The Apartment / Garsoniyer (1960)

Yönetmen Billy Wilder’dan 2000’li yılların başında haberdar olmuş, yanlış hatırlamıyorsam vefatı üzerine CNBC-E’de yapılan “Ustalara Saygı Kuşağı’nda” Some Like It Hot ve Sunset Blvd.’ı izlemiştim.

Her iki filmi de o kadar çok sevmiştim ki, o zaman zar zor edinilen kaynaklarla, bulabildiğim tüm filmlerini arşivime katmıştım. Yine de Wilder’ın en bilinen filmlerinden biri olan The Apartment yüksek IMDB notuna ve romantik komedinin atası sayılmasına rağmen, iki saati aşkın süresi ile hep gözümde büyümüş, bir türlü seyir defterime girememişti. Bugün nereden estiyse esti ve The Apartment beni 60’ların New York’una alıp götürdü.

Apartment005

Wilder’ın kimyasını en iyi yansıtan oyunculardan biri olan Jack Lemmon’la kısa saçları, kedi gözleri ve efsanevi diyalogları ile romantik komedi türünün Havva’sı olan Shirley MacLaine’ı buluşturan bu Oscar’lı klasik, üzerinden yıllar da geçse, hemen herkes tarafından izlense ve hatta hatmedilse bile gıyabında birkaç laf edilmesini kesinlikle hak ediyor. Günümüzde şehirden uzak kentsel dönüşüm konutlarının, ihale zengini adamcıkların ikinci eşlerine ya da metreslerine ev sahipliği yaptığı şu ortamda, çalıştığı sigorta şirketinin kodamanlarına garsoniyer hizmeti veren C.C. Baxter’ın hikayesi nasıl bu kadar naif algılanabilir, bilmiyorum. Sanırım Billy Wilder’ı büyük bir yönetmen yapan şey de bu. Toplumun yargısız infazla suçlu ilan ettiği kişileri bile, romantik bir aşk hikayesinin baş rolüne yerleştirip onlardan özdeşlik kurulabilecek bir mağdur yaratmayı başarıyor. Dolayısıyla bir yılda üç Oscar kazanan Wilder mucizesinin tesadüfi olmadığını, kırık bir aynanın yansımasında Shirley MacLaine’i gördüğümüzde anlıyoruz.

Apartment001

Bu yazıyı yazmak için araştırma yaparken, ünlü film eleştirmeni Richard Schickel’ın Wilder üzerine yazdığı bir makaleyi okudum ve The Apartment’in hissettirdiklerinin ne kadar evrensel olduğunu gördüm. Oya gibi işlenmiş diyaloglarla, kifayetsiz sayılabilecek karakterlerin 50’lerin başında ayyuka çıkan “birseyselleşme” mefhumunda kilit rol oynayan “hayır” kelimesinin gücünden mahrum oluşu Schickel’ın şu sözünü doğruluyor; Billy Wilder katıksız bir hassasiyete sahip. O nedenle Lemmon’ın ter içinde telefon rehberi karıştırırken kestiği rol güldürürken MacLaine’in karakteri Kubelik için acı içinde kahve hazırlaması gözleri yaşartıyor. Bu karakterler, sinemada çok uzun süredir görmediğim kadar gerçek ve filmin dokusu ağızda Baxter’ın peynirli krakeri gibi güzel bir tat bırakıyor.

Apartment002

Wilder’ın The Apartment’la yaptığı şey, bugün romantik komedi denen türün atası sayılsa da aslında başkalarının günahlarını üstlenen onurlu karakterlerin gerçekçi hikâyesini anlatmak. Çağdaş romantik komedilerde ikili ilişkilerin değerlendirmesinde, bu tarz bir yaklaşım görmek zor; hatta neredeyse imkansız. Bu film, modern bir senarist tarafından yeniden yorumlansaydı iç içe geçmiş ilişkiler ya Woody Allen filmleri gibi orta sınıfa aşırı gelecek kadar renkli bir tonda ya da üçüncü kişilerin günahlarına yer vermeyecek kadar monoton biçimde işlenirdi. Fakat Wilder’ın öyküsünü bu kadar güzel kılan şey Baxter’ın terfi için çabalarken, bunun karşılığı olarak dairesini kiraladığı kodamanların günahlarını da üstlenmesi… Ya da Fran’in tüm şirketi peşine düşüren umarsız havası altında derin bir kalp kırıklığı ve suçluluğun yatıyor olması. Öyle ki bana göre toplumun bakış açısını simgeleyen Miss Olsen karakteri bile çoğu durumda kendi ön yargılarımızın ve kabullerimizin ne kadar yüzeysel, haksız ve acımasız olabileceğini yüzümüze vuruyor. Bu anlamda içten oyunculukları, senaryosu ve kurgusuyla The Apartment aldığı ödüllerden fazlasını hak eden bir film. Çünkü tüm bu saydıklarımla bize gerçek bir hikaye sunuyor. Hem de yağmurlu bir İstanbul sabahında, kendimizi 60’ların New York’unda hissettirebilecek kadar gerçek.

Apartment004

Ne aptal ne de komik olan C.C. Baxter, ne masum ne de suçlu olan Fran Kubelik ne yalancı ne de dürüst olan Jeff Sheldrake gibi ana karakterleriyle, zamanının ötesinde olan zeki ve esprili diyaloglarıyla, İngilizler’i kasıp kavuran Swing modasına öncülük eden Shirley MacLaine zarafetiyle ve bir Billy Wilder klasiği olan son söz dokunuşuyla The Apartment; yaşına ve uzun süresine bakılmadan izlenmesi gereken müstesna bir film. Eğer eski romantik / komedi filmlerini izlemek fikri sizi pek sarmıyorsa şuna emin olun; The Apartment’ta gözünüze tuhaf gelecek tek şey, Baxter’ın komşusu Dr. Dreyfuss’ı canlandıran Jack Kruschen’ın kuğu gibi narin görünen Shirley MacLaine’i çatır çutur tokatlaması olacaktır. Bunun dışında yıllar geçmesine rağmen nüktedanlığından, sivri dilinden, komikliğinden ve naifliğinden zerre ödün vermemiş bir Hollywood klasiğini izlemek her hâlükârda kâr sayılır.

Herkese iyi seyirler.

Filmin fragmanını izlemek için afişe tıklayın!

 THE APARTMENT / GARSONİYER FRAGMAN

Yazar hakkında: Emel Bilge Çınar

1985 yılında İstanbul’da doğdu. İlk sinema deneyimi Jurassic Park olmuştur. Animasyon ve VFX alanında eğitim almak üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. Türkiye’ye döndükten sonra 3 yıl boyunca Post Producer olarak çalıştı. Bugünlerde bağımsız olarak 3D animasyon ve oyun yapımı üzerinde emek harcıyor. 2009′dan bu yana çeşitli mecralarda sinema ve TV üzerine yazılar yazmaya devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir