51 Yıllık Bir Portakal Hikayesi: Aşk ve Kin (1964)

03987041965 yılında ikincisi düzenlenen Altın Portakal Film Festivalinde en iyi film ödülünü alan Turgut Demirağ’ın Aşk ve Kin isimli filminin gerek o dönemde gerekse günümüzde ödülü asla hak etmediği konusunda bir fikir birliği oluşmuş durumdadır.

Nitelikli Türk filmlerini bulup çıkarmak, desteklemek, teşvik etmek niyetinde olduğunu iddia eden bir organizasyonun bu topraklara ait hiçbir şey barındırmayan bir filmi ödüllendirmesinin tuhaf olduğunu düşündüğümü söylemeliyim. Festivale ilişkin Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan aşağıdaki haber pek çok şeyi özetlemektedir.

‘’Öte yandan son günlerde bütün eleştiricilerin olumlu olarak onayladıkları ve gösterildiği yerlerde halkoyunun sempatisini kazanan ‘’Karanlıkta Uyananlar’’ filminin birinci ödüle lâyık görülmeyişi hem hayret, hem de üzüntü uyandırmıştır. Talihsiz ödül Antalya Film Festivalinde ‘’Altın Portakal’’ armağanını alan birinci film ‘’Aşk ve Kin’’ olmuştur. Bir aile entrikası üzerine kurulan film, And Film yapımı olup Turgut Demirağ tarafından hazırlanmıştır.’’ (Cumhuriyet, 11 Mayıs 1965)

Oyun yazarı zengin bir adam, kendi oyunlarının birinde başrol oynayan bir kadına âşık olur ve evlenirler. Kadının sevdiği başka birisi vardır ancak Amerika’ya gitmiştir ve kendisinden iki yıldır haber alınamamaktadır. Bu durum, kadının ümidi keserek bir başkasıyla evlenmeyi tercih etmesine sebep olur. Oyun yazarı olan adam bencil, başkalarının acılarıyla beslenen, şöhretin ve paranın gözünü kör ettiği birisidir. Zevk için kuşları öldürmesi ve içini doldurarak saklaması bu hastalıklı yönünü simgeler. Kendinden başka kimseyi sevmeyen, âşık olduğu için değil güzel bir kadını elde etme isteğinden dolayı evlenmiş adam, kadının da benzer hislerle hareket ettiğini, kendisiyle aşk için değil parası için evlendiğini düşünmektedir. Evliklerinin daha ilk gününde kocasının öpme, sarılma ve sevişme çabalarını sonuçsuz bırakması ancak adamın ısrarı çıkar üzerine kurulmuş olan ilişkilerinin yapaylığının ve adamın haklı olduğunun göstergesi sayılabilir.

Düğünün ardından evlerine dönerken geçirdikleri kaza sonucu adam felç olur. Çok başarılı bir oyun yazarı olan adamın evlenir evlenmez tekerlekli sandalyeye mahkûm olması ve yeni oyunlarında başarıyı yakalayamaması hayata küsmesine neden olmakta, arabayı kullanmakta ısrar ettiği için suçladığı karısının kendisini bırakıp gitmemesini parasının peşinde olmasına bağlamakta ve içindeki nefret sürekli büyümektedir. Aradan üç yıl geçmesine karşın kadının adamı bırakıp gitmemesi, para peşinde olmasından değil merhametinden kaynaklandığı adam hariç herkes tarafından bilinmektedir.

Üç yıldır başarılı bir oyun yazamamasına karşın geçmişten gelen büyük bir serveti bulunan adam büyük ve gösterişli bir evde, asalak erkek kardeşi ile birlikte yaşamaktadır. Erkek kardeşinin karısının, adamın eski metresi olduğu hatta adamdan hamile kaldığı aralarında geçen bir konuşma vesilesiyle anlaşılır. Evde yaşayan erkek nasıl abisinin metresini baştan çıkarmışsa, şimdi de karısını baştan çıkarmaya çalışmakta, kendi karısı bunu bilmesine karşın itiraz etmediği gibi ‘’üçümüz bir olalım, kimseye söylemek zorunda değiliz’’ diyebilmektedir. Kısacası evin içerisinde akıl almaz bir ahlaksızlık, bencillik ve rezalet hüküm sürmektedir.

Kardeşi, sakat olmasının yanı sıra birçok ağır hastalığı olan abisinin ölümünün yakın olduğunu düşünmekte, bölünmesini istemediği mirasın tamamen kendisine kalması için planlar yapmaktadır. Adam, karısının ve kardeşinin kendisini aldattıklarını, arkasından iş çevirdiklerini hatta kendisini öldürebileceklerini düşünmektedir. Bu yüzden, “cinayet sonucu ölmesi” halinde mirasının yakın akrabalarına kalmaması için vasiyetinde gerekli gizlice yasal düzenlemeleri yapmıştır. Doktorunun kısa bir süre sonra öleceğini söylediği adam ve ölürken bile kötülük peşinde koşan adam, ölümünün ardından geride kalacak olanların hayatlarının mahvolması için hastalıklı ‘’zihninin’’ eseri entrikalarla dolu bir oyun ‘’yazar’’ ancak bu son oyun sahnede değil kendi evinde oynanacaktır.

Sanat nedir, sanatçı kimdir, sanatçı niçin üretir, sanatçı kimler için üretir, sanatın işlevi nedir, sanat toplum için midir yoksa sanat için midir soruları asla bitmeyecek bir tartışmaya ilişkin sorulardan bir kaçıdır. Bu konuda çeşitli kuramlar geliştirilmişse de, ortaya çıkan ister bir makine ister bir roman olsun, her türlü insani “üretim” faaliyetinin maksadının, insanın kendine ve dünyaya yabancılaşmasının dolayısıyla acı çekmesinin önündeki engellerin kaldırılması yani insanın insanileşmesine katkıda bulunması ölçüsünde değerli olduğunu, bunun dışındakilerin tamamının değersiz, geriletici hatta zararlı olduğu düşüncesinde olduğumu söylemeliyim.

Freud’a göre sanatçı kendine bir hayal dünyası yaratarak oyun oynayan bir çocuk gibi davranır. Sanatçının bu üretimini ‘’gündüz düşleri’’ olarak tanımlayan Freud’a göre, gündüz düşleri ve fanteziler esas olarak gündelik hayatta tatmin olmamış kişilere özgü olduğundan, gündüz düşü kuran kişiler özünde mutsuz, acı çeken insanlardır. Bir sanat yapıtının ortaya çıkışının ‘’doğuma’’ benzetildiği düşünüldüğünde sanatın, sanatçının ve seslendiği kitlenin ‘’acı’’ ile iç içe oluşu bir kez daha vurgulanmış olur.

‘’Diyelim, yoksul ve öksüz bir delikanlı var ve siz kendisine belki yanında iş bulabileceği bir patronun adresini verdiniz. Yolda içinde yaşadığı duruma uyan bir gündüz düşüne dalabilir bu delikanlı, düşünün içeriği de aşağı yukarı şöyle olabilir; patron tarafından işe alınacak, kendisinden hoşlanan patronun zamanla gözüne girecek, kendisi olmadan işyerinde işler düzgün yürümeyecek, derken patron onu ailesi ile tanıştıracak, delikanlı patronun güzellikte eşsiz kızıyla evlenecek, önce şirketin sahiplerinden biri olma aşamasına yükselecek, sonra da kayınbabasının yerine geçip bütün işi kendisi yönetecek. Böyle bir düş kuran delikanlı, mutlu çocukluğunda elinde bulunup sonradan yitirdiklerini, kendisini bağrına basmış baba ocağını, ona sevecenlik göstermiş anne ve babasını, sevgi duygularını yönelttiği bu ilk nesneleri, gelecekte kavuşacağını düşlediği yeni değerlerle gidermeye çalışmıştır. Ancak düşün aşırı büyüyüp güçlenmesi, nevroz ve psikozlara yakalanmanın koşulunu oluşturur.’’ (Sigmund Freud, Sanat ve Sanatçılar Üzerine)

Şimdi bu delikanlının yukarıda anlatılığı gibi değil de tam tersine “düşlere” daldığını, işe girebilmek için yanına gittiği patronu öldürüp, güzel kızına tecavüz ettiğini, bulabildiği bütün parayı aldıktan sonra arkasında delil bırakmamak için fabrikayı yakarak kaçtığını ve fabrikada onlarca insanın ölmüş olabileceğini düşünelim. Nasıl bir insan böyle hayal edebilir? Ailesiyle ilişkileri sağlıklı olan ve çocukluğunu düzgün yaşamış birinin böyle düşünebileceğini aklımıza getirmeyiz.  Gencin patrona iş istemeye gitmesi ile ilgili yüzlerce hikâye ortaya çıkarabiliriz. Ortaya çıkan her eser de, onu o şekilde ‘’düşleyen’’ kişinin yaşantısına ait mutlaka bir ipucu verecektir. Psikanalitik görüşe göre sanat eseri, yaratıcısının bilinçaltında bulunan bir fanteziden kaynaklandığı için gizli bir fanteziyi saklamaya, rüyalarda olduğu gibi üzeri örtük bir biçimde dışa vurmaya hizmet eder. Eğer düşlerin (gece veya gündüz düşleri) anlamı kapalı ve karanlık kalıyorsa, bunu hazırlayan tek nedenin kişiyi utandıran, kişinin kendisinden kaçınmadan yapamayacağı ve bundan dolayı bilinçdışına itilerek bastırılan duygulardır.

img_0012-copyNevrotikliğin en önemli sebebi kişinin çocukluk dönemi esas olmak üzere yaşamının herhangi bir aşamasında engellenmesi veya engellendiğini düşünmesidir. Freud’a göre psikonevrozun ve psikozun başlangıcı derinlere kök salmış çocukluk çağı isteklerinden birinin veya daha çoğunun engellenmesini dolayısıyla karşılanmamasını içerir. Bu dışsal bir engelleme olabileceği gibi kişinin öyle olduğunu düşündüğü içsel bir engelleme de olabilir. Buradan hareketle, Batılı gibi olmak ve onlar gibi yaşamak isteyen ancak bu topraklarda doğmuş olduğu için pişmanlık duyan ve önlerindeki en büyük engelin kendi halkı olduğu sanısına kapılan kişilerin, ‘’kapalı ve karanlık’’ eserler ortaya koyarak, ‘’ürettiği’’ eserlerini, kendilerinin Batı’lı değerleri özümsediğini anlayacak ve kendisinin Batı’lı ‘’olduğuna’’ tanıklık edebilecek olan ‘’kitleye’’ sunmaktadır, diyebiliriz. İnsancıl bir şey üretmediği gibi üreten insanlarla alay eden, kendi halkı başta olmak üzere halkları küçümseyen, ucuz, bayağı, geriletici ve ‘’yanlış bilinç’’ yayan eserlerin taklitlerini üretmeyi sanat zanneden nevrotik güruhun bunu yapmakta esaslı sebebinin, halkını kendilerinin Batı’lı olması yolunda ‘’ayak bağı’’ olarak görmesi ve kendilerinin halkın üzerinde ayrıcalıklı ‘’yaşam tarzına’’ sahip olmaları gerektiği düşünmesinden kaynaklanmaktadır.

‘’Hastaların nevrozları çocukluktaki bir yaşantıdan gelmekte ya da kendilerine suçsuz yere reva görülen ve kişiliklerine haksız yere düşürülmüş bir gölge gibi haksızlığı dayanmaktaydı. Bu haksızlıktan kalkarak kendilerine tanınmasını istedikleri ayrıcalıklar ve bundan doğan yakışıksız durumlar, ilerde nevrozun patlak vermesine yol açan çatışmaları güçlendirmede rol oynuyordu. Bir bayan hastam, ileriki yaşamı için saptadığı amaçlara ulaşmasını engelleyen organik kökenli üzücü bir rahatsızlığın doğuştan kendisinde bulunduğunu öğrenir öğrenmez böyle bir davranışa sapmıştı. Rahatsızlığına sonradan edinilmiş bir gözle baktığı süre sabırla ona katlanmış ama bunun kalıtsal nitelik taşıyıp doğuştan geldiğini öğrenir öğrenmez isyankar bir tutum takınmıştı. Böylece bu kişiler daha sonraki dönemlerde adaletsiz davranmayı bir hak olarak görmekte çünkü kendisine adaletsiz davranıldığını düşünmektedir. Doğumsal ve çocuksal hastalıklardan ötürü doğa ve yazgıya haklı olarak atıp tutabileceğine inanır, kendimize yapılmış haksızlıkların giderilmesini isteriz.’’ (Sigmund Freud, Sanat ve Sanatçılar üzerine)

Attila İlhan ‘’Hangi Batı’’ isimli kitabında genç bir şairin yumruğunu göğsüne vura vura ‘’Ben Türk olmak istemiyorum. Çevremde gördüğüm her şey kızgın bir demir dehşetiyle etime yapışıyor. Sanatımla ve duygulanma gücümle başka ve batılı bir ortama aidim ben’’ dediğini yazıktan sonra ‘’Daha yaşlı, basbayağı ünlü bir başkasının bir Ankara birahanesinde üç aşağı beş yukarı benzer şeyler söylediğini ve içinde haçlar, Hıristiyan duaları, Tevrat ya da İncil hikâyeleri kımıldanan birkaç şiir okuduğunu’’ yazar.

“Ondokuzuncu asrın sonlarına kadar hemen bütün garp edebiyatçılarının, şairlerinin, âlimlerinin ve sanatkârlarının yüreğindeki Greko-Lâtin medeniyeti aşkı, âdeta dinî bir vecd mahiyetini haizdi. Bunlar için, medeniyetin doğup inkişaf ettiği yerlerin ziyareti, tam manasiyle bir hac ve tavaf şeklini alırdı ve bir eski Yunan mermerini okşamak veya bir eski Lâtin metninin sahifelerini gözden geçirmek bir sevap telâkki edilirdi. Masasının üstünde ya bir Tanrıça ayağının kırıntısına veya yıpranmış bir papirüs parçasına malik olmayan herhangi bir entelektüel kendini dünyanın en bedbaht adamı sanırdı. Büyük İngiliz şairi Byron’un Yunan İstiklâl Harbine nasıl yeni bir Kızıl Salip seferine katılır gibi iştirak ettiğini ve o devirde herhangi bir kötü Makedonya köyünden farkı olmayan Atina’da ne derin bir saadet ve hayranlık içinde vakit geçirdiğini biliriz. Kilise kaçkını rahip Renan’ın da, Hıristiyanlıktan irtidadına rağmen sevmekte devam ettiği Meryem’in oğlunu, hem de bir Kudüs dönüşünde uğrayıp murakabeye daldığı Akropol mabedinin yıkıntıları arasında, son defa olarak Pallas Athena’ya nasıl kurban ettiğini pek iyi hatırlarız. Bütün hakikatleri ve bütün dinleri vâhî bulan bu adam, o zaman, ‘’Akropol’de Dua’’ diye yazdığı en güzel nesrinde, Atina’nın bu akıl ve zekâ tanrıçasına şu sözlerle hitap etmişti: ‘’Yegâne doğru, yegâne hakîm, yegâne bâki olan sensin!’’ Fransa’nın en son klâsik tezhipli sembolist şairlerinden biri de Roma’ya ilk seyahatini şu mısralarla anlatmağa başlar: ‘’Bu akşam, size ebedî şehirden yazıyorum… Tabanlarım onun kahraman tozlarına değmiştir, Hey, Roma! — Bu kelimeyi yazarken elimdeki kalem titriyor.’’ Tıpkı bunun gibi, ben de, Homeros’un güzel dilimize bu ilk tercümesi için şu satırları yazarken kalemim elimde titremektedir. Kendimi “güzellik” denilen yegâne hakikatin, yegâne hikmetin tâ ilk kaynağı başında hissediyorum ve bu tanrısal pınarın bütün tazeliği, bütün serinliği vücudumu kaplamışçasına ürpermeler içinde kalıyorum.’’ (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

Öğrendiklerini halkına yardım etmek için değil de onu aşağılamak için kullananların ortaya koyduğu çöplüğe yıllarca sanat denmiş ve ‘’kral çıplak’’ diyebilecek insanlar ‘’cemaatten’’ dışlanmamak adına boyun eğmişlerdir.  Bu durum ‘’bilimsel cemaatin epistemik statükosuna’’ boyun eğmek, ‘’epistemik monopole’’ iştirak ederek “epistemik monopolün’’ gücünün meşruiyetini onaylamak biçiminde yazarsam daha kolay anlayacağını düşündüğüm bu kitle için Noam Chomsky, entelektüellerin içerisinde yer aldıkları ve bağlı bulundukları düşünce ekollerinin ve paketlenmiş düşünce tarzlarının ‘’derinliğe’’ izin vermediğini, entelektüellerin beyinlerinin bu ekoller tarafından yıkanarak herkes bir yerin adamı haline geldiğini yazmaktadır.

‘’Epistemik cemaat bir bilme, bilgi, kavrama, anlama cemaatidir; bilgiyi inşa eden, işleyen, geliştiren ve daha sonraki kuşaklara intikal ettiren, bilgiyi taşıyan insanlar topluluğunu ima eder. Bilimde doğruluğun ölçüsü, mantık, akıl ya da başka bilimsel ölçütler değildir… Bilgilerimizi tayin etmemizi sağlayacak evrensel ölçütler yoktur; epistemik cemaatten cemaate değişen ölçütler vardır… Her epistemik cemaat, entelektüel atalarından devraldığı bir paradigmayla birlikte doğar. İnsan, ister bilim adamı, ister sıradan insan, ister din adamı olsun içinde yer aldığı epistemik cemaatin dogmalarına mahkûmdur. (Hüsamettin Arslan, Epistemik Cemaat: Bir Bilim Sosyolojisi Denemesi)

Geçtiğimiz günlerde, yapılan bir zekâ testinde Türkiye’de yaşayan insanlara ilişkin sonuçların düşük ve Avrupa’nın çok gerisinde olduğuna dair bir haber okudum. Pek çok yerde ‘’Türk insanı söylendiği kadar zeki değilmiş’’ sözleriyle aktarılan haberin veriliş tarzının rahatsız edici olduğunu söylemeliyim. Bunu kim yapmıştır, niye yapmıştır, kimle yapmıştır gibi en basit soruları görmezden gelerek, haberi insanları aşağılayarak sunanlar tek kelimeyle halkından utanmakta ve ‘’haklılıklarını’’ vurgulama yolunda ellerine bir koz daha geçtiği için sevinç duymaktadırlar. Zekâ testi demişken, halkını aşağılayacak her şeye dört elle sarılan bu ahmakların aşağıdaki metni dikkatle okumaları faydalarına olacaktır.

‘’1890’lı yıllarda Amerika’da zeka testleri gündeme getirildi ve ırkçılığa yeni ‘’bilimsel’’ kılıflar hazırlandı. Almanya’da geliştirilen testler, R.M. Bache tarafından beyaz, zenci, kızılderili çocuklara uygulandı. Amaç ‘’ırkların algılama güçlerinin karşılaştırılması’’ olarak tespit edilmişti. Alınan sonuçlar, kızılderililerin algılamada ve uyarıcılara tepki göstermede en hızlı, beyazların ise en ağır olduklarını gösteriyordu. Ancak bu sonuçlar, ‘’akıl almayacak’’ biçimde, beyazların daha zeki olduğunun göstergesi sayıldı. Buna göre beyazlar, düşünerek davranan, düşünceler kuran bir ırk oldukları için, tepkileri düşünmeden davranan öteki ırkların tepkilerinden elbette ağırdı. B.R. Stetson, 1897 yılında, 500 beyaz, 500 zenci çocuğunu hafıza testlerinden geçirdi. Zencilerin yüksek derece tutturmaları, onların yaşlarının beyaz çocuklardan yüksek olması ile açıklandı. Zenci veya kızılderili çocuklarının, zeka testlerinden ırkçı önyargıları çürüten sonuçlar alması kabul edilebilir değildi. Bu nedenle Amerika’da zeka testlerinin öncüllerinden olan E.L. Thorndike, ‘’aşağı ırklardan’’ çocukların başarılı oldukları durumları, bunların kendilerini tutma yeteneğinin eksikliğinin ürünü, dolayısıyla zihinsel gelişmelerindeki önemli bir geriliğin ‘kesin kanıtı’’ biçiminde yorumluyordu. Zeka testleri ile birlikte uygulanan irada-mizaç testleri ise zencileri, kızılderilileri, Meksikalıları ve beyaz olmayan öteki halkları ‘’düşük kişilikli’’ gösteriyordu.’’ (George Novack, Kızılderili Soykırımı)

12 Mayıs 1965’de Milliyet Gazetesinde ‘’Antalya Festivali başladı ve inanılmaz bir sonuçla bitti’’ başlıklı haberde ‘’Demirağ’ın Sürpriz Filmi’’ denilerek gerek festivali düzenleyenler gerekse jüri kıyasıya eleştirilmiştir. Uluslararası film festivallerindeki asıl amacın ticari olduğunu, yerli festivallerin ise ülke sinemasına yararlı olması gerektiğini söyleyen gazete, festivalin küçük hesaplara kurban gittiğini ve bir sonraki yıl düzenlenmesi ümidinin olmadığını yazarak şöyle devam etmiştir. Bu tür zeka kokan yazıların niçin günümüzde yazılmadığı ise başka bir yazının konusudur.

‘’Yurdumuzda denenen ve her denenişte ‘’kara’’ bir sonuca varan festivallerin hepsinde buna karşılık, başka saklı emeller ortaya konulmuştur. İki yıldır yapılan Antalya Film Festivallerine bakınız: bir Türkan Şoray’ı, bir İzzet Günay’ı ‘’iyi oyuncu’’ seçen bir sinema zihniyeti bir Turgut Demirağ’ın ‘’Aşk ve Kin’’ini de birinci film seçerek o festivalin hem gereksizliğini hem de güçsüzlüğünü açıklamıştır, başka bir şeyi değil. Karanlıkta Uyananlar bütün noksanlarına karşın yine de Aşk ve Kin’in yanında festivaldeki jüriyi temize çıkaracak tek filmdi. Kıyaslama yapmak bile bilinçsizlik olurdu. Ama seçiciler, gelecekte sinema tarihçilerine karşı yüzleri eğik, Aşk ve Kin’i Karanlıkta Uyananlar’a tercih ettiler. 

Yapımcısı ve rejisörü Turgut Demirağ’a sorarsanız, Aşk ve Kin aklı başında kimselerce senelerin en mükemmel filmidir diye kabul edilmektedir ve bu aklı başında kimseler de sayılamayacak kadar çoktur. Kendisi University of Southern California’da tahsil etmiştir ve şayet bu üniversite yerine Moskova’da film tahsili yapmış olsa sinema eleştirmecileri Aşk ve Kin’i şimdiki gibi beğenmezlik etmeyecekler ve film hakkındaki yazıları da muhakkak ki lehte olacaktır. Demirağ bütün bunları, parasıyla ilan verip bastırtarak gazeteler yoluyla kamuoyuna duyurmuştur. Böylece hazır senaryo ve uygulanan mizansen gereğince alınacak birincilik için gelecek her türlü karşı çıkışı bir ince akıllılık gösterisiyle engelleme yoluna gitmiştir. Aşk ve Kin’i beğenmeyenler, Demirağ’ın Moskova’da sinema tahsil etmeyip Amerika’yı seçmesine kızanlar –yani Amerika düşmanları- terbiye dışında tenkid yazanlar ve gazetecilik mesleğine ihanet edip iyi insan olmaya çalışmayanlardır. 

Ayrıca Demirağ’ın paralı ilanında Aşk ve Kin’in 90 bin dolara Amerika ve Kanada televizyonlarına satıldığı da övünçle kamuoyuna duyurulmaktadır. Bir film, hele yerli bir film için 90 bin dolar inanılacak bir rakam değildir. Değildir çünkü dünyanın sekizinci harikası diye yutturulmaya çalışılan Wyler’ın ünlü Ben-Hur’u bile, dünyanın hiçbir ülkesine 90 bin dolara satılmamıştır. Kaldı ki her iki filmi yanlışlıkla bile olsa kıyaslayacak olanlara akıllı gözüyle bakılmayacaktır. Döviz açısından 90 bin dolar 900 bin lira etmektedir ki, Demirağ yılda on film çevirip dış pazara –mesela Amerika ve Kanada’ya- satsa, Türkiye’nin hem döviz sıkıntısı ortadan kalkacak hem de dış yardıma bile ihtiyaç kalmayacaktır.’’

Filmin yönetmeni Turgut Demirağ Amerika’da sinema üzerine eğitim aldığını söyleyerek filminin ‘’aklı başında’’ olanlar tarafından ‘’zaten’’ beğenildiğini hatta beğenenlerin filmini satın aldığını söyleyerek ülke içinden yapılacak eleştirileri hem önemsemediğini hem de küçümsediğini rahatlıkla dile getirebilmiştir. Halit Refiğ, ‘’Yasak Aşk (1961) filmini yaptığım zaman, ben daha çok İngilizceden okuduğum teorik kitapların etkisiyle, batılı formasyona sahip bir yapıdaydım. Fakat film çekmeye başlayınca başka gerçeklerle yüz yüze geldim’’ demesi samimi bir itiraf olarak okunduğunda Amerika’da eğitim görmüş Turgut Demirağ’ın da benzer fikirlere sahip olmasının şaşırtıcı gelmediği görülecektir. Gerçek hayatla ilgisi bulunmayan, bu topraklara ait olmayan, çarpık ilişkilerin doğalmış gibi yaşandığı bir filmin ödüllendirilmesi bu etkiye bağlanabilir. Amaç Türk seyircisine değil Batılı sinema sektörünün temsilcilerine ‘’sunum’’ yapmak ve onlar gibi olmak istediğini gösterme çabasıdır.

‘’Türkiye’de sinema, elit tabakalarda ve aydınlarda Batılılaşma olgusunun başat bir ideoloji olduğu ve ülkede baştanbaşa bir uygarlık ve kültür değişiminin yaşandığı bir zaman diliminde doğmuştur. Bu dönemde hemen hemen her alanda oylar Batıdan yana kullanılmaktadır. İşte bu değişimin sarsıntıları içerisinde sinema ülkenin bir semtine, Pera’ya sessiz sedasız girer. Tabii sinemaya önce Pera’nın (Beyoğlu) sahip çıkması oldukça anlamlı ve doğaldır. Çünkü Pera, imparatorluğa bütün yenilikleri sokan ve azınlıkların yaşadığı tipik bir Batılı kentidir. İmparatorluk içinde ayrıcalıklı bir öneme sahip olan Pera, aynı zamanda bir zevk, sefa, eğlence merkezidir. Pera bu haliyle ülkedeki Batılılaşma hareketlerinin varacağı yeri de temsil etmektedir. İşte sinema ülkede bu ruhtan doğmuştur. Sinemaya müdahalede bulunulmaz çünkü o zaten Batılılaşma çizgisindeki insanların elindedir. Türk sineması küçük sapmalar dışında hep Pera ruhuna, yani resmi ideolojinin ülkedeki Batılılaşma çizgisine sadık kalmış, resmi ideolojinin ülkedeki Batılılaşma serüveni ile paralel bir gelişme izlemiştir.

Türk sinemasında Avrupai düşünüş, duyuş, hissediş, hal ve hareketler olduğu gibi filmlerdeki tiplere ‘’giydirilmiş’’, zaman zaman da örnek Batılı aile tipleri üretilerek ülkenin Batılılaşma gayretlerine paralel bir misyon yürütmüştür. Amerikan filmlerinde gördüğü aile yapısındaki bütün özellikleri İstanbullu bir aileye adapte etti. Karı-koca, çocuk, ebeveyn ilişkileri, hatta davranışları bile aynen bu filmlerdeki gibidir. Sabah karısını öpüp işine giden koca, kocasına sadık ama özgür kadın, motosikletli hızlı genç oğul, Clark Gable bakışlar, Elizabeth Taylor saçlar, Humphrey Bogart sigara içişler… Tabii her şey çağdaş aile bireylerini yakalayabilmek içindir. (Necip Tosun, Türk Sinemasında Aile)

Yüzlerce yıllık geleneklerin altüst olduğu, yeni bir şeylerin kurulması için insanların seferber olduğu Sovyet Rusya’da ortaya çıkan genç kuşak, devrimin verdiği özgüvenle yeni bir sinema kurarak, devrime ve halkına sahip çıkmışlardır. Devrim sonrası sinema alanında başarılı çalışmalar yürüten, Kurtuluş Savaşı üzerine bir film çekmek üzere Türkiye’ye gelen ancak senaryosunun kabul edilmemesi üzerine, içinde Atatürk’ün Onuncu Yıl Nutku’nu okuduğu sahnenin de yer aldığı Türkiye’nin Kalbi Ankara (1934) belgeselini yapan Sergey Yutkeviç ‘’Devrim Sineması’’ isimli kitapta o dönemi şu sözlerde anlatmaktadır.

“İnanılmaz, harika günlerdi; devrimci bir sanatın ilk adımları. Sanat çalışmalarımıza ilk başladığımız yıllardan söz ederken, o devrin neredeyse bütün yönetmenleriyle belli başlı sanatçılarının doğum tarihlerini duyan herkesin ağzı açık kalmaktaydı. Hepiniz inanılmaz derecede gençtik! Sanat hayatımıza atıldığımızda on altı-on yedi yaşlarındaydık. Devrim biz gençlerin önünü açmıştı. O zamanlar bütün bir kuşağın yok olmuş olduğu unutulmamalıdır. Ülkemiz bizden çalışmamızı bekliyordu. Açık ki, ülkemizin kültürün her alanında insanlara ihtiyacı vardı… Cumhuriyet, İç Savaş’la neredeyse bütün kuvvetini tüketmiş gibiydi, kendi kültürünü yaratmaya daha yeni başlıyordu; Sovyet iktidarıyla beraber çalışmak isteyenlere kapılar ardına kadar açıktı. Ama o günlerde her şey yolunda da gitmiyordu. Yaşlı kuşak arasında, tiyatro ya da Devlet’in başka alanlarında kendilerine sunulan mevkileri kabul etmekle birlikte Sovyet iktidarının fikirlerini sabote eden kimselere de rastlanıyordu.’’

Yukarıdaki metin benzer olayların yaşandığı Türkiye’yi de anlatabilirdi ancak Türk sineması devrimin sineması olmamış, halkın yanında durmamış, halkın ıstırabını çözmek ve acısını dindirmek için uğraşmamış, Hollywood’un ucuz taklitçisi olmayı yeterli görmüştür. Kurtuluş Savaşı’nı, Türk devrimini, çekilen acıları, fedakârlıkları anlatan eli yüzü düzgün yapımların olmaması bir yana bu yönde ciddi bir eğilim veya gayret görülmemesi hatta daha da kötüye gitmesi bu durumun en büyük göstergesi sayılabilir. ‘’Sinema, Türkiye’de bir sektör değil, bireysel girişimlerden oluşuyor. Filmler ‘’Türk sineması’’ denilebilecek genel bir özellikler taşımıyor. Türkiye’de sinema var, yapılan filmler var ancak Türk sineması dediğimiz zaman ortak değerler üstüne kurulu bir sistem içinde meydana getirilen filmler değil’’ diyen Halit Refiğ çok haklıdır ancak kendisinin yaptığı Gurbet Kuşları da halkı küçümseyen bir filmdir

“Batıcı filmler yapıyor, kendimiz seyredip, kendimiz beğeniyorduk. Batıcılık yanlışında sinema yazarlarımız, suç ortağımızdı.’’ (Ömer Lütfi Akad)

Bu yazıda anlatmaya çalıştığım zihniyette insanların bir araya geldiği asalak çevrenin başka bir yazımda incelediğim, “Karanlıkta Uyananlar’’ isimli filmde eleştirilmiş olması hayli anlamlıdır. Karanlıkta Uyananlar demişken festival sürerken kendilerine Milliyetçi Antalya Gençliği olarak tanımlayan birilerinin ‘’Şehrimizde devam etmekte olan film festivali dolayısıyla aşırı sol zihniyet, sanatı kendi ideolojilerine alet etmek üzere bir tertibe başvurmuşlardır… Şirin Antalya’mızın asil masumiyetini de istismar eden aşırı sol zihniyetin bu emellerine ulaşacaklarına kani değiliz’’ şeklinde bir açıklama yaparak halkın sorunlarına eğilen bir filmi hedef alması, emniyet müdürünün onları sakinleştirmek için ‘’Endişeye mahal yok. Jüri sizin protesto ettiğiniz filmi birinci seçmez’’ dediğini bilmek ve tam da bildiriyi yayımlayanların arzu ettiği gibi ‘’Karanlıkta Uyananlar’’ yerine Aşk ve Kin isimli uyduruk filmin ödüllendirilmesi manidar değil midir?

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir