfedilmesidir. Aydınlanmanın sonunda anlaşılacak olan, kişinin ‘’Tanrı’sı olan Rabbini bütün yüreğiyle, bütün canıyla ve bütün aklıyla sevmesi gerektiğidir.” (Matta 22: 37)


Bu bilgiler ışığında macera çağrısının ve tehlikeli yolculuğun bir bağlanma değil “yeniden bağlanma” olduğu iddia edilebilir. Genellikle tapınaklara giden yolların ve girişlerinin ejderhalar, aslanlar, kılıçları çekili kahramanlar gibi heykellerle kuşatılmış olması, içeridekileri küçümseyecek olanları uzak tutmak içindir. Herhangi birinin “eşik muhafızlarının” yanından yürüyüp geçebileceği gerçeği onların önemini azaltmaz çünkü içeri giren gerçeği anlama yeteneğinden yoksunsa, zaten dışarıda kalmış demektir.

“Bir Tanrı’yı anlamaktan aciz kişi onu şeytan olarak görür ve böylece ona yaklaşmaktan kaçınır.” (Joseph Campbell, Mitolojinin Gücü)

Andrei’ye yapılan teklif aynı zamanda manastırın şöhretini de artırdığından çağrıyı kabul etmek zorunda kalmış, gündelik yaşam dışına çıkmayı düşünürken, bildiği bir işi yaptığı için yine arada sıkışıp kalmıştır. “Kıyamet günü” çizimleriyle insanları korkutmak istemediğini söyleyen Andrei, ‘’Bunları boyayamam” dese de “akıl hocası” Danill, yaptığının dürüst olmadığını, teklifi kabul ettiyse görevini yapması gerektiğini söyleyerek gündelik yaşamın sınırlarını belirleyerek, bilinmeyenden uzaklaştıran görevini yerine getirir ve maceraya atılmasını engellemek ister. Yine de hırsları olmayan ve kendisini tanımak isteyen Andrei, her şeyi arkasında bırakarak uzun bir yolculuğa çıkar.

Andrei Rublev 06

Yönetmen, ezoterik bilgiye ulaşma çabasını “ruhun mükemmelliğini arzulamayan hiçbir insan değerli değildir; bir tarla faresi ya da bir tilki kadar önemsizdir’’ sözleriyle dile getirirken, filmde insanın “Tanrı’ya ulaşma’’ çabasını anlatmaya çalışıyor. Ezoterik düşüncede yer alan sınav düşüncesine göre bir kişinin başına gelen her şey onun ihtiyacı olduğu içindir; onunla pişecek, direnci artacaktır. Yunus’un “hamdım, piştim, oldum” sözleri bu yolculuğu simgeler. Kişinin başına gelenleri sorgulama, reddetme veya beğenmeme hakkı yoktur. Tasavvuf ehli, neyin kendileri için hayırlı olduğunu bilmediğinden, bir şey isteyecek şekilde dua etmekten kaçınmış, başlarına gelen ne olursa olsun, her şeyi bir sınav olarak görmüş ve sınanmamış insanın eksik olduğunu iddia etmişlerdir.

“Hz. İsa’ya nispet edilen şu söz âlimliğin sadece bilgi yüklenmek olmayıp bir karakter inşası, bir duruş ve kıymetli olanla olmayanı ayırt edebilme melekesi olduğuna işaret etmektedir: “Bunun Allah’ın ilminden ve kudretinden kaynaklandığını bildiği halde, rızkından hoşnut olmayan ve bulunduğu konumu küçümseyen kimse nasıl ilim ehlinden olur? Allah’ın kendisi hakkında takdir ettiklerinin doğruluğundan şüphe eden ve kendisine verilenlere razı olmayan kimse nasıl ilim ehlinden olur? Dünyaya daha fazla rağbet ederek, dünyayı ahretten daha fazla seven kişi nasıl ilim ehlinden olur? Dönüş yeri ahret olduğu halde dünyaya meyledip zararlı şeyleri faydalı olanlardan daha çok seven kimse nasıl ilim ehlinden olur? İlmi, kendisiyle amel etmek için değil, övünmek için öğrenen kişi nasıl ilim ehlinden olur?” (Darimi, Mukaddime)

Andrei, sağır bir kızı kurtarmak uğruna bir adamı öldürünce, artık geri dönülemeyecek bir noktaya gelmiş olur. Kızı kurtarmaya çalışırken bir adamı öldürmesi Musa peygamberin hikâyesi ile örtüşen Andrei’nin başına gelen bu olay maceraya atılması için “zorlanması” olarak görülmelidir. Her şeyden vazgeçerek ve aradığını bulamadığını düşünerek manastıra döner. “Biliyorum, Tanrı merhametlidir ve beni affedecektir. Tanrı’ya bir sessizlik sözü vermeliyim. İnsanlara söyleyecek başka bir şeyim kalmadı” diyerek ve her gördüğünde günahlarını hatırlamak için kurtardığı kızı da yanında getirerek inzivaya çekilir. Andrei’nin  içindeki ateşi söndürmeye ve şeytanın sesini susturmaya çalışması hem kor halindeki taşları suya atmasıyla hem de sağır ve dilsiz kızla simgelenir.

İnsanın iyi insan olmak gerektiğini bilmesi iyi insan olması zorunluluğunu doğurmaz. Günümüzde kapitalizm toplumları parçalayıp, bencilliği aşılarken dinler de bundan nasibini almaktadır. Kendisinden başkasına hiçbir faydası olmayan ve kendisini “dindar” zanneden insanların sayısı her geçen gün artmaktadır. Oysa örneğin İslam, “birbirini sevmeyi” tam olarak iman etmiş olmanın şartlarından biri olarak saymışken, insanlardan uzaklaşan, insanlardan nefret eden, insanlara yardım eli uzatmayan Müslümanlar ortalığı sarmaktadır. Kimse kendisine kötü olduğunun söylenmesini istemez ve ister inansın ister inanmasın hiç kimse bir cennet ve cehennem ihtimali karşısında kendisini cehenneme yakıştırmaz ancak günümüzde iman etmek için her şeyi anlamayı kabul etmek gerektiği düşünülmektedir. “Anlamak için inanıyorum” diyen Augustinus’un dönemi sonra ermiş, “inanmak için anlamak istiyorum” denilen dönem başlamıştır. Bu durum, Kutlu Kişi’nin (Buda) anlattığı ölüm döşeğindeyken tedavisi için cerrah çağrılan zehirli okla vurulan adamın öyküsü ile şöyle ifade edilmiştir.

“Bana bu oku kimin attığını, beni bir kşatriyanın mı yoksa bir brahmanın mı vurduğunu, ailesinin kimler olduğunu, kendisinin büyük mü, küçük mü yoksa orta boylu mu olduğunu, hangi köyden veya kentten olduğunu, bu okun hangi tür yayla atıldığını, yayda nasıl bir kiriş kullanıldığını, oka ne tür tüy takıldığını, okun temreninin ne şekilde yapıldığını öğrenmeden bu okun çıkartılmasına izin vermem.‘’ Kutlu Kişi, ‘’Bu adam bu şeyleri bilmeden ölüyordu. Tıpkı şu ya da bu felsefi sorunu çözmeden kutsiyet yoluna girmeyi reddeden kişi gibi.’’

Bu esnada kendisine görkemli bir çan yapılmasını isteyen Moskova Prensi’nin adamları iyi bir çan ustası bulmak için ülkeyi dolaşmaktadırlar. Ustaların çoğunun hastalık, yaşlılık ve savaşlar sebebiyle ölmüş olması karşısında çaresiz kalan adamlar amaçsızca dolaşırlarken bir çocuğa rastlarlar. Çocuk, babasının çan yapmanın sırrını kendisine verdiğini iddia etmektedir. İmkânsız olan gerçekleşir ve Büyük Prens çocuğa bir şans vermek zorunda kalır. Uzun uğraşlar sonucu döküm işlemleri tamamlanır ancak büyük gün geldiğinde çocuğun başarılı olamadığı görülür. Herkes hayal kırıklığı içerisindeyken, sırrı bilmek değil sırra bağlanmak olduğunu bilmeyen, kendisini çamurlara atarak ağlayan çocuk, babasının ölüm döşeğinde kendisini kandırdığına inanmaktadır. Oysa insanın peşinden koştuğu ve aradığı “sır” kendisini tanımaktan başka bir şey değildir. Kahramanın yolculuğu her zaman içseldir, yeryüzünde, yeraltında ya da bilinmeyen bir yerlerde geçiyor olsa da.

“Başta Rublev’in inancı yalnızca entelektüeldi. Manastırda ona öğretilmiş olan idealdi, Kutsal Üçlü ve Aziz Serge manastırının kurucusu ve ideologu olan Sergey Radonejski’nin öğretileriydi. Rublev manastırdan çıktığında bu ilme sahipti, ama nasıl kullanacağını bilmiyordu. Gerçek hayatta her şey farklıydı, tepetaklak duruyordu. Sona doğru, bu ideale, insanlar arasında sevgi ve kardeşlik idealine, sırf halkıyla birlikte bu ideal uğruna acı çekebilmiş olduğu için daha fazla inanıyordu. Ve bu andan itibaren -bizim filmimizin sonu da budur- Rublev’in ideali, kendisi adına sarsılmaz bir hale gelir, Rublev’i bu idealden hiçbir şey ayıramaz. Aslına bakarsanız bu fikir, simgesini, son sahnede hiç kimsenin kendisine bir şey öğretmediğini, her şeyi kendi kendine yapmak zorunda kaldığını söyleyen çocukta bulur.” (Andrei Tarkovski)

Burada çocuğun ‘’babası’’ ile kastedilen çıktığı yolculukta kendini arayan Andrei için Tanrı’nın simgeleştirilmesidir. Kahramanın erginlenme ve aydınlanma sürecini yaşadıktan sonra topluma geri dönebilmesi için babanın gönlünü anlaması (merhamet) gerekmektedir. Çocuğun hayal kırıklığını gören Andrei’nin onu teselli etmesi ve yanına alarak yeniden yaşam sevinciyle dolu olarak topluma geri dönmesinin açıklaması budur. En ünlü eserlerini bu andan sonra ve aydınlanmanın verdiği iç huzuru ile yapar. Kendini ve Tanrı’yı tanımış, korkmak değil sevmek gerektiğini anlamıştır. Siyah-beyaz olan film, Andrei’nin aydınlanmasına tanıklık etmek adına bu aşamadan itibaren renkli olarak devam eder. Bu aynı zamanda seyircinin de aydınlanması, çıktığı içsel yolculuğun sona ermesidir.

“Yoksa siz, Cennet’e, sizden öncekilerin geçtiği sınavlardan geçmeden mi gireceğinizi sanıyorsunuz?” (Bakara : 214)

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

2 Yorumlar

  1. Eline sağlık. Güzel yazı. Andrei Tarkovski filmlerini bu yaz yeniden, çok daha farklı bir bakış açısıyla izlemek istiyorum bakalım.

    Bu arada ben JaguaR. Sanırım hatırlamışsındır. Kaakkaa Muttai (2014) yazını herkes gibi ben de hatırlıyorum. O tarzda bir film daha izlemiştim daha sonra. Dün itibariyle bir film daha izledim. Şuraya da yazdım, seni de özellikle bilgilendirmek istedim: https://eksisozluk.com/entry/68655098

    Sağlıcakla kal.

  2. Hatırlamaz mıyım JaguaR hocam, güzel sözleriniz ve tavsiyeniz için çok teşekkür ediyorum. İlk fırsatta izleyeceğim. Saygılarımla…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: