Özyıkımdan Yapısöküme: Annihilation (2018)

Dilimize çevirmek bana nasip oldu diye demiyorum ama bize Bose-Einstein yoğuşmasını esas alan dâhiyane bir imha silahını tanıtan Spectral (2016), bu haftaya kadar Netflix’te izlediğim en heyecan verici bilim kurguydu. Artık bu unvanı, yönetmen Alex Garland’ın çok katmanlı ve insanı düşünmeye kışkırtan son filmi Annihilation / Yok Oluş (2018) aldı. Annihilation; bittikten sonra insanın belleğinde kalın düşünce tortuları bırakmayı başaran, çarpıcı ve merak uyandırıcı bir film hatta bir filmden çok Matruşka bebeklerini andırırcasına iç içe geçmiş yapılardan/katmanlardan oluşan bir tür deneyim.

Öncelikle şunu belirteyim, ben henüz Jeff VanderMeer’in filme kaynak teşkil eden roman üçlemesini okumadım. Sadece, Garland’ın ilk romanı okuyup oldukça serbest bir uyarlama yaptığını biliyorum. O nedenle, yegâne değerlendirmem izlediğim film hakkında olacak. Hatalarımız, kusurlarımız olursa affola. Bu arada, yazının bundan sonraki kısmı tepeden tırnağa sürprizbozan (spoiler) içermektedir. Annihilation hakkındaki bu ilk yazımda, filmi özetlemekten kaçınıp doğrudan doğruya bana hissettirdiklerine ve filmden genel olarak ne anladığıma odaklanacağım, o nedenle, filmi seyretmiş olanların okuması daha doğru olur. Hadi başlayalım.

Lena (Natalie Portman), uzmanlık alanı hücre bilimi (sitoloji) ve kanser hücreleri olan bir biyologdur (yaşam bilimci/dirim bilimci). Filmin merak duygusunu canlı tutmak ve ritmini ayarlamak için eklendiğini düşündüğüm açılış sahnesini saymazsak, onu ilk kez, fakültede genç tıp öğrencilerine hücre yapısını anlatırken görürüz. Film boyunca neyle karşılaşacağımızı çaktırmadan özetleyen bu sahnede bilim insanı Lena; bir rahim ağzı (cervix/döl yatağı boynu) kanseri hücresi üzerinden kısaca yaşamın/doğanın işleyişine eğilir, hücrelerin üssel artışına/çoğalışına değinir ve doktor adaylarına dönem boyunca kanser hücrelerini incelemeye devam edeceklerini söyler. Dikkatlerden kaçmış olabilir, bu sahnede bize önemli bir ipucu veren anahtar sözcük “otofaji”dir.

Tıbbi literatürde otofajik hücre ölümü (autophagic cell death), bir hücrenin kendi kendisini yemesidir. Ama bu öyle basit ve nedensiz bir yok ediş değildir. Dr. Aynur Karadağ, “Otofaji: Programlı Hücre Ölümü” adlı makalesinde, bir çeşit “kalite kontrol sistemi olarak çalışan otofaji mekanizmasını, uzun ömürlü proteinlerin, fonksiyonu bozulmuş organellerin, sitozolik parçaların, hasarlı makromoleküllerin ve patojenlerin yok edilmesinden sorumlu fizyolojik bir fenomen” olarak tanımlar. Hücreler aç kaldıklarında, mitokondri gibi kendine ait organelleri yiyerek bir süre kendilerine enerji sağlarlar (mikro-otofaji) ve eğer şartlar/koşullar düzelmiyorsa programlı olarak kendilerini öldürürler (makro-otofaji). İşte Annihilation’daki karakterler de bir şekilde kendini kısmen yiyen (mikro-otofaji) ve/veya yiyip bitiren/öldüren (makro-otofaji) hücrelere benziyor, hepsi (Anya Thorensen, Cassie Shephard, Josie Radek ve Dr. Ventress) “kendine zarar vermeye ve intihara” (self-destruction) meyilli, ki bir sahnede Psikolog Dr. Ventress bunun (iyi giden şeyleri yok etme eğiliminin) aşağı yukarı tüm insanlarda az çok olduğunun altını çiziyor. Tabii demin bahsettiğimiz dörtlüye, bir şekilde, canından çok sevdiği eşinin kendisini aldattığını öğrenip dönüşü olmayan bir intihar görevine gitmeyi kabul ettiğini hatta muhtemelen gönüllü olduğunu anladığımız Kane ve yaşadığı derin vicdan azabının etkisiyle (hiç kimsenin sağ çıkamadığı) bölgeye (Parıltı/The Shimmer) gitmeye gönüllü olan Lena da dahil.

Zaten filme adını veren “Annihilation” kelimesi de birbirini yok etme (imha etme) anlamına geliyor. Ana karakterlerde cisimleşen “self-annihilation” hâli ise özyıkım ve intihar demek. Parçacık fiziğinde, bir elektron ile bir pozitronun çarpışması sonucu birbirini yok etmesini (yokoluşum) karşılayan “pair annihilation” terimi kullanılıyor. Tabii buradaki yokoluşum, önceki hâlden/formdan bambaşka bir forma geçiş yani başka partiküller oluşturmak şeklinde tezahür ediyor. Bu da filmin finalindeki dünya-dışı varlık (insanla karşılaştığında insan şeklini aldığı için “Humanoid” şeklinde adlandırılıyor) ile yüzleşen Lena’nın birbirleri içinde eriyip yok olmalarını simgeliyor. Sadece Lena değil, aslında Parıltı içinde ölen herkes, gittikçe genişleyen bu parazitvari yeni doğa formuyla bütünleşiyor. Cassie’yi ve Anya’yı öldüren yaratık, onları yemiyor, aksine bu bitkiyle hayvanı, hayvanla insanı, insanla bitkiyi kaynaştıran yeni doğa düzeniyle bütünleşmeleri için bırakıyor. Bu bir çeşit prizma görevi gören yeni doğa formunun/biçiminin ilk farkına varan kişi, kendini kesmeye/doğramaya meraklı fizikçi Josie oluyor ve sonunda kendi isteğiyle (bilinçli olarak) bu yeni yapıyla birleşme/bütünleşme kararı alıyor. Benzer bir durumu Dr. Ventress de tekrarlıyor diyebiliriz.

Bilimsel açıdan bakıldığında, bir hücre üç şekilde ölür. Nekrotik hücre ölümü (hasar yolu ile ölüm), apoptotik hücre ölümü (programlı hücre ölümü) ve otofajik hücre ölümü. Filmin ana karakterlerinin ölüm biçimleri de metaforik olarak bu hücre ölümü biçimlerine işaret ediyor. Cassie, Anya, karnında yılana benzeyen bir yaratık gezen askerin ölümü mekanik hasara dayalı hücre ölümü olan nekrotik hücre ölümüne, Ventress ve Josie’nin ölümü (yok oluşu) hücre intiharına dayalı apoptotik hücre ölümüne (apoptoz) ve Kane ile Lena’nın durumu da otofajik hücre ölümüne benzemektedir. Kane ve Lena, kendi benliklerinden sıyrılır ve (Kane tamamen, Lena kısmen) başka biri olarak Parıltı’dan çıkarlar. Bu da başka bir açıdan, filmin ortalarında bir yerde Dr. Ventress’in çaktırmadan söylediği kehaneti gerçekler: “Bu yolculuğu başlatan kişi, bu yolculuğu bitiren kişiyle aynı kişi olmayacak.”

Peki, yaklaşık üç yıldır Parıltı’ya giren ve canlı çıkamayan insanları hücrelere benzetirsek buradan nereye varırız? Tabii ki dünya dışı varlığın aslında bir tümör, sayesinde günden güne genişleyen ve içine kattığı her şeyi kendine benzeten Parıltı’nın dünyanın geçirdiği bir kanser hastalığı, askerlerin ve gönüllülerin de kanser hücresiyle savaşmak amacıyla kanserli bölgeye giden ama kanserli dokuyla etkileşim içine girdiklerinde (bunu kollarında kendiliğinden oluşan ve sonsuzluk işareti şeklinde tasarlanmış “kendi kendini yiyen yılan” dövmelerinden anlıyoruz) değişmeye/dönüşmeye başlayan hücreler olduğu sonucuna. Humanoid’deki dövme; ölen askerde, Lena’da, Anya’da net bir biçimde görülüyor. Deniz fenerindeki çatlağın yapısı, bize bunun bir rahim ağzı (cervix) kanseri metaforu olabileceğini mimliyor. Filmin en üst yüzeyindeki “hibrid bir çift yaratıp onlardan üreyerek dolaylı olarak gezegeni ele geçirmeye (istila etmeye) çalışan dünya dışı varlık ve ona karşı koyan cengâverler” okumasını atlarsak, buraya kadarki analizlerimiz bir alt katman hakkında hemen her dikkatli seyircinin aşağı yukarı ulaşabileceği sonuçları ihtiva ediyor. Gelelim bu filmi benim gözümde mükemmel yapan şeye…

Filmin genel yapısı incelendiğinde, bunun Lena’nın ve kocası Kane’in hikâyesi/yolculuğu olduğu belli. Geriye-dönüş sahneleri bunu destekliyor. Biz, Parıltı içinde yaşananları Lena’nın gözünden görüyoruz. Parıltı’daki ilk sabah onun sabahı, üstelik diğerleri hakkında anlatılan bilgileri de Lena’ya anlatılırken öğreniyoruz. Ayrıca Parıltı’da geçen bir sahnede –şaşırtıcı bir şekilde- Lena’nın evinin bir benzerini görmemiz bunu doğruluyor. Ayrıca su (bardağı) metaforu, tıp öğrencilerine anlatılan ders ve filme yayılan hücre metaforu, “Tanrı hata yapmaz” (God doesn’t make mistakes) konuşması ve gece nöbeti sırasında Dr. Ventress ile Lena arasındaki kritik öneme sahip konuşma, hikâyenin Lena’da düğümlendiği sonucuna ulaşmamızı kolaylaştırıyor. Ama hikâyenin Lena-Kane çiftinin ilişkisini eğretilediğine dair görüşe katılmak zor, bu, filmin yan öğelerini yok sayıp basite indirgemek olur. Burada dikkat edilmesi gereken şey şu: Neden Parıltı’dan (bir ölçüde değişmiş de olsa) sadece Lena sağ çıkabildi? Kane’in kopyasının çıktığını net bir şekilde gördüğümüz için onu geçiyorum, Lena’nın büyük ölçüde kendisi olarak çıktığını düşünüyorum çünkü Kane’in kopyasından farklı hareket ediyor ve Humanoid’i yok ettiğinde Kane uyanıyor. Lena’nın kopyalanmadan sağ çıkmış olmasının bir sebebi, beşli içinde Lena’nın dışarıya çıkma motivasyonuna sahip olan yegâne birey olması. O, borçlu olduğunu düşündüğü Kane’e ulaşmayı yani “kurtulmayı” yürekten istiyor. Yalnız, buradaki “kurtuluş”un, Hristiyan terminolojisindeki “salvation” kavramından çok, bir yapısöküm (deconstruction) eylemi olduğunun altını çizelim. Başlangıçta bir tür özyıkım sürecinden geçtiğini anladığımız Lena dışarı çıkmakla kalmıyor, dünya dışı varlığı da yok etmeyi başarıyor. Baştaki metaforumuza geri dönersek, sonunda Lena tümörü yok ederek kanseri yeniyor. Yeniyor ama nasıl? Lena ve dört silah arkadaşı aslında başka bir şeyi simgeliyor olmasınlar?

Filmi ilk kez seyrettiğimde, herkesin aşağı yukarı uzmanlık alanıyla ilgili bir sebepten dolayı öldüğünü düşünmüştüm. Asker, asker tarafından (bıçak ya da fosfor bombası) öldürülüyordu. Fizikçi, Parıltı’nın fiziksel koşullarıyla bütünleşmeyi seçiyordu. İlk yardım çalışanı, imdat çığlığına yardıma koştuğu için ölüyordu, psikolog ise dünya dışı varlığı anlamaya çalışırken ölüyordu falan. Sonra bu fikrimden vazgeçtim çünkü teorim Cassie’yi tam olarak (çelik tellerde manyetik alan ya da elektrik yoktu) kapsamıyordu. Ayrıca eski asker yeni bilim insanı Lena nasıl kurtuluyordu? Üstelik yaratığa/uzaylıya/varlığa makineli tüfekle ateş etmişti. Çıplak elle de öldürmeyi denemişti. İşte bu durum beni, Parıltı’ya giren beş kişiye farklı bir açıdan bakmaya itti. Eğer bu beş insandan sadece geri dönme güdüsü olan geri dönebiliyorsa, bunun sebebi ne ola ki diye düşündüm ve orijinal üçlemenin (Annihilation/Yok Oluş – Authority/Yetki – Acceptance/Kabulleniş) son kitabının (Kabulleniş) adından ilham alarak başka bir çıkarsamaya ulaştım.

Bence bu beş kişinin her biri, kanser hastalığının öğrenilmesinden itibaren ortaya çıkan beş farklı aşamayı simgeliyor: İnkâr (Cassie Shephard), isyan/öfke (Lena), psikolojik pazarlık (Dr. Ventress), depresyon (Anya Thorensen) ve kabulleniş (Josie Radek). Ayrıca film boyunca geçirdiği değişim söz konusu olduğunda Lena da tek başına (bizzat) bu beş aşamadan geçiyor yani inkâr (ısrarla yatak odasını boyama), isyan/öfke (kocasının öldüğüne inanmama, hayata ve nimetlerine küsme), psikolojik pazarlık (Parıltı’yı anlamaya çalışma), depresyon (deniz fenerine girmeden önce geçmişte yaşananları hatırlama, dünya dışı varlığı kin ve nefretle yok etme çabası) ve kabulleniş (kendi yansıması olan uzaylıyı ona bizzat fiziksel zarar vererek öldüremeyeceğini kavrama). İşte filmde hızla çoğalıp dünyayı sarmaya başlayan kanserin tedavisi, bu beş aşama geçildikten sonra yani kabulleniş aşamasından sonraki bilinçli ve kararlı mücadeleyle gerçekleşiyor, her ne kadar artık bu yolculuğa başladığındaki kişi olmasa da bunu başaran, yaşama azmi ve geri dönme güdüsü taşıyan savaşçı Lena oluyor. Belki de bu durumda geriye; özünde inceden inceye keder, gözyaşı ve vicdan azabı yüklü olan bu dramatik öyküyü bize anlatan Alex Garland’a taziyelerimizi ilettikten sonra sorulması gereken son bir soru kalıyor: “Kanserden (muhtemelen rahim ağzı kanserinden) ölen yakınınız kimdi ve tedaviyi neden reddetti?”

Öteki Sinema için yazan: Ertan Tunç

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

2 Yorumlar

  1. Öncelikle dostum lane nin de kopyası çıktı son sahnede kane ona dediki sende eskisi gibi misin ve cevap vermedi ama sarılma sahnesinde kane nin gözü gibi lane nin gözü de parladı bu demek oluyor ki oda kopya saygılar

  2. Filmin bize üstü kapalı bir biçimde anlatmaya çalıştığı konuyu güzel yorumlamışsınız. Ancak bu filmin çok daha temel bir sorunu var. Bu sorunu aşamadığı için de anlatmaya çalıştığı şey ne kadar derin olursa olsun ya da metaforlar ne kadar akıllıca olursa olsun iyi bir film olmayı başaramıyor. Bence filmin sorunu oldukça basit: Karakter yaratımı ve diyaloglar kötü; kurgu, filmin ritmi, görsel anlatım ise sıradan. Senede aynısından onlarca çıkan Hollywood filmlerinden farksız. Böyle bir sinema yaptıktan sonra ister robotların dövüşünü anlatın, ister entellektüel fikirler anlatın farketmez benim için.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: