Argento’dan Üç Ana Efsanesi: Inferno (Vol.2)

İngiliz deneme yazarı Thomas de Quincey’nin Suspiria de Profundis isimli kitabında yer alan üç kız kardeş betimlemesinden etkilenen İtalyan yönetmen Dario Argento, bu hikâyeden yola çıkarak üç cadı efsanesi oluşturdu. Quincey’nin kız kardeşlerini kötücül varlıklara dönüştürerek filmlerinin ana malzemesi haline getiren yönetmen, Suspiria’yla başlattığı doğaüstü üçlemesini 1980 yılında çektiği Inferno ile devam ettirdi. Suspiria’da yarattığı soyut evrende stilize bir yönetmen sineması örneği ortaya koyan Argento, Inferno’da da bu tarzı sürdürüyor ve sıra dışı bir filme daha imza atıyor…

Gialloların ustası Argento’nun, doğaüstü güçlere sahip katillerin hüküm sürdüğü Üç Ana Efsanesi, yönetmenin filmografisinde farklı bir yerde dursa da, giallo dünyasından uzak olmadığını görmek mümkündür. Suspiria’da türe ait pek çok özelliğin doğaüstü güçlerle harmanlamasını durumunu, Inferno’da da sürdürüyor fakat bu kez daha ileri boyutlarda… Suspiria’da karşılaştığımız cinayet sahneleri, giderek akıldışı, gerçeküstü boyutlara varıyor ve insan bilincini ve mantığını zorlamaya başlıyor. Soyut bir dünyayı, sürreal ölüm sekanslarıyla motifleyen Argento’nun, bu konuda ziyadesiyle başarılı olduğunu da söyleyebiliriz. Üçlemenin başlangıcı Suspiria’da, Almanya’da bir dans okulunda kötülük saçan Mater Suspirorum’u (İnlemelerin Anası) anlatan yönetmen, Inferno’da ise Mater Tenebrarum’un (Karanlıkların Anası) New York’ta bir apartmanı kendisine mesken edinmesini odağına alıyor. Filmin açılışı, Rose Elliot isimli karakterin, Kazanian adlı bir antikacıdan aldığı Üç Ana kitabını okumaya başlamasıyla yapılıyor. Filmin ana teması ölümün ifade edildiği bıçak görüntüsünden sonra, daha önce hiç okunmamış olan kitabın sayfalarını bıçak yardımıyla açmaya başlayan Rose’a, üçlemenin analarını tarif eden bir dış ses eşlik ediyor. Mimar ve simyager Varelli tarafından yazıldığını öğrendiğimiz* Üç Ana’nın aynı zamanda üç kardeş, üç cadı olduğundan bahsediliyor. Suspiria’da geçen Mater Suspirorum’un (İnlemelerin Anası) anaların en yaşlısı, Inferno’daki Mater Tenebrarum (Karanlıkların Anası) anaların en genci ve en acımasızı, Roma’da yaşayan Mater Lachrymarum’un (Gözyaşlarının Anası) ise kardeşler arasında en güzeli olduğunu anlatılıyor. Böylece Suspiria’nın alt metnini de tamamlamış olan yönetmen, üçlemesinin konu bütünlüğünü de sağlamış oluyor.

Üçlemenin ana fikrini oluşturan kitaptan bilgilerin verildiği bu sahneden sonra, bahsi geçen üç anahtarı betimleyen bir mektup yazma planı görülüyor. Kitapta okuduklarından etkilenen Rose, Roma’da yaşayan kardeşi Mark’a yazdığı mektubun yanında, üç ananın üç anahtar sırrına atıfla üç anahtarın yer aldığı bir anahtarlık bulunduruyor. Nitekim bu anahtarlık, Rose’un başına gelecek olanların da bir başlangıcı oluyor aynı zamanda. Açılıştan sonra, Rose’un da tipik meraklı ve belanın üzerine giden karakterlerden biri olduğuna ürkerek tanık olduğumuz metruk oda sekansı geliyor. Bir kadın, gecenin bir yarısı, tek başına neden havuza dönüşmüş korkunç bir odaya girer düşüncesiyle hayretler içerisinde kalırken, Argento’nun meşhur imgeleri birer birer dökülmeye başlıyor. Siyah eldivenler, rengârenk gölgeler ve irkiltici koridorlar…

Roma’da müzik eğitimi alan Mark’la, Verdi’nin Nabucco operası eşliğinde tanıştığımız sekans ise aynı zamanda İtalya’ya hâkim olan Mater Lachrymarum’la yani La Terza Madre’de karşılaşacağımız anaların en güzelini gördüğümüz yer oluyor. Etkileyici bakışlara sahip cadının sevdiği kedi, film süresince göreceğimiz söz konusu hayvan türünün, cadıların etkisinde hareket edeceğinin sinyallerini vermiş oluyor. Suspiria’da doğaüstü güçlerin etkisiyle kör piyanisti öldüren köpek gibi, Inferno’da da büyülenmiş hayvanların yaptığı korkunç saldırılara tanık oluyoruz. Mark’ın sıra arkadaşı Sara’nın mektup vesilesiyle lanete dâhil olmasının ardından, Suspiria’daki Susan’la birebir benzeyen bir yağmur-taksi-kırmızı ışıklandırma sekansı yer alıyor.  Sara’nın Üç Ana kitabına ulaşmak için gittiği kütüphanede, su dolu metruk odadan sonra ikinci tuhaf mekân karşımıza çıkıyor. Sara’nın taksiden inerken elini kesmesi detayına neden dikkat etmemiz gerektiğini de, Sara’yla başlatılan ölümlerin gelmesiyle birlikte anlamış oluyoruz. Sara’dan sonraki tüm cinayet sekanslarında, karakterler ölmeden hemen önce bir şekilde elini kesiyor ya da cama benzer bir cismi kırıyor.

Sara’nın ve diğer kurbanların öldürüldüğü vahşi sekanslara eşlik eden Nabucco’nun Va Pensiore pasajı filmin korkutucu atmosferini tamamlarken, Mark’ın devreye girmesi duyguyu bir parça bozuyor. Filmde yer alan her mekân, her cinayet sahnesi alabildiğine absürt olsa ve bu durum seyirciye normal gelse de, en yakın arkadaşının cesediyle karşılaşan birinin yüzünde en ufak bir mimik dahi bulunmaması yapay gelebiliyor. Argento’nun farklı yöndeki kararına rağmen, filmin başrolünde bir Amerikalı olması konusunda baskı yapan yapımcıların ne denli hatalı bir karar verdiklerini de Mark’ın bu ifadesiz oyunculuğuyla görmüş bulunuyoruz.

Inferno’da ana karakterler korkutucu koridorlarda, katil gölgelerin ellerinde birer birer vahşice öldürülürken, filmin yan karakterleriyle gerçekleştirilen en olağandışı ölümlere geliyor sıra. Antikacı Kazanian’ın kedi sevmemesi, Central Park farelerinin işine yararken, Rose’un komşuları da kâh büyülenmiş hayvanlar tarafından, kâh kimliğini asla öğrenemediğimiz katiller tarafından en iğrenç ve en tuhaf şekilde öldürülmeye devam ediliyor. Hatta Kontes’in arkasından iş çeviren kötü yardımcıları, Suspiria’nın başındaki çifte cinayet sekansına benzer bir biçimde, bina boşluklarını tamamlayan cam vitrayların yardımıyla siyah eldivenli katillerin kurbanı oluyorlar. Mark’ın Mater Tenebrarum’u keşfettiği sekansta, 70’lerin progressive rock ilahı Keith Emerson’ın ilk kez bir film için bestelediği Mater Tenebrarum isimli muazzam parçası eşliğinde, yine yağışlı bir gecede finale giriş yapıyoruz.

Suspiria’da yarattığı tarzı, Inferno’da da başarıyla devam ettiren Argento, cinayet sekanslarında ilk filmin tuhaflığını aşsa da, mekân ve kostüm açısından çok fazla ayrışmıyor. Hatta kostümler Suspiria ile neredeyse aynıyken; filmin New York’taki ana binası, kırmızılı, morlu, mavili ışıklandırmalar sebebiyle Freiburg’daki dans akademisinin dış görünüşünü çağrıştırıyor. Dante’nin Inferno’su gibi, yere en yakın yerde yaşayan Mater Tenebrarum’u gördüğümüz final sekansı, Suspiria’ya göre bir parça yapay dursa da, filmin geneli itibariyle olağanüstü bir anlatım biçimi eksiklikleri görünmez kılıyor. Gerçeküstü bir dünyada, müthiş ışık, müzik ve dekorların yarattığı kompozisyonların fon olduğu vahşi ve bir o kadar absürt cinayetlerle bezeli Inferno, tıpkı Suspiria gibi her açıdan gösterişli ve stil sahibi bir film. Keza giderek şiddet ve vahşet dozu artan üçlemenin de, sanat kokan son filmi.

*Dario Argento, Mimar ve simyager Varelli ve kitabıyla aslında, gizemli bir biçimde ortadan kaybolan Fransız simyager Fulcanelli ve onun yazdığı Le Mystère des Cathèdrales’e atıfta bulunur. Detaylı bilgi için bkz: Tuğrul Sezer, Korku Sineması Ansiklopedisi, 60’lardan Günümüze, Cinius Yayınları, İstanbul, 2015, s. 270.

Yazar hakkında: Başak Bıçak

1987 yılında İzmir'de doğdu. İzmir Özel Tevfik Fikret Lisesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Tarih bölümünden mezun olduktan sonra Türkiye Cumhuriyeti Tarihi üzerine yüksek lisans yaptı. Bilhassa Fransız Devrimi olmak üzere Avrupa Tarihi üzerine uzmanlaştı. Sinema özel tutkusu ve 2012 yılından bu yana filmler üzerine yazılar yazıyor. Akşam Gazetesi, Film Arası Dergisi ve Cinedergi yazarı... Dans, seyahat, fotoğraf ve şarap meraklısı...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir