Mega Bütçeli Bir Çöp: Assassin’s Creed (2016)

Bu kez gerçekten ümitliydim sevgili okur. Ubisoft “video oyunu uyarlamalarının çok kötü bir şöhreti var, o yüzden işi sıkı tutuyoruz” dediği için ümitliydim. Ubisoft’un bir önceki filmi Prince of Persia: The Sands of Time (Pers Prensi: Zamanın Kumları) nispeten izlenebilir bir uyarlama olduğu için ümitliydim. Michael Fassbender’ı kadroya katılmaya ikna ettikleri için ümitliydim. Ama maalesef ümitlerim boşa çıktı. Bu da büyük ölçüde Michael Fassbender’ın suçu.

Atalarımızın anılarının kalıtsal olarak aktarıldığı tezinden yola çıkıyor Assassin’s Creed. Tıpkı oyundaki gibi, Tapınak Şövalyeleri’ne ait olan Abstergo adlı şirketin elinde, Animus adlı cihaza bağlanarak Endülüs’te 500 yıl önce yaşamış olan atamızın anılarını tekrar yaşıyoruz. Kahramanımız, oyundaki gibi Desmond Miles adında bir barmen değil, Callum Lynch adında bir katil. Abstergo, Callum’u idam sehpasından kaçırıyor ve Animus’a bağlıyor. Suikastçı Tarikatı’na mensup olan Callum’un mirasını reddederek can düşmanları olan Tapınak Şövalyeleri’ne seve seve yardım etmesinin sebebi, babasının annesini öldürmüş olması. Alan Rikkin ve Animus’un mucidi olan kızı Sofia’nın amacıysa insanın genetik yapısını değiştirerek isyan etmesini sağlayan yasak elmayı kullanıp dünyadaki şiddete son vermek. Kısacası Tapınak Şövalyeleri tıpkı Equilibrium (İsyan) filmindeki gibi iradeyi baskılayarak insanları kötü özelliklerinden arındırmaya çalışırken Suikastçılar, özgür iradeyi üstün tutup şiddetle başka şekillerde mücadele etmeyi savunuyor.

Buradan popülist de olsa felsefi bir çatışma çıkmasını bekliyorsanız hayal kırıklığına uğrayacaksınız. Assassin’s Creed, Equilibrium kadar bile derinlik içermiyor. Felsefeden geçtim, senaryo zekâ bile içermiyor. Şiddeti engellemek isteyen bir güruhu çocuk kaçırıp şantaj yaparken, kazığa adam bağlayıp yakarak idam ederken, her türlü işkenceyi ve şiddeti uygularken gördüğünüzde “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” diyorsunuz. Tapınak Şövalyeleri’nin “Yasak elmanın genetik şifresini çözüp insanlardaki şiddet genini yok edeceğiz” cümlesi kafalarda genlerin bilinmediği 500 yıl önce Yasak Elma’yı ne yapacakları sorusunu uyandırıyor. Michael Leslie, Adam Cooper ve Bill Collage imzalı senaryo, her yol ayrımında alınan yanlış kararlarla da öne çıkıyor. Kahramanın barmenden katile dönüşmesi onunla bağ kurmamıza mani oluyor. Geçmişte gösterilmesi gereken bazı olaylar, “Callum kriz geçirdi” bahanesiyle atlanıyor. Animus, filmin finalinde genetik hafıza okuyucudan ruh çağırma makinesine dönüşüyor. Kısacası, kendi kurduğu iç mantığı kendi yıkan bir film bu.

Keşke geri kalanı iyi olsaydı da, en azından “suçlu zevk” diyebilseydik, ama o da yok. Jeremy Irons ve Brendan Gleeson’da “bitse de gitsek” havası var. Marion Cotillard en duygusuz performanslarından birini veriyor. Michael Fassbender ise– Ah, o Michael Fassbender. Flimin berbat olmasının sebebinin bir yarısı senaryoysa, diğer yarısı filmin yapımcılığını da üstlenen Fassy. Pek çok aktör gibi günün birinde kamera arkasına geçme hayalleri kurduğu anlaşılan aktör, kurgu odasına da girmiş. Aksiyon sahnelerinde her hareketin başlangıcını geçmişte, sonunu Animus odasında göstererek “bakın ne kadar formdayım, hadi beni aksiyon serilerinde oynatın” demeye çalışan Fassbender, ortaya Üwe Boll kalitesinde bir kurgu çıkarmış. 125 milyon dolar bütçeli film, görsellik açısından da yerlerde sürünüyor. Her şey sürekli duman altında olması, kötü bilgisayar efektleri, tarihi binaların görkeminin verilememesi ve Mad Max’ten araklanmış gibi duran at arabalı kovalamaca sahnesinin bu açıdan pek bir katkısı olmuyor. Müziklerin de ruhsuz olduğu söylenebilir ama bu son dönem Hollywood filmlerinin genel bir sorunu. Filmde tek hoşuma giden şey gereken yerlerde İspanyol aksanlı İngilizce değil, gerçekten İspanyolca konuşulması oldu.

Kısacası video oyunu üreticilerinin “pespaye filmlere son, işi ciddiye alıyoruz” vaadi şimdilik fos çıkmış gibi görünüyor. Hiçbir kurtarıcı özelliği olan Assassin’s Creed’in en büyük başarısı, pahalı bir Üwe Boll filmi olmayı becermesi. Macbeth’in yönetmenini, kadrodaki ödüllü oyuncuları ve büyük bir markanın parçası olmasını boş verin. Asssassin’s Creed’in izlenebilir olmasını sağlayan tek bir meziyeti bile yok.

Yazar hakkında: Kaan Zanbakcı

1976, İstanbul doğumlu. Sinema denen sanatın ne kadar büyülü bir şey olduğunu 1986’da, Şişli Site sinemasında izlediği Return of the Jedi ile farkına vardı. 10 yıldır çevirmenlik yapıyor. Önce Divxplanet bünyesinde, ardından Öteki Sinema’da film eleştirileri yazdı. Sender’in açtığı senaryo atölyelerine katıldı. Hayalî İcraat adında bir bilimkurgu/fantastik sinema sitesi hazırladı ancak o büyüklükte bir siteyi tek başına hazırlamanın zorlukları, hosting firmasının saçmalıklarıyla birleşince 6 yılda büyük mesafe kat eden, 800’ü aşkın makale içeren sitesini kapadı ve Öteki Sinema’ya geri döndü.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir