Ayce Kartal: ‘Animasyon jürilerin vicdanıdır!’

Animasyonu çok seviyoruz hepimiz, eminim ki! Ama nasıl algılıyoruz, ciddiye alıyor muyuz? Bugüne kadar kısa film yarışmalarında jürinin vicdanı olan animasyonlar genelde birinciliği kurmaya kaptırır. Kötü olduğu için değil animasyon olduğu için… Ayce Kartal takip ettiğim ve filmlerinden keyif aldığım bir animasyoncu! Onunla animasyona dair her şeyi masaya yatırdık, çok keyifli oldu… Ayce Kartal en son Ankara Uluslararası Film Festivali’nde en iyi canlandırma ödülü kazandı, kendisini bir kez daha tebrik ediyoruz…

Röportaj: Banu Bozdemir

Animasyon kısa filmin içinde nasıl yer alır sizce?

Söylemeye her ne kadar gerek olmasa da animasyon sanatının “sinema” sanatının bir dalı olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. (Bunu idrak edemeyenler var maalesef.)

Her türde olduğu gibi animasyon sineması da kısa-orta ve uzun metraj filmlerde varlık göstermektedir. Ancak farkında olunması gereken en önemli şey şudur ki animasyon film demek sadece çocuklara veya genç kitleye hitap eden bir film türü demek değildir. Tabi Türkiye’de bilinen yönü maalesef sadece çocuklara yönelik olan ya da reklam filmlerinde gözlemlenen yine sevimli- şeker yaratıklardan ibaret olduğu için bu yanlış anlaşılma devam etmektedir. Animasyon sineması değim yerindeyse yediden yetmişe her türlü izleyiciyi hedef alabilir, gerekirse ticari gerekirse olağanüstü sanatsal bir yelpazede konumunu belirleyebilir.

Animasyon filmlerin en önemli fakat bilinmeyen özelliği de şudur ki, bir animasyon filmi kurmaca, aksiyon, korku, komedi, eğitici, erotik, deneysel, belgesel veya uyarlama gibi türleri içinde barındırabilir. Animasyon filmler hakkında sinema profesyonellerinin de dahil olmak üzere düştüğü en büyük yanılgı budur. Yani animasyon film, bir filmin yapımında kullanılan bir tekniktir sadece ve o teknik sayesinde bir belgesel film ya da bir deneysel film veya bir kurmaca film sunabilirsiniz. Kısaca A kapsar K,B,D (kurmaca, belgesel, deneysel). Animasyon sinemasının bu türlü geniş ve özgün yapıları içinde barındırabileceğine dair örnekler izleyicilere ve festivallere verilmeden de bu sinema dalının Türkiye’de bilinen dar çerçevesinden çıkması da söz konusu olamamaktadır.

Bir kısa film yarışmasında eğer deneysel, animasyon ve kurmaca diye bir bölümlendirme yoksa genelde büyük ödülü kurmaca film alır. Bunu nasıl değerlendiriyorsun?

Bugüne kadar bu konuya kim farkındalık geliştirecek diye hep merak etmiştim. Teşekkür ederim Profesyoneller de dahil olmak üzere genel olarak animasyon filmlerin hala çizgi film=çocuk filmi yada eğlencelik çerez gibi bir anlayış içerisinde olması yine Türkiye’ye ait sinema problemlerinden birisi olarak devam etmektedir. Aynı hikâye gerçek oyuncularla ve gerçek mekânlarda çekilmiş olunca dikkate değer bir çalışma olarak ele alınırken, yine aynı hikâye, aynı açılar ve sahnelerle canlandırma teknikleriyle ele alındığında üçüncü plana düşüyor. (Üçüncü dedim çünkü kategorisiz yarışmalar animasyon filmlerine genelde üçüncülük verilir. Birinci: Kurmaca, İkinci Belgesel, Üçüncü Animasyon olur.) Yanılgının acizliğini bu şekilde teyit edebilirsiniz. Bunun altında yatan birçok etken var tabi ki, ama en başta bilinçsizlik ve animasyon sineması ile ilgili kültürün Türkiye’de maalesef oluşmamasından kaynaklanıyor. Sonuçta nerden bakarsanız bakın kurmaca da, belgesel de, deneysel de hepsi sinemanın çocuklarıdır ve de hiç birisi birbirinden üstün ya da zayıf değillerdir. Diğer bir taraftan da kurmaca, belgesel, deneysel ve animasyon filmleri birbiriyle yarıştırmanız da ayrı bir sorunsaldır. Elma mı en güzel? Muz mu? Çilek mi? Yoksa Ananas mı? gibi saçma bir sorudur aslında kategorisiz yarışmalar. Bu sorun yurtdışında yapılan yarışmalarda gözlemlenen bir problem değildir. Hatta animasyon sinemasının anlatım elemanlarının özgürlüğü ve stil yaratma kabiliyeti sayesinde çok basit bir hikâye muhteşem bir film haline getirilebilir, bu da o filmi diğer kısa filmlerden öne çıkartır. Ama sanırım Türkiye’de film jürileri kurmaca filmler dururken bir animasyon filmine birincilik vermekte kemikleşmiş bir vicdan sorunu yaşıyorlar.

Bu sorunun farkında olan bir yönetmen olarak iki yıl önce şöyle bir karar vermiştim. “Öyle animasyon filmler yapacağım ki animasyon nedir tekrar düşünecekler.” İşte tüm bu kemikleşmiş fikirleri “Malfunction” ile kırdığımı düşünüyorum. Birçok festivalde “En İyi Kısa Film” ödülünü bu animasyon filmi aldı. Kurmacalar, belgeseller ikincilik-üçüncülük ödüllerini aldı. Bununla beraber Altın Portakal’ da son iki senedir animasyon filmleri önemli başarılar elde ediyor. Birçok kurmaca elemine oluyor. Bu noktada jürinin geleneksel tavrını kıran tek şey gerçekten “İyi” bir animasyon filmi yapmaktan geçiyor. Eğer film iyiyse bu tavrı kırıyor. Güneşi balçıkla sıvamayı kimsenin gücü yetmiyor.

Teknik olarak daha mı zor animasyon kurmacadan?

Evet, hem de çok zor. Her şeyi sıfırdan yaratmak, ama her şey derken gerçekten HER ŞEY! Oyuncuyu yaratmak, Ona o karakteri yüklemek, Onu ayağa kaldırıp can vermek, Onu gereken şekilde ağlatmak, güldürmek, konuşturmak, giydirmek, yürütmek, su içirmek, ona oturacak koltuğu tasarlamak, bakacak pencereyi yaratmak, baktığında göreceği dünyayı çizmek. Bu arada rutin sinematografik öğeleri düzenlemek, stiller dünyasından bir stile karar vermek ve o stil çerçevesinde mizanseni yaratmak, olmayan bir kameradan açılar oluşturmak. Aslında tamamen bir sihirbazlıktır animasyon yapmak.

Gördüğünüz gibi her şeyi ama her şeyi sıfırdan ve planlı bir şekilde düşünerek yaratmak gerekiyor. Kurmaca’da ise oyuncular hazır, kamera elinizde, doğal olanaklar çok yüksek, istenen sahneler mevcut ya da rahatlıkla mevcut hale getirilebiliyor, oyuncular rollerini üstleniyor, ışıklar düğmeye basınca yanıyor. Animasyon sineması ile uğraşan bir sinemacı için kurmaca film yapımı üstünüzden binlerce yükün kalkması kadar hafifletici ve rahat bir şeydir. Çünkü zaten oyuncular kanlı canlıdır, kameralar elinizdedir, kostümler giydirilmiş, ışıklar açıktır.

Türk kısa filmlerini nasıl değerlendiriyorsun? Yurtdışı örneklerini karşılaştırma imkanı buluyor musun?

Benim mecram istemli ve bir o kadar da istemsiz şekilde zaten yurtdışına kaymış durumda. Yurtdışında birçok film festivaline katıldım ve mesleğimden ötürü birçok yabancı yönetmen arkadaşım var. Türkiye’de çekilen kısa filmlerden daha çok yabancı filmleri izleme olanağına sahip oluyorum. Kıyaslamak gerekirse Türkiye’deki en büyük sorun, kısa filmleri öğrencilerin çekiyor olması. Oysaki yurtdışında bu bir profesyonel sinema alanıdır. Kısa Film yönetmenliğinde ilerlemek profesyonel bir tercihtir. Türkiye’de ki anlayış ise: “Kısa Film = Öğrenci filmi” Bu yüzden Türkiye’de kısa film çok zayıf bir sinema alanı olarak kalıyor ve öğrenci filmi kalitesinden yukarı çıkamıyor.

Peki kıyaslama yapmak gerekirse yıllar içinde animasyon mu, deneysel mi yoksa kurmaca mı daha fazla gelişme gösterdi?
Kalite olarak kurmaca filmlerde yükseliş aşikar. Fakat yoktan var olma konusunda animasyon filmler birinci derecede yükseliştedir. Çünkü ben şunu hatırlıyorum sene 2000, Ankara Film Festivali bana telefon açıp “Elinizde daha animasyon film varsa lütfen gönderir misiniz, yoksa kategori açamayacağız” demişti. Yani bundan 11 sene öncesine kadar kategori açmakta zorluk çeken bir daldı animasyon. Yani bir anlamda animasyon yoktu! Bugün bakarsanız en az on, on beş animasyon filmi yarışmalara katılabilmektedir. Nicelik olarak ataktadır animasyon sineması, fakat nitelik olarak çok zayıf noktadadır. Ancak böyle böyle kalite de yükselecektir.

Animasyon merakı sen de nasıl başladı? Yurtdışıyla kıyaslandığında bizdeki iş olanakları ve teknik yeterlilik nasıl?

Güzel Sanatlar’a girme kararı aldıktan sonra bölümler arasında incelemeler yapmıştım. Kendime en yakın bulduğum ve severek okuyabileceğimi düşündüğüm bölüm olarak animasyon’u seçtim. Gerçekten de doğru bölümü seçtiğimi zamanla daha da iyi anladım.

Türkiye’de animasyon bölümünü bitirmiş bir öğrencinin sayılı yerlerde çalışma olanağı var. Şirketler belli. Zaten X Şirketinden istifa edip elde kalan 7-8 şirketten birine geçebiliyorsunuz. Ancak yurtdışı çok farklı, her şeyden önce animasyon stüdyosu denen bir kavram var. Uzun metraj, orta metraj, kısa metraj, dizi film animasyon üreten yüzlerce stüdyo var. Yani bir animasyon sanatçısı çalışmak istediği tarza yönelik bir stüdyo belirleyebiliyor. Ancak Türkiye’de çalışmak için mecbur kaldığınız şirket sayısı bile bir elin parmaklarını geçmiyor. Nerde kaldı stüdyo seçimi nerde kaldı tarz belirleme lüksü! Bunun altında yatan sebep ise, Türkiye’de animasyon “sinema” sektörü olarak ele alınmıyor, Türkiye’de animasyon araç eleman olarak kullanılıyor (reklam filmlerinde, kliplerde, web sayfalarında..vb). Türkiye’de animasyon sineması bir sinema dalı olarak gelişmediği müddetçe iş olanakları da aynı sınırlılıkta kalıyor.

Son filmin Malfuction nasıl bir teknikle çekildi, konusu neydi?

Bütün filmlerimde uyguladığım karışık teknik, Malfunction filminin de tekniğiydi. Gereken yerde gereken şeylerin kullanılmasından ibaret bir teknik, bir anlamda kolaj da denilebilir. Tabi zamanla bu tekniği daha da geliştirerek malzemeleri birbirine yedirmeyi ve daha da kontrollü uygulamalar yapma becerisini zamanla kazandım. Örneğin o filmde var olan karakterlerden birisinin kafası için portakal fotoğrafını kullandım uçuş mekanizması için ampul fotoğrafının altını alarak portakalla birleştirdim, ama izleyici o karaktere baktığında ne portakalı fark edebilir, ne de ampulü çünkü o artık yeni bir karakter olmuştur.

Filmin konusu özetle bir reekarnasyon hikayesi denilebilir. Fakat filmi ortaya koyan asıl şey filmin kurgusudur. Yıllar önce ölen bir çoban ile, paralel anlatımda giden hamile bir kadının hikâyesidir Malfunction. Zaten bu filmi film yapan şey de bu kurgusal anlatımın filmi sürükleyici bir aksiyon filmi haline sokmasıdır.

Animasyonların birçok yerde ödül kazandı. Animasyon çekerek başarı kazanmak nasıl bir duygu?

Çok güzel bir duygu. Size diyorlar ki: “Hayal gücünü ve bunu bize anlatım biçimini ödüllendiriyoruz” Daha ne olabilir ki? Hele bir de Türkiye’de! Yani bu konuda bilinci ve kültürü tam bir yerleşiklik kazanmamış bir ülkede yani bir anlamda müslüman mahallesinde salyangoz satıyorsunuz ve sevenler çıkıyor. Üstüne üstlük daimi salyangoz severler türemeye başlıyor. Şu an Türkiye’de animasyon sinemasının gelişimine iyi ya da kötü ama sürekli bir destek veriyorum. Hemen her sene yeni bir film yapmaya çalışıyorum. Benim hedefim Türkiye’ye yurtdışında yapılan bir festivalden birincilik getirmekti bunu başardım. Avrupa’da oldukça prestijli festivaller de ilk on finalistin içine girdim, Dreamworks’ün yönetmenleriyle ve Nick Park ile aynı kategoriden finalist oldum ve yarıştım. Bunlar benim için oldukça tatmin edici. Bundan sonraki hedefim elimde bir Oscar ödülü ile dönmek. (İnanın çok iddialı değil, çalışın yeter!)

Animasyonlarında genel olarak anlattığın bir duygu var mı? Daha çok neye vurgu yapıyorsun? Kısaca filmlerinden bahseder misin?

Oldukça karmaşık içerikli bir cevap gerektiriyor bu soru. Kısaca söylemek gerekirse dikkate aldığım en önemli şey: “Heyecan”. Ben heyecanlanıyorsam seyirci de heyecanlanır. Ben enerjiyle yaklaşıyorsam seyirci de o enerjiye bürünür. Aslında formül çok basit. “Yaşa ve Yaşat”. Bu formülü içeren her konuyu veya durumu ya da duyguyu ele alabilirim. Bu çok basit bir konu da olabilir ya da insanlık tarihi kadar geniş bir konu da olabilir ama dediğim gibi temelde yatan prensip her zaman heyecan duymaktır.

Kurmaca, deneysel türünde bir kısa filmin var mı?

Evet var. Yüksek Lisansımı tamamladıktan sonra okuduğum sinema okullarında çektiğim kurmacalar, klipler ve deneysel projelerim oldu. Ancak hiç belgesel çalışmadım, sanırım belgesel için yeni bir aktif stil belirlemeden rutin bir tarza ait bir örnek daha ortaya koymak istemedim.

Uzun metraj animasyon çekmeyi düşünüyordun o konuda bir gelişme var mı?

Düşündüm. Hatta giriştim, hatta başladım, ama biraz sinema istatistikleri ve çok değerli insanların fikir süzgeçlerinden geçirdikten sonra bu konunun rafa kaldırılması gerekliliğine karar verdim. Çünkü artık “Sinema” eski sinema değil, sinemaya artık insanlar gitmiyor, internetten evinden herkes her şeyi sömürüyor ve sonra tükürüyor. Diğer bir taraftan uzun metraja vereceğim zaman bana çok şeyi kaybettirecekti, bununla beraber karşılığını alamama riskim çok fazlaydı. Yabancı bir prodüksiyon ekibi, enternasyonel ağlar kurmadan girişilmemesi gereken bir iş.

Kültür Bakanlığı desteği alıyor musun filmlerine, ya da aldın mı?

Daha bugün, 1956 yılında New York Museum of Modern Art (MOMA) dan Andy Warhol’e gönderilen “Maalesef sınırlı yer kapasitemizden ötürü işlerinizi sergileyemeyeceğiz, çalışmalarınızda başarılar dileriz” konulu red mektubunun örneğini dosyalarımda buldum. Bu mektubu her gördüğümde kahkahalar atasım gelir. (Yine bugün attım dolayısıyla) Tabi ki kendimi Andy Warhol’ün yerine koymuyorum, sadece bu soru bana Kültür Bakanlığı’nın red cevabını anımsattı. Acaba şimdiden kahkaha atmalı mıyım?  Yoksa illaki ölmemiz mi lazım, badem gözlü olabilmemiz için?

Kısa film uzun metraj için bir basamak mıdır, yoksa başlı başına bir alan mı?

Her ikisi de. Bu yönetmenin kendi kariyer planına kalmıştır. Tabi ki uzun metraja başlamadan önce kısa filmler çekmek zorundasınız. Böylelikle terbiye olur teorik ve pratik bilginiz. Dilerseniz sonra orta veya uzun metraja geçebilirsiniz. Ama kısa metraj ile terbiye edilen tüm bu bilgiler profesyonel bir kısa film yönetmeni olmanızı da sağlar. Unutmayalım ki reklam filmi de aslında bir kısa filmdir, klip yönetmenliği de bir anlamda kısa filmdir. Kısa iyidir. Hızlıdır, aktiftir, oyalamaz. Derdini hemen anlatır, zamanı iyi kullanır, gözlemci ve ispatçıdır kısa film.

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan'da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, "sanat ve sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir