Hollywood Bunu Hep Yapıyor: Bir Algı Makinesi Olarak Argo (2012)

 

93326656Halk tarafından başbakan seçilen laik ve demokrat Musaddık’ın ilk iş olarak İngiliz ve Amerikan petrol şirketlerini millileştirdiği, bu durumu kabullenemeyen Amerikan ve İngiliz şirketlerinin desteklediği bir darbeyle indirilerek yerine halkı açlık çekerken yemeklerini Paris’ten getiren hatta eşinin süt banyosu yaptığı söylenen Şah Pehlevinin getirildiği, İran’ı Batılılaştırma sürecini başlatmış olsa da, acımasız polis gücünü kullanarak işkence ve korkuyla hüküm süren Şah’a karşı halkın ayaklanarak Humeyni’yi iktidara getirdiği, parasını yanına alarak ülkeden kaçan Şah’ın asılması gerektiğini düşünen İranlı öğrencilerin Amerikan elçiliği önünde eyleme kalkıştığını anlatarak, oryantalist ezgiler eşliğinde Doğu’ya bir yolculuğa çıkaracağı seyirci için kısa bir özet geçerek başlar. “Musaddık’ı devirmeseydik İran Devrimi olmazdı’’ demeye çalışan, Batı’nın üstünlüğü fikrini işlemeyi görev bilen ve mükâfatını da alan Argo’nun ne olduğunu anlayabilmek için biraz geriye gitmenin gerekli olduğunu düşünüyorum.

Uluslararası petrol şirketlerinden biri haline gelen Anglo-İran Şirketi (APOC) üzerindeki petrol imtiyazlarını bırakmak istemeyen İngilizler ve Amerikalılar, Şah ile anlaşmış olsalar da, İran Meclisi bu anlaşmayı kabul etmeyerek şirketin millileştirilmesini savunmaktadır. Öldürülmekten korktuğu için istifa eden başbakanın yerine Şah, Genelkurmay Başkanını getirmişse de “İngilizlerin yardakçısı’’ olduğu gerekçesiyle öldürülür. Şah ne yapacağını bilmez bir haldeyken İran Meclisi, 28 Nisan 1951’de Petrol Komisyonu Başkanı Musaddık’ı başbakan olarak ilan eder. Çiçeği burnunda Musaddık da ilk iş olarak millileştirme yasasını Şah’a götürür. Şah’ın imzalamak zorunda kaldığı yasa 1 Mayıs’ta yürürlüğe girer. Her şey birkaç gün içerisinde oluvermiştir.

İkinci Paylaşım Savaşı’nın sonlarına doğru, 1944 yılında Amerikan Başkanı Roosevelt’in İngiliz Büyükelçisi Halifax’a ‘’İran petrolü sizindir, Irak ve Kuveyt’teki petrolü bölüşeceğiz. Suudi Arabistan petrolüne gelince, oradaki petrol bizimdir’’ sözleriyle dünya üzerindeki petrol kaynakları paylaşan Amerikalılar ve İngilizler paniğe kapılmıştır. Millileştirme yasası üzerine İngiliz Savunma Bakanı Shinwell’in ‘’Eğer şimdi İran’a istediğini yapma hakkını tanırsak, Mısır ve öteki Ortadoğu ülkeleri aynı hakkın kendilerine de tanınması için teşvik görmüş olacaklardır. Bundan sonraki aşamada sıra Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesine gelir’’ sözleri Batı’nın bakışını yansıtan ve asla unutulmaması gereken sözlerden birisidir.

“Benim petrol konusunda çok açık sözlü olmam gerekiyor çünkü petrol için gerekirse dövüşebiliriz. Biz petrolsüz yaşayamayız ve petrolsüzlükten ölmeye de hiç niyetimiz yok.’’ (İngiliz Başbakanı Anthony Eden)

Musaddık’ı devirmek için hemen girişimlere başlayan egemen güçler birçok teşebbüsten sonra 1953 yılında amaçlarına ulaşır. Yeniden ülkeye dönen ve Musaddık’ı hapse atan Şah, “İran petrolü yeniden işletmeye girmezse, ülke ekonomik çöküntüye uğrar ve sonunda o veya bu şekilde Sovyet tarafına düşer’’ tezinin işlenmesiyle, egemenlerle yeni imtiyaz anlaşmaları imzalar.

Kendisinin soylu bir sınıfa dâhil olduğunu ispatlamak isteyen Şah, 1971’de eski imparatorluk başkenti Persepolis’te görkemli bir şölen düzenler. Başta Sovyet Devlet Başkanı ve Amerikan Başkan Yardımcısı olmak üzere yirmi kral ve şeyh, beş kraliçe, yirmi bir prens, on dört devlet başkanı, üç başkan yardımcısı, üç başbakan ve iki dışişleri bakanının davete katıldığı bilinmektedir. Paris’teki bir lokantadan ısmarlanan yemeklerin ve yirmi beş bin şişe şarabın uçakla Fransa’dan getirtildiği şölenin maliyetinin 100 ila 200 milyon dolar arasında olduğu tahmin edilmektedir. Halk sefalet içinde yaşarken, bu denli savurganlığın eleştirilmesini Şah şöyle savunmuştur.

‘’Halk niçin böyle yakınıyor. Elli devlet başkanına verdiğimiz birkaç ziyafet için mi? Ne yapacaktık ki, onlara ekmekle turp mu ikram etseydik? Tanrı’ya şükür ki, İran İmparatorluk Sarayı bugün Maxim’den yemek getirtecek parasal güce sahiptir.’’

Şah döneminde çılgınca savrulan paralar, gereksiz yatırımlar ve çürümeye terk edilen tesisler ekonomik karmaşayı körüklüyor, köylerde yaşayan nüfus zaten aşırı kalabalık olan şehirlere akın ediyor, tarım üretimi düşüyor, enflasyon yükseliyor ve hoşnutsuzluk büyüyordu. Eskimiş demiryolu büyük sıkıntı yaratıyor, ellerindeki petrolü kullanamadıklarından yetersiz elektrik şebekesinin sık sık arızalanması hem halkın kızgınlığını artırıyor hem de sanayi üretimini olumsuz etkiliyor ve tüm ülke genelinde sosyal ve siyasi gerilimin dozu her geçen gün artıyordu. Bu ortamda her kesimden İranlının Şah rejimine gösterdiği sabır son noktasına gelerek, kurtarıcı olarak Humeyni’nin öne çıkmaya başlaması üzerine harekete geçen halk 1979 yılında Şah’ı devirerek İran Devrimi’ni başlatıyordu.

4 Kasım 1979 günü, Washington saatiyle sabahın üçünde elçilik memuru Elizabeth Ann Swift, başkentteki Dışişleri Operasyon Merkezini arayarak, elçilik önünde eylem yapan İranlı öğrencilerin elçilik bahçesine girdiğini, binayı kuşattığını, diğer binalara girmek için zor kullanıldığını hatta elçiliğin bir bölümünü ateşe verdiklerini söylüyordu. Son sözleri ‘’gidiyoruz’’ olan Swift’in hatırasına ve bu tarihsel gerçeğe filmde olduğu gibi yer verilmiştir.

Ölen arkadaşlarının anısı için Tahran’da bir gösteri düzenleyen öğrenciler, Şah’ın Amerika’ya girmesine izin verilmesini protesto etmek için elçilik binası önünde toplanırlar. Olaylara tanık olanların ifadelerine göre, amaç elçiliğin işgali değildir. Filmde de, vize başvurusunda bulunan İranlıların rahatlığı, ‘’bugün burası biraz gürültülü’’ diyen Amerikalı görevlilerinin ürkek ancak sakin tavırları bu durumu doğrular niteliktedir. Heyecanına yenik düşen bir kişinin parmaklıkların üzerinden atlayarak elçilik binasına girmesiyle, öğrenciler kendilerini elçiliği işgal etmiş ve çalışanları rehine almış olarak bulmuşlardır diyebiliriz. Böylece on beş ay sürecek rehine krizi başlayacaktır. Bu işgalin en ilginç yanı, öğrencilerin işgalin dokuzuncu gününden itibaren seslerini dünyaya daha iyi duyurabilmek iddiasıyla açlık grevine başladıklarını ilan etmeleri olmuştur.

Elçilik bahçesinde gösteriler devam ettiği hatta eylemciler içeriye girdiği sırada bile vize başvurusunda bekleyen İranlılar, bekleme salonunda sakince oturmaktadır. Bir Amerikalı görevli ‘’Amerikan vizesi için başvurdukları anlaşılırsa burada güvende olamazlar’’ diyerek endişesini belirtir ve herkesi aptal yerine koyar, sanki İran gizli servisi ve polisi elçiliğe girip çıkanları bilmiyormuş gibi… Tabii bu basit bir hata değil, oryantalist bakışın ürünüdür. Nasıl kendisini ifade edemeyen Doğu’yu ifade etmek görevi “beyaz adamın yükü” ise, müthiş bir kayıtsızlıkla bekleyen İranlıları kurtarmak yine Batı’ya düşer mesajı ustalıkla seyirciye aktarılır.

İran petrolüne ambargo koyularak, İran’ın Amerika’daki mal varlıklarını dondurulmasını sağlayan Başkan Carter’ın “Bir dış güç petrol bölgesini ele geçirirse, Amerika askeri eyleme girişmekten çekinmeyecektir’’ sözlerine, İran Cumhurbaşkanı Abdulhasan Beni Sadr’ın Fransız Le Monde gazetesine ‘’Tahran’daki Amerikalı rehinelerin serbest bırakılmaları karşılığında, Amerika’nın İran’a ekonomik ve askeri yardımda bulunması’’ önerisinin ‘’kabul edilmez’’ olduğu açıklamalarına, “Rus yayılmacılığına direnme niyetinde olduğumuz açıktır ancak bu nedenle yeniden Amerikalıların ülkemizde bir köprübaşı kazanmalarına izin vermeyeceğiz’’ sözlerine, Başkan Carter’ın ‘’Rehinelerin en kısa zamanda bırakılmaması halinde İran’a askeri müdahalede bulunacakları” sözlerine ve İranlı öğrencilerin ‘’rehinelerin kurtarılması maksadıyla Amerika tarafından askeri bir girişimde bulunulursa, ellerindeki bütün Amerikalıların öldürecekleri” tehditlerine filmde değinilmemiştir.

Elçilik işgalinden üç ay sonra Kanada hükümetinin, kaçmayı başararak kendi elçiliklerine sığınan Amerikalıları saklamakta zorlanmaya başladığını söylemesi üzerine bu kişilerin kurtarılmasına karar verilmesi Argo filminin çıkış noktası olmuştur. Kurtarma operasyonuna başlanması kararı alınması üzerine, kurulduğundan beri insanın insanileşme mücadelesini engellemeyi kendine görev edinmiş, tarihin gördüğü en haysiyetsiz ve aşağılık yapı olan “malum teşkilat” en iyi adamını görevlendirir. Eşinden ayrılmış, öz çocuğunun konuşmak bile istemediği, toplumda kimseye faydası olmayan bu “uzman”, kapitalizmin arzu ettiği kişidir. Yine de bölgeyi tanımayan, halkın dilini bilmeyen, onların dinlerine ve kültürlerine ilişkin hiçbir fikri olmayan bu adamın nasıl “en iyi adam” olabileceği kimselere tuhaf gelmez.

8174195274_420d80aa74_z

Bu “uzman”, katıldığı ilk toplantıda uygulanma aşamasına getirilen ‘’bisiklet’’ fikrine doğrudan karşı çıkıyor ve birden her yandan yeni fikirler yağmaya başlıyor. Yeni fikirler bulmak değil uygulanmasına karar verilen bir fikrin ayrıntılarının belirlenmesi için yapılan bu toplantıya katılan hemen herkesin nerdeyse farklı bir fikrinin oluşu anlamlı değildir. Ortadaki fikir sahipsiz kalmıştır. “Uzman” itiraz etmemiş olsa, fikrin hayata geçirilmesi için birçok ayrıntıya karar verecek olan heyetin zoraki bir şekilde bir araya getirildiği anlaşılır. Şah döneminde Tahran’daki elçilikte binlerce insan çalıştıran hükümetin İran’ı tanıyan nitelikli bir personel bulamaması manidardır. Kendisinin daha iyi bir fikri olmamasına karşın ortaya atılan her fikri eleştiren uzmanın ‘’kurtarma operasyonları kürtaj gibidir’’ vecizesini ortaya atarak toplantının işlevsiz kalmasına neden olduğu bu anlamsız diyaloglar, “malum teşkilatın” öne çıkması için uydurulmuş hayli basmakalıp bir sahneden başka bir şey değildir.

Bir yetkilisinin ‘’Hollywood’da sizin tarafınızdan finanse edilen bir film yapım şirketi olduğunu mu söylüyorsunuz?’’ sözlerine belki çoğu seyirci gülüp geçmiştir ancak bunun gülüp geçilemeyecek kadar ciddi olduğunu unutmamak gerekir. Pentagon, Deniz Kuvvetleri, Milli Güvenlik Kurulu ve Harekâtlar Koordinasyonlar Kurulu, Hollywood’a ‘’özgürlük’’ izleğini sokmak için çok gizli bir çalışma yürütmüş ve adını ‘’Özgürlük Militanları’’ koymuştur. Bu konuda araştırmalar yapan Christopher Simpson’un deyişiyle ‘’amaç, pek çok kişinin kendiliğinden ortaya çıktığını sanacağı ama aslında kültürün içine bilinçli olarak şırınga edilmiş bir slogan, siyasal bir parola bulmaktı ve o zaman için hayli ince düşünülmüş bir propaganda harekâtıydı.’’ Bu toplantıların daha 1955’li yıllarda başladığı ve zamanla hayli yol alınmış olduğu hesaba katılacak olursa, günümüz filmlerindeki propagandanın açığa çıkartılmasının güç olacağını baştan söylemek gerekir.

Görev, takım ruhu, emre itaat, erkekçe korkusuzluk temalarını yücelten Özgürlük Militanları arasında yer alan John Wayne, Amerikan askerinin ve Amerikancılığın somut örneği haline getirilmiştir. ‘’Dük’’ diye anılan ve sınır boylarında “Kızılderilileri” ve Meksikalıları yola getiren John Wayne bu işte o kadar başarılı olmuştur ki, Kongre 1979 yılında, üzerinde yalnızca ‘’JOHN WAYNE, AMERİKA’’ yazılı bir madalya bile yaptırmıştır. Argo filminde de görev, takım ruhu, emre itaat ve erkekçe korkusuzluk temalarının işlendiği gözlerden kaçmaz. Bu temaların yüceltilmesi kötü değildir. Kötü olan farklı konuları hep aynı şekilde işlemek ve sinemayı bu kalıplar içerisine hapsederek, egemenlerin koşullanmaya hazır ‘’hedef kitleye’’ ulaşmanın en önemli aracı haline getirilmesidir.

“Hollywood’daki Paramount, MGM gibi çeşitli stüdyolarda çalışan, görevi hem Hollywood’daki komünistleri izlemek hem de belli izleklerin filmlere sokulmasını sağlamak olan CIA ajanlarından birisi, 24 Haziran 1954 tarihli basmakalıp zenci tipler konusunu işleyen raporunda şöyle diyor. ‘’Çok göze batmayacak ya da kasıtlı yapıldığı belli olmayacak şekilde, Amerikan sahnesinin bir parçası olarak iyi giyimli zencilerin filmlere yerleştirilmesi konusunda rol dağıtımından sorumlu müdürlerle anlaşmaya varıldı. Çekilmekte olan Sangri ne yazık ki bunların yerleştirilmesine izin vermiyor çünkü film bir dönem filmi ve Güney’de geçiyor. Sonuç olarak plantasyonda çalışan zencileri gösterecek. Yine de ileri gelenlerden birinin evine saygın bir zenci baş uşak yerleştirilecek, bu baş uşağın özgürlüğünü kazanmış biri olduğunu, canının istediği yerde çalışabileceğini gösterecek diyaloglar eklenerek bir mahsur bir oranda giderilecek.’’ (Frances Saunders, Parayı Verdi Düdüğü Çaldı – Sanat ve Edebiyat Dünyasında CIA Parmağı)

‘’Hıristiyanlığın en önemli vaadi şudur. Ara, bulacaksın… Amerika bu vaat üzerine kurulmuştur’’ ve ‘’Amerika ve eski İsrail dışında tarihte hiçbir ulus, Tanrı’nın ebedi amacının belli bir dönemi için yaratılmış değildir’’ sözleri, dünyayı yönetmek için seçildiklerini düşünen Amerikalı egemenlerin başucu ilkeleri haline gelmiştir. Soğuk Savaş döneminde “malum teşkilat” tarafından Batı Avrupa’da başlatılan gizli kültürel propaganda programının ana özelliği, böyle bir programın olmadığı iddiası olmuştur. Otuz beş ülkede bürosu bulunan, bir haber ve film servisine sahip olan Kültürel Özgürlük Kongresi onlarca personel çalıştırıyor, yirmiden fazla dergi yayımlıyor, resim sergileri açıyordu. Öyle ki bu dönemde Avrupa’da bilerek ya da bilmeyerek adı karışmamış pek az yazar, şair, ressam, tarihçi, bilim adamı ve eleştirmen bulunmaktadır. Ülkemizdeki durumun nasıl olduğunu tahmin etmek ise hiç de güç olmadığını söylemeliyim. Birçok insan entelektüel kapasitesinden dolayı değil bütünüyle öznel gerekçelerle seçilmiş, yapılan teklifi kabul etmeyenler çürümeye terk edilmiş, kendileri ve eserleri unutulmuş, unutturulmuştur. Günümüzde büyük yazar, büyük akademisyen, büyük siyasetçi, büyük gazeteci, büyük sinemacı diye bilinen bazılarının, kimin parası ve kimin gücü sayesinde başarı merdivenlerini hızla tırmandığı tamamen açığa çıkarılmadan “insanın insanileşmesi” mücadelesinde temiz bir geçmişe sahip olunamayacağı bilinmelidir.

8174194172_e163fdc720_zFilmde, Amerikan hükümeti elçilikten kaçmayı başarmış personelin sayısını anında öğrenebiliyorken, İranlıların isim listesi ile rehinelerin eşleşmediğini ancak üç ay sonra fark edebilmesi, ülkeye girerken doldurulması gereken giriş kayıt formlarının aynı tarihe ait olan altı tanesinin birden ikinci nüshalarının kaybolmasının kimselere şaşırtıcı gelmemesi, Amerikan elçiliği kapalı devre kamera sistemleri ile donatılmışken İran havaalanında bir tek kamera bile bulunmaması, havaalanı güvenliğinin kuleyle ve pilotla irtibata geçmek yerine kapıları yumruklaması, kulenin pistteki araçları görmesine karşın uçuş emniyeti hiçe sayarak uçağa kalkış izni vermesi, Kanada elçiliğinin iş iç geçtikten sonra basılması, elçilikte çalışan hizmetçi kızın bile yakalanamaması İranlıların beceriksizliklerinin kanıtları olarak filmin her yanına serpiştirilmiştir. Seyirci bu beceriksiz sürüsü nasıl olur da “yüce” Amerikan elçiliğini basar ve çalışanları rehine alır diye düşünmüyorsa ya kendisi de beceriksizdir ya da filmi izlememiştir.

Filmin genelinde İranlılar kaba, birbirleriyle sakince konuşamayan, nerdeyse hepsi sakallı olarak gösteriliyor. Müslümanları aşağılamak için Batı’da geçmişten beri kullanılmakta olan deve çobanı tabiri ise deve veterineri tabiriyle değiştirilmesine karşın verilmek istenen ırkçı mesaj aynı kalıyor. Kendinden olmayanı ‘’insan’’ yerine koymayan bir diğer ırkçı gönderme ise “uzmanın” nedense ‘’Maymunlar Cehenneminde Savaş’’ isimli filmi izlerken aydınlanma yaşıyor olmasıdır. Böylece özelde İranlıların genelde Müslümanların ‘’maymun’’ ile özdeşleştirilmesi literatürüne bir halka daha eklenmiş oluyor. Ayrıca İran hava sahasına girerken alkollü içkilerin toplanması, hava sahasından çıkar çıkmaz da ilk söz olarak alkollü içki servisinin başlayacağının bildirilmesinin aktarılarak alay edilmeye çalışılması ikiyüzlü bir davranış olmuştur. Filmin yapımcılarının bu ikiyüzlü tavır konusunda kendi geçmişlerine bakması gerektiği çok açıktır.

“Gemide herkese üstünde adı ve adresi yazılı gümrük bildirimleri dağıtıyorlar. Bunlar bizi epeyce oyaladı. Sonra yemeklerde sofraları süsleyen kırmızı ve beyaz şarap şişelerinin ortadan yok oluverişi de kalplere epey su serpti. Bu, Amerika sularına gittiğimize işaretti. Kuru perhize giriyorduk. Şişeler kalktıktan sonra, bir gün önce körkütük sarhoş olmadıklarına hayıflananlar görüldü. Elveda rakı, elveda şarap, elveda adları ve şişeleri başka başka zevk veren sevgili içkiler. Buz gibi, bembeyaz köpüklü bira… Hele seni hiç unutamayacağım. Bu ne dokunaklı ayrılık…” (Muhsin Ertuğrul, Benden Sonra Tufan Olmasın)

Kurtarma operasyonu için gerekli olan oyuncular, kostümler, afişler, yeni çizimlere uygun maskeler, elbiseler tüm üretim aşamalarından soyutlanarak şapkadan tavşan çıkarıyormuş gibi birkaç günde hazırlanıyor. Biraz Doğulu havası isteniyor ve anında yeni çizimler hazırlanıyor. Kostümler, makyaj, oyuncular, senaryonun okunması, rollerin dağıtılması gibi ihtiyaç duyulan her şey bir anda gerçekleşiyor. Argo böylece bir yandan da, işçiden, üretenden, çalışandan nefret ettiği için her şeyi yoktan var etmeyi en büyük hayal olarak sunan burjuvazinin aşağılık zihniyetinin temsilciliğini yaparak bir taşla iki kuş vurmayı hedefliyor.

8106665984_0432f2d420_zErasmus’un ‘’Türkleri yenmenin en etkin yolu, Türklerin bizde İsa’nın öğrettiklerini ve duyurduklarını görmeleri, topraklarına göz dikmediğimizi, paralarını arzulamadığımızı, sadece onların ve İsa’nın esenliğini aradığımızı anlamaları olacaktır’’ sözleri ile Afganistan, Irak, Vietnam veya Mali halkını düşündükleri için “demokrasi” götürdükleri iddiası ve elçilik görevlisinin İranlıları düşünmesi arasındaki benzerlik manidar değil midir?

Filmin en etkileyici sahnesi, birkaç İranlı milisin Şah yanlısı bir adamı sokak ortasında infaz etmeleri olmuştur. Ayrıca İran’ın Türkiye Başkonsolosluğu’ndaki görevlinin kaşedeki ‘’Kingdom of’’ yazısının üzerini kalemle çizerek yerine ‘’Islamic Republic of’’ yazmasını da güzel bir ayrıntının yakalanması olarak görmek gerekir. Tabii bunlar bir filmi “en iyi” yapmaya yetiyor mu? Petrole duyduğu ihtiyaç nedeniyle kendi toprakları sayılan elçiliğinde esir alınan vatandaşlarının haklarını savunmakta yetersiz kalan egemenler bir kez daha aynı aciz duruma düşmemek için yemin etmiş olmalılar yoksa böyle bir hezimetin öcünü almaya çalışan Argo filminin ödüllendirilmesini izah edecek hiçbir şey bulamadığımı söylemeliyim.

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

2 Yorumlar

  1. Yazıda ufak ama önemli bir hata var. İran tarihinde Pehlevi’lerden iki şah var. İlki kendinden önceki Kaçar hanedanını devirerek kendini şah ilan ettirdi ve Atatürk ile aynı dönemlerde batılaşma adımlarını atmaya başladı. Devrik şahın ise babasının ve Musaddık’ın aksine bildiğim kadarıyla özel bir batılılaşma çabası yoktu.

  2. Hocam merhaba, dedikleriniz doğru, İran tarihinde iki ayrı şah var ancak giriş paragrafındaki “İran’ı Batılılaştırma sürecini başlatmış olsa da” ifadesi benim değil filmin iddiası. Açıklığa kavuşturmak isterim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: