Antalya’da Bir Amazon Krallığı

8 gecedir Antalya’da uyuyordum, evime henüz döndüm. Yarın sabah erkenden “film okuması” yapmak için Trabzon yollarına düşeceğimden yorgunluğuma aldırmadan bilgisayarın başına oturdum ve başladım yazmaya…

53. kez yapılan Altın Portakal ya da kimsenin benimseyemediği yeni ismiyle Antalya Uluslararası Film Festivali ilginç bir deneyimdi. Açıkçası yazının nereye gideceğini kestiremiyorum zira oldukça karışık duygular içindeyim.

Öncelikle bu yıl farklı bir festival deneyimi yaşadım. Altın Portakal artık bir film şenliği olmanın ötesine geçerek film üretimi (Film Forum) ve pazarlaması (Film TMR) alanında çaba gösteren iki önemli enstrümanla diğer film festivallerinden ayrışmış görünüyor.

Bu genişleme halinin ihtişamlı gözüktüğü ortada, işleyiş açısından da büyük sıkıntılar yaşanmıyor, Film Forum kısmı şimdiden mükemmelleşmiş bile denebilir ancak festivalin katmanlı yapısının sinemaseverler için kafa karışıklığı yarattığı da bir gerçek. O kadar çok gösterim, o kadar çok etkinlik var ki hangisini takip edeceğinizi şaşırıyorsunuz ve lunaparkın ortasında neye bineceğini şaşıran bir çocuk gibi kalakalıyorsunuz!

Altın Portakal’ın Konukları

Yazının başlığında Altın Portakal’ın bir Amazon krallığına dönüştüğünü ima etmiştim. Gerçekten de öyle görünüyor. Organizasyonun her anında festival direktörü Elif Dağdeviren, Film Forum’un başındaki Zeynep Atakan ve ‘film festivali’ tarafının karar vericisi gibi görünen Alin Taşcıyan’ın imzası var ancak normal koşullarda alkışlanacak bu çaba kendilerini fazlaca öne çıkarma hevesleri ve kimi zaman yüklendikleri kibirle gölgeleniyor. TRT’nin verdiği bir yemek davetinde Alin Hanımla karşılaştığımızda konukseverlikten ziyade, orada olmamam gerektiği hissettirildi ve festival boyunca da aşamadığım bir his bu… Bu sebeple tüm etkinliklere ve gösterimlere mesafeliydim, festivali hiç davet edilmemiş gibi takip ettim bile denebilir. İlk kez festival dışı etkinliklerle bu kadar meşgul oldum, Antalya’nın denizinin, güneşinin tadını çıkardım. Bu yazıyı dahi yazmayı düşünmüyordum ancak okurların “ne yazacağını çok merak ediyoruz” ısrarı fikrimi değiştirdi.

Hem yazsak ne olacak ki? Açıkçası, eleştiriden pek hazzetmeyen Antalya Film Festivali’nin bize ihtiyacı olmadığı ortada. Çok fazla konuk vardı ama hiç bu kadar az eleştirmen görmemiştim. Bizim taraftan Altın Portakal’a giden kadar gidemeyen var. Mesela Portakal ısrarla Alper Turgut’u davet etmiyor, sanırsın adam eleştirmen değil sıhhi tesisatçı! Biz Antalya’dayken Alper İstanbul’da Ferzan Özpetek söyleşisini modere ediyordu. SİYAD tarafı ise 2013 yılında yaşanan sansür skandalı yüzünden festivale ilgisiz. Festival tarafı ise derdini anlatmak yerine festivalin SİYAD jürisini yok ederek küslüğü iki taraflı hale getirdi.

Turkuvaz Medyanın röportajlara koyduğu ipotek yüzünden muhabir arkadaşların da pek tadı tuzu yoktu. Sabah, Takvim, A Haber tayfası, festivali ele geçirmiş. Duyduğuma göre internet medyasından kimse gelmesin istiyormuş Turkuvazcılar.

Altın Portakal’ın Ünlüleri

Cannes her yıl ünlü akınına uğrar, mesela Slyvester Stallone yanına Expendables ekibini alıp tankla Cannes sokaklarında gezer. Biz de öyle şeyler arzuluyoruz ancak karşımızda en fazla George Hamilton, Rutger Hauer, Armand Assante gibi kariyeri çoktan bitmiş Hollywood yaşlısı B filmcileri bulabiliyoruz.Antalya Cannes olacak dediler ama Hollywood huzurevi çıktı!  Elbette Andie McDowell’ı gördüğüme sevindim ama görmesem de olurdu. Festivalin benim için en hayırlı tarafı Asghar Farhadi’nin davet edilmesi ve heybesindekileri dökmesi oldu.

Altın Portakal’ın Filmleri

Ulusal yarışma seçkisinin benim için heyecan yaratan bir tarafı yoktu. 2 filmi İstanbul Film Festivali’nde, 4 filmi de Adana Altın Koza’da izlemiştim. Jüri beğenisine göre çekilmiş festival tuzağı işlerden oluşan ve yarısından fazlasını zaten gördüğüm bir seçki… Semih Kaplanoğlu başkanlığındaki jürinin en iyi film ve yönetmen ödüllerini Mavi Bisiklet’e vermesi ulusal yarışmayı hepten lüzumsuz kıldı. Sanırım ulusal yarışmayı bu şekilde yok ederek uluslararası yarışma ile birleştirecekler ama “Türkiye’nin Cannes’ı” olma iddiasındaki Antalya’ya başvuran uluslararası yapımlar da öyle kalburüstü işler değil, o konuda daha kırk fırın ekmek yemek gerekiyor. Onu da nereden anlıyoruz, uluslararası yarışmada en iyi film ödülünün Tereddüt’e gitmesinden!

Bir festival paradoksu olan en iyi film-en iyi ilk film sıkıntısı bu yıl da yaşandı. “En iyi ilk film” ödülü Babamın Kanatları’na giderken “en iyi film” ödülünü yine bir ilk film olan Mavi Bisiklet aldı. Peki, birileri şu soruya cevap verebilir mi; “en iyi ilk film” Babamın Kanatları ise “en iyi film” nasıl oluyor da Mavi Bisiklet olabiliyor?

Bu arada… 12 filmlik ulusal yarışma seçkisini bitirdikten sonra Asghar Farhadi’nin Satıcı adlı filmini izleyerek kendimize geldik. Bütçesizlik bahanesini geçersiz kılan müthiş bir hikaye anlatıcılık! Bu da bizim sinemamızın nasıl bir kabızlık içinde olduğunu anlamamıza yetti. Derviş Zaim gibi yapısal deneylere girişenleri de hepten görmezden gelelim ki iyice çalışmaz olsun bağırsaklar. Sahi, Semih Kaplanoğlu gibi ideolojik açıdan körleşmiş ve tükenmiş bir sinemacıyı jüri başkanı yapmak kimin fikriydi?

Altın Portakal’ın Geleceği?

Gelecekte ne olacak? Bilmiyorum, Portakal’a bir şeyler oluyor ancak Türkiye’de, sinema entelektüelleriyle küsmek pahasına, Cannes taklidi bir organizasyon tertiplemek pek iyi bir fikir gibi görünmüyor. Adana’da çok daha mutluyduk, orada daha fazla içine girebildiğimiz basit, gösterişsiz ama sahici bir yapı vardı, Antalya’da bu yok. Eleştiriye ve tavsiyeye kapalı, biz yaptık oldu kafasıyla yola çıkılan bir organizasyon izlenimi uyandırıyor insanda. Festivalin bu hali AKP’nin 2 yıl sonra yapılacak yerel seçimleri almasıyla bir devamlılık kazanır ve bizim gibi “istemezükçüleri” utandırabilir belki ama öyle olmaz ise Babil’in ihtişamından eser kalmadığı gibi Portakal’ın yarım asırlık mirası da yok edilmiş olur. Bunun için de biraz daha gerçekçi kurgulara ihtiyaç var. Türkiye’nin Cannes’ı olmak yerine Türkiye’nin Antalya’sı olsunlar yeter!

Son söz; bu yazıyı okurlarsa bana kızarlar ve belki de önümüzdeki yıl davet etmezler. İçime sırf bu endişeyi düşürdüğü için bile kızgınım Antalya’ya… Çağırmaz iseler canları sağolsun, eleştiri hakkımdan vazgeçmiyorum.

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir