Babycall (2011)
Yazan: Masis Üşenmez 09 Mart 2012
Kategori: Film İncelemeleri, Korku Filmleri
***Dikkat bu yazı eser miktarda sürprizbozan ihtiva etmektedir!***
Bir ebeveyn olduktan sonra hayat gerçekten tamamen değişiyor. Özellikle çocuğunuzun yanında olamadığınız o anlarda başına bir şey geleceğini düşünmeniz zaman içinde psikolojinizi bozabilir. Okulda başına bir şey gelir mi? Akşam eve dönerken biri bir şey yapar mı? derken kuruntularınız ağzına aldığı çatalın bile bir ölüm makinesine dönüşüp çocuğunuzu sizden alabileceğini düşünebileceğiniz noktalara getirebilir. İşte bu uç noktalardan hareket eden bir Anne-oğul ilişkisi filmi ile karşınızdayız.
Norveçli yönetmen Pal Seltaune’in tazecik filmi Babycall, klasik psikolojik gerilim öğelerini ebeveyin-çocuk ekseninde ele alan bir film. The Girl with the Dragon Tattoo’dan tanıdığımız Noomi Rapace’ın neredeyse tek başına bir oyunculuk şovuna dönüştürdüğü yapım, yılın Avrupa korku gerilim filmleri arasından sıyrılmayı başarıyor.
Çocuğuna ve kendisine uyguladığı şiddetten dolayı avukat kocasından kaçıp devlete sığınan Anna yeni bir başlangıç için Oslo’ya gelir. 8 yaşındaki oğlu Anders (Velte Qvenild Werring), babası tarafından boğulmaya çalışılmıştır, bunun tek görgü tanığı olan Anna tüm hayatını çocuğunun yaşamasına adamıştır. Yeni bir ev, çocuğa yeni bir okul sağlayan devlet ondaki gerçek-kurmaca algısının problemli olduğunu görünce sıkı denetim altına alır ve çocuğun yalnız yatması, okula gitmesi için baskı yapar. Devamını oku
!f 2012 Öteki Sinema seçkileri
Yazan: Masis Üşenmez 16 Şubat 2012
Kategori: Haber - Etkinlik
Sonunda bizim gibi sinemaseverler tarafından yılın en merakla beklenen festivali olan !f zamanı geldi. Yine ilginç yapımların yer aldığı programdan sizlerin ilgisini çekebileceğini düşündüğümüz filmlerin bir listesini yaptık.
Biletleri eğer şanslı iseniz siteden temin edebilirsiniz.
Tatsumi
Singapur – 2011 – 96′ – Renkli – 35mm – Japonca
Tatsumi’nin çalışmaları ve otobiyografisine dayanan bu film, Japonya’nın en karanlık zamanlarıyla ilgili tüyler ürperten hikayeleri, çok gerçekçi grafik bir tarzda anlatıyor.
Mangaya ne kadar aşinasınız? Peki efsanevi manga ustası Yoshihiro Tatsumi’yi ne kadar tanıyorsunuz? Tanıyorsanız, bu film sizi cennete götürecek. Tanımıyorsanız da önünüzde yepyeni bir dünyanın kapıları açılacak. Yönetmen Eric Khoo, Tatsumi’nin otobiyografisini kısa hikâyeleriyle birleştirip, ortaya nefis bir grafik uyarlama çıkarmış. Tatsumi aslında mangadan fazlası. Kendisi, pek çok sanatçıya ilham kaynağı olmuş, daha karanlık ve karşı kültürel olan ‘gekiga’ tarzı mangayı yaratmış. Hikâyeler ve resimler meydan okurcasına karanlık, çarpık ve rahatsız edici. Ancak, bunlar çok insani figürler ve ifadelerle birleşince neredeyse gerçekçi bir his oluşuyor. Grafik türü genelde normal bir hikâyeyi fantaziye dönüştürür. Buradaki ise tam tersi: Hikâyenin aşırı uçları bile inandırıcı olabiliyor.
Festivaller: 2011 Cannes Belirli Bir Bakış
Yönetmen Hakkında 1965 doğumlu Eric Khoo, Sidney’deki Sanat Enstitüsü’nde sinema eğitimi aldı. Yönetmenlik kariyerine When the
Magic Dies (1985), Barbie Digs Joe (1990), August (1991), Carcass (1992), Symphony 92.4 (1993), Pain (1994) ve Home VDO (2000) gibi kısa filmlerle başladı. Ödüllü eserleri dünya çapında birçok festivalde gösterildi.
16 Şubat 2012 22:00 AFM Budak Caddebostan
25 Şubat 2012 21:30 AFM Fitaş Salon 1
Saya Zamurai
Kılıçsız Samuray Japonya – 2011 – 103′ – Renkli – DCP – Japonca
Kılıcını bırakıp, kınıyla gülümsetmek zorunda kalan samurayın öyküsü.
Big Man Japan ve Sembol’ün yönetmeni Hitoshi Matsumoto senenin en ilginç süprizlerinden biriyle karşımızda! Kanjuro Nomi, kılıç yerine yalnızca kılıcın kınını taşıyan bir samuraydır. Karısı öldükten sonra savaşla ve kelimelerle ilişkisini kesmiş, kızı Tae’yi de yanına alarak taşraya doğru bir yolculuğa çıkmaya karar vermiştir. Kılıçsız bir samuray olmanın cezasının ölüm olduğu bir devirde, çok geçmeden shogun’un adamları tarafından yakalanıp hapse
atılırlar. Ama shogun ona bir fırsat verir. Eğer otuz gün içinde annesinin ölümünden beri hiç gülmemiş olan oğlunu gülümsetebilirse serbest kalacaktır. Aksi takdirde seppuku yapması gerekecektir. Matsumoto, beden komedisi ve sessiz sinema estetiklerinden yararlanarak yenilikçi bir samuray filmine imza atıyor.
Festivaller: 2011 Mar del Plata, Sitges, LocarnoYönetmen Hakkında1963 doğumlu Japon oyuncu ve yönetmen Matsumoto, 1982′de başladığı komedi oyunculuğu kariyerini sinema ve
televizyonda sürdürdü. Cannes Film Festivali’nde gösterilen ilk filmi Big Man Japan’i (2007) prömiyerini Toronto’da yapan Sembol (Symbol, 2009) izledi. Sitges ve Locarno’da gösterilen Kılıçsız Samuray (2011) yönetmenin üçüncü filmi.
“Seppuku yapmayı seçmiş ama işi sonuna kadar götürmek istemeyen bir adamın durumunu, onun debelenip kıvranmalarını tasvir etmek istedim.” Hitoshi Matsumoto (Yönetmen)
18 Şubat 2012 12:00 AFM Fitaş Salon 1
23 Şubat 2012 22:00AFM İstinyePark
Sumagurâ: Omae no mirai o erab
Kaçakçı Japonya – 2011 – 115′ – Renkli – 35mm – Japonca
Kurtulmak istediğiniz bir ceset mi var?
Oyuncu olma hayallerini bir türlü gerçekleştiremeyen 25 yaşındaki miskin Kinuta, kumar bağımlısı olmuştur. Parasız, kaybeden ve artık boğazına kadar borç batağı içindeki Kinuta, borcunu ödemek için Japon mafyası için ceset kaçakçılığı yapmak zorunda kalır. Emektar kaçakçı Joe’nun çırağı olarak çalışmaya başlar ve aldığı ilk pakette yakuzaların boğazlanmış cesetleri bulunmaktadır. Üstelik bunlara büyük patron Tanuma’nın başsız bedeni de dahildir. Çin mafyası için çalışan gey kiralık katiller Vertebrae ve Viscera bu olayın failleri olarak Tanuma çetesi tarafından aranmaya başlar. Shoehei Manabe’nin aynı adlı kült çizgi romanından uyarlanan film, Katsuhito Ishii’nin gerek karakter yaratmadaki başarısıyla, gerekse aksiyon sahnelerindeki ritmi ve mizahı kontrol edişindeki ustalığıyla şimdiden kült olmaya aday.
Festivaller: 2011 Toronto, Chicago, Stockholm
Yönetmen HakkındaJaponya’nın Nigita kentinde doğan Katsuhito Ishii’nin filmleri arasında Shark Skin Man and Peach Hip Girl (1998), Party 7 (2000), The Taste of Tea (2004), Funky Forest: The First Contact (2005) ve Scenery (2008) yer almaktadır. Ishii en çok Kill Bill Vol. 1′deki (Quentin Tarantino, 2003) “O-Ren Ishii” adlı canlandırma sekansına olan katkısıyla tanınmakta.
“Rahatsız edici ya da eğlenceli olduğundan emin değilseniz lütfen gülmekten çekinmeyin.” Katsuhito Ishii (Yönetmen)
16 Şubat 2012 19:00 AFM Fitaş Salon 1
19 Şubat 2012 22:00 AFM Budak Caddebostan
26 Şubat 2012 13:30 AFM İstinyePark
Beyond the Black Rainbow
Kara Gökkuşağının Ötesi Kanada, İtalya – 2010 – 110′ – Renkli – 35mm – İngilizce
Güzel ve tuhaf bir kız, zihninin kötücül bir teknolojiyle kontrol edildiği gizemli bir hastanede bir doktor tarafından hapis tutulmaktadır. Doktorla kız arasındaki kedi fare oyunu bizi çok korkunç ve rahatsız edici bir yolculuğa çıkarıyor. 80′lerin bilimkurgu arketiplerini başaralı biçimde harmanlayan Kara Gökkuşağının Ötesi bizi eşsiz bir yolculuğa davet ediyor. Konuyu takip etmek için sürekli dikkat kesilmek gerekse de, bir kez kendinizi kaptırdınız mı, siz de maceraya dahil oluveriyorsunuz. Kubrickvari soğuk, laboratuvarımsı bir binanın içindeyiz. Saçıyla, bakışlarıyla tam bir psikopat olduğu hemen anlaşılan bir doktor ve de orada hapis tutulan tuhaf bir kız var. Film, ilginç renk kullanımı ve olağanüstü görüntüleriyle, hikâyesini narkotik bir gerçeklik düzeyine taşıyor. İddialı ses ve müzik kullanımı da eklenince, bu tuhaf film, seyirci için görsel-işitsel bir trip haline geliyor. Yönetmen bu ilk filminde, sanki Kubrick, Cronenberg ve hatta Lynch tarzı bilimkurgu distopyalarının peşinde yeni bir anlatı kurmaya çalışıyor.
Festivaller: 2011 Tribeca, Stockholm, Mar del Plata
Yönetmen HakkındaYunan bir yönetmen ve İsveçli bir deneysel sanatçının Roma’da doğan oğulları Panos Cosmatos, bir süre seyahat ettikten ve bir yıl Meksika’da yaşadıktan sonra Kanada’ya yerleşip yeraltı sanat ve müzik dünyasına dahil oldu.
Kara Gökkuşağının Ötesi, kısa filmler, müzik videoları ve albüm kapakları yapan Cosmatos’un ilk uzun metrajlı filmi.
“Umarım siz de, benim bu filmi yaparken olduğum kadar arızalısınızdır.” Panos Cosmatos (Yönetmen)
20 Şubat 2012 12:00 AFM Fitaş Salon 1
20 Şubat 2012 19:00 Cinebonus Maçka G-Mall
22 Şubat 2012 19:30 AFM Budak Caddebostan
Finisterrae
Finisterrae İspanya – 2010 – 80′ – Renkli – HDCam – Katalanca, Rusça
İki hayalet araftan sıkılıp yeniden başlamak üzere dünyaya yolculuğa çıkarsa ne olur? Bu filmde kendine has mantığı, mizahı ve büyüleyici görselliği içinde kusursuz bir yapım olmuş.
Arafta kalmaktan bezmiş iki hayalet hakkındaki yol filmine buyrun! Bu ikisi, dünyanın sonuna ya da – onlar için aynı şeyi ifade eden – yaşayanların dünyasına gitmeye karar veriyorlar. Üstelik, ünlü Camino de Santiago hac rotasını izleyerek katediyorlar İspanya’yı bir uçtan diğer uca. Bu rota pek çok anlam barındırıyor olabilir ama satır aralarını okumayı izleyiciye bırakıp, satırlara dönelim. Zira bu tuhaf film, yılın en acayip sinema deneyimini yaşatmayı vaadediyor izleyicisine. Ünlü görüntü yönetmeni Eduard Grau’un elinden çıkmış olan muhteşem manzaralar tam bir
göz ziyafeti. Eklektik müzik de kulaklar için bir şölen. Bu gerçeküstü ve masalsı yolculuk şaşırtıcı, komik detaylarla dolu. Ve bütün bunlar için, beyaz çarşaflarla dolaşan iki saçma hayalet, bir at ve bir tekerlekli sandalye yetmiş.
Festivaller: 2011 Rotterdam Kaplan Ödülü, San Sebastian, Kopenhag, Melbourne, BAFICI
Yönetmen Hakkında1966 doğumlu İspanyol yönetmen Sergio Caballero’nun çok sayıdaki marifetleri arasında en önemlisi Barselona’da gerçekleştirilen Sónar İleri Müzik ve Multimedya Sanatları Festivali’nin görsel yönetmenliği. Ayrıca, plastik sanatlar ve elektronik müzikle ilgileniyor. 2005′ten beri Pedro Alcalde’yle birlikte İspanyol Devlet Dans Kumpanyası için besteler yapıyor.
“Yüksek sanatla basit komedinin tuhaf ama güzel bir birleşimi.” Neil Young (Hollywood Reporter)
18 Şubat 2012 17:30 AFM Fitaş Salon 4
23 Şubat 2012 19:30 AFM Fitaş Salon 4
Koi no Tsumi
Aşk Suçları Japonya – 2011 – 143′ – Renkli – HDCam – Japonca
Sion Sono, Gündüz Güzelini hatırlatan bu öyküyle nefret üçlemesinin sonuna ulaşıyor.Popüler bir roman yazarının itaatkâr karısı olan Izumi, 30 yaşına basmadan rutin yaşamında bir değişiklik yapmak ister. Önce bir süpermarkette yarı zamanlı çalışmaya, sonra porno filmlerde modellik yapmaya başlar. Yolculuğu onu Şato adlı izbe bir motelde fahişelik yapmaya kadar götürür. Bu esnada kendisiyle benzer bir yolculuğu sürdüren Mitsuko’yla karşılaşır. Sono, arzunun ve gücün farklı şekillerde tezahür ettiği bu iki kadının ve bedenlerinin hikâyesini, görsel olarak etkileyici bir arka planla ve hiç acele etmeyen bir ritimle, duyusal ve tensel sepektrumun en uç noktalarına kadar götürmeyi başarıyor. Sono, kara filmleri andıran ve gerçek bir olaya dayalı olan bu müstehcen filmle, toplumun karanlık yüzüne dair özgün bakışını bir kez daha sunuyor ve ‘nefret üçlemesi’nin de karanlık sonuna ulaşıyor.
Festivaller: 2011 Cannes, Karlovy Vary, Melbourne, Helsinki, Atina
Yönetmen HakkındaSion Sono’nun ilk kısa filmi I am Sono Sion! 1985 yılında PIA Film Festivali’nin yarışma bölümünde gösterildi. Bundan iki yıl sonra Otoko no Hanamichi aynı festivalde Büyük Ödül’ü kazandı. İlk uzun metrajlı filmi Bicycle Sighs (1990), Berlin Film Festivali dahil, otuzdan fazla festivalde gösterildi. Aşka Maruz (2009; !f İstanbul 2010) Tokyo Filmex’te Agnes B. Ödülü’nü ve Berlin Film Festivali’nde Caligari ve Uluslararası Jüri Ödüllerini aldı.
“Her kelimenin eti vardır, kelimenin anlamı onun bedenidir.” (Filmden)
18 Şubat 2012 00:15 AFM Fitaş Salon 4
25 Şubat 2012 00:15 AFM Fitaş Salon 4
Babycall
Ölümün Sesi Norveç – 2011 – 100′ – Renkli – 35mm – Norveçce, İsveçce
Sevdikleriniz için ne kadar ileri gidebilrsiniz?
Ürpertici ve tedirgin edici bir psikolojik gerilim. İskandinav tarzı. Yani biraz mesafeli ama yoğun, sade ama derin ve çok gerçek. Anna, kocasının şiddetinden kaçmak için 8 yaşındaki oğluyla birlikte gizli bir yerde, geniş bir eve taşınıyor. Oğlu uyurken sesini duyabilmek için bir bebek monitörü alıyor. Ancak, bir süre sonra monitör başka bir problemli çocuğun sesini de almaya başlıyor. Yoksa problemli olan kendisi mi? Kendini güvende hissetmediği için hayal mi görüyor? O gerçekle hayali birbirinden ayırmakta zorlandıkça, biz de zorlanıyoruz. Kadına karşı şiddet ve bunun toplum üzerindeki etkileri İskandinav sinemasında ve edebiyatında sıkça işlenen konular. Bu film, kadının en içsel korkularını rahatsız edici ve sinir bozucu bir gerilime dönüştürerek, sorunun kökenine iniyor.
Festivaller: 2011 Roma “En İyi Kadın Oyuncu”, Selanik
Yönetmen Hakkında 1960 doğumlu Pål Sletaune edebiyat, fotoğrafçılık ve sanat tarihi okudu. 1998′de Variety tarafından umut vaad eden 10 yönetmenden biri seçilen Sletaune’un filmleri Cannes, Venedik ve Toronto gibi önemli festivallerde gösterildi. Kendisi ayrıca Cannes’da Altın ve Gümüş Aslan kazanmış bir reklam yönetmeni.
“Bu film temel olarak zihinsel bir yolculuk. Gördüklerimizin doğru olduğu izleniminikuvvetlendiren saf ve nesnel bir tarzı var. İzleyiciyi hem şok eden, hem duygulandıran bir film. İnsanlığın kırılganlğını hatırlatan ve rüyalarını imgeleyen bir film.” Pål Sletaune (Yönetmen)
17 Şubat 2012 00:15 AFM Fitaş Salon 1
24 Şubat 2012 00:15 AFM Fitaş Salon 1
25 Şubat 2012 22:00 AFM Budak Caddebostan
La leggenda di Kaspar Hauser
Kaspar Hauser Efsanesi İtalya – 2012 – 95′ – Siyah Beyaz – 35mm – İtalyanca, İngilizce
Davide Manuli’nin, dünya prömiyerini daha yeni Rotterdam’da yapan ‘post-modern western’i Kaspar Hauser Efsanesi’ni izlemek başlı başına bir deneyim. Her şeyden önce Vincent Gallo’yu iki tuhaf rolde, hem İngilizce hem de İtalyanca konuşurken izleme şansına eriyoruz. Üstelik UFO’lar da var. Hikâye, 1800′lerin başlarında aniden Nuremberg’de ortaya çıkan ve bir zindanda büyüdüğünü anlatan Kaspar Hauser’in tuhaf ama gerçek öyküsüne dayanıyor. Manuli’nin versiyonunda, Sardinya’nın kıyısına vuran bir beden görürüz: Bu, aslında adanın tahtının varisi olan ancak bilinmeyen nedenlerle çocukluğundan beri kayıp olan Kaspar Hauser’in bedenidir. Manuli, orijinal hikâyedeki unsurları varoluşsal bir düzeye taşıyıp, Vitalic’in psikedelik müziğini de ekleyerek hikâyeye gerçeküstü ve tekinsiz bir hava katıyor.
Festivaller: 2012 Rotterdam
Yönetmen Hakkında1967 yılında Milano’da doğan Davide Manuli şimdiye kadar üç uzun metrajlı film, birçok belgesel ve kısa film yönetti, ayrıca bir de kitap yazdı. 1992′de New York’ta Al Pacino’nun ve 2003′te Abel Ferrara’nın asistanlığını yaptı.
“Hakikatleri oldukları gibi ele almak istedim. Bütün belgeleri aldım ve özümsedim, sonra da her şeyi bir kenera atıp, kendi hikâyemle hakikatler arasında bir bağ kurmaya çalıştım.” Davide Manuli (Yönetmen)
24 Şubat 2012 19:30 AFM Budak Caddebostan
25 Şubat 2012 21:30 Cinebonus Maçka G-Mall
26 Şubat 2012 22:00 AFM İstinyePark
Gyakuten saiban
Dava Vekili Japonya – 2012 – 135′ – Renkli – 35mm – Japonca
Rahatsız ve bozuk zihinlere derinlemesine bir bakış…
‘Phoenix Wright: Ace Attorney’ adlı bilgisayar oyununun ilk bölümünü esas alan film, çeşitli cinayet davalarında sanık durumundaki müvekkillerini korumaya çalışan, amatör savunma avukatı Ryuichi Naruhodo’ya odaklanıyor. Ryuichi’nin ustası Chihiro Ayasato öldürülmüştür ve rekabet halinde olduğu savcı Reiji Mitsurugi sanıklar arasındadır. Ryuichi’nin en önemli müttefiği, Chirhiro’nun aynı zamanda medyum olan kız kardeşi Mayoi’dir. Ancak, Mayoi’nin bedeni abisinin ruhu tarafından ele geçirilmiştir. Bilim kurguyla karışık mahkeme salonu draması türündeki film, birçok yerde oyun serilerinin grafik biçimini akla getiriyor. Tüm bunlara, yönetmen koltuğunda Takashi Miike’yi eklediğimizde ortaya oktan oranı yüksek bir şey çıkıyor. Belki de bugüne kadar yapılmış en ilginç oyun filmlerinden biri.
Festivaller: 2012 Rotterdam
Yönetmen Hakkında !f’in favori yönetmenlerinden Miike her zaman tartışmaya yol açan filmlerle karşımıza çıkıyor. 1991′den bu yana 70′in üzerinde televizyon, sinema ve video işine imza attı. Filmlerinden Katil İçi (2001), Katakurilerin Mutluluğu (2001) ve Aşkın 4.6 Milyar Yılı (2006) geçmiş yıllardaki !f’lerde gösterildi.
21 Şubat 2012 21:30 Cinebonus Maçka G-Mall
25 Şubat 2012 15:30 AFM Budak Caddebostan
26 Şubat 2012 14:30 FM Fitaş Salon 1
Bilimkurgu Filmlerinin En Karizmatik Kadınları
Yazan: Masis Üşenmez 08 Şubat 2012
Kategori: Kavram - Kuram, liste
Liste yapmak nedense hep hoşuma gitmiştir. Sevdiğim şeyleri listelemek zaman geçirmek için sık sık başvurduğum bir yol. Ekşi sözlük buna anket yapmak diyor. En sevilen xler gibi başlıklar altına her yazar kendi listelerini giriyor. Toplum olarak listelemeyi seviyoruz sanırım. Belki de o yüzden yöneticilerimiz de bizi fişliyordur. Sırf bu listeleme sevdasından yani.
Bu ay sizlere Kurgu Bilim dünyasının en güçlü, en karizmatik, en seksi on kadınını tanıtmak istedim. Listemi kanlı canlı kadın karakterlerden oluşturdum. Animeleri hesaba katmadım, rollerin önemine göre eleme yaptım. Ufak rollerde gönlümüzde yer eden Monica Bellucci’nin The Matrix Reloaded’daki Persephone’u gibi roller bu durumdan nasibini aldı. Yoksa sinema tarihinde bir kadın listesi yapılıyorsa Tabii ki Monica Bellucci en üste konup diğerleri arasında listeleme yapılmalıdır. Tabii ki bu liste kişisel zevklerden oluşmuştur. Atlanan gözden kaçan hatunlardan şimdiden özür diler gönüllerini almak için ne isterlerse yapabileceğimi buradan tüm dünyaya duyururum.
10. Kate Beckinsale / Selene (Underworld)
Tamam, Underworld serisi çok sığ bir Kurtadam/Vampir savaşı üçlemesi ancak deriler içinde Kate Beckinsale’i görmek için bile en azından ilk film seyredilmeli derim.
Selene karakteri ile hafızamıza kazınan Beckinsale silahın eline en çok yakıştığını düşündüğüm güzellerden biri oldu bu seri ile. Bazı sahnelerde Trinity’i çok fazla taklit etse de Matrix Reloaded’a kadarki sürede bullet in time aksiyon açlığımızı hafif de olsa aldığı için kendisini saygıyla anıyorum.
Beckinsale benzer bir rolü daha sonra Van Helsing ile aldı. Orda da güzelliği oyunculuğunun çok üstünde idi. Umarım ikisini dengede kullanabildiği bir karakterle de bir gün karşımıza çıkar.
9. Carrie Ann Moss / Trinity (The Matrix)
The Matrix’i ilk kez seyrettiğinde polisten kaçan siyah parlak deri kıyafetli kızın bir anda havada durarak attığı o tekmeyi gördüğünüzde ne hissettin sevgili okuyucu? Ben ağızım açık uzun süre kaldım. Trinity bence serinin en önemli karakteridir. Keşke seçilmiş kişi o olsaydı da Neo uyuzu ile hiç muhatap olmasaydık. Neo’yla aşk yaşamasına ise hiç girmiyorum, hala atlatabilmiş değilim o görüntüleri.
Carrie Ann Moss Trinity’den sonra birkaç bilim kurgu filminde daha oynadı ise de aynı etkiyi yaratacak bir karaktere şimdiye kadar ulaşamadı.
8. Gillian Anderson / Dana Scully (The X-Files)
Dana Scully denince akan sular durur. Gillian Anderson’ın kariyerinde fazlaca yer etmiş olan Scully Bilim Kurgu fanlarının kısa sürede fantezi kadını konumuna gelmiştir. Bu şüpheci bilim insanı, kızıl saçlı tıp uzmanı FBI ajanı seksapelin sadece dar elbiselerden değil bir bakıştan, bir gülüşten ya da çoğumuzun altına ettirecek olaylar karşısındaki soğukkanlılıktan da yakalanabileceğini gösterdi.
Geriye dönüp baktığımda çılgın vatkalı ceket ve uzun renksiz etekler içinde bu kadını şimdi görsem beğenir miydim diye sorsam da kendime Scully her daim gönüllerimizin sultanı olacaktır. Zaten geçtiğimiz sezon sinemalarımızda gösterilen The X Files: I Want to Believe ile tekrar karşımıza çıkan Scully ilerleyen yaşına rağmen hem seksapelinden bir şey kaybetmediğini hem de sonunda Mulder ile sıcak temas kurabildiğini bizlere gösterdi.
7. Milla Jovovich / Leeloo (The Fifth Element)
1997 çıkışlı The Fifth Element’i sinemada izledikten sonra aklımda tek kalan şey Jovovoich’in güzelliğiydi. Luc Besson’un Milla Jovovich’i bir Hollywood yıldızı haline getirdiği film olan Beşinci Element bilim kurgunun kadınları arasına bir de Leeloo adlı bu süper insan/elementi katmış oldu.
Aslen bir süper model olan Jovovovich’in filme olan katkısı güzelliğinin yanında kendi yarattığı 400 kelimelik kadim uzaylı dili oldu. Bu rolünden sonra özellikle 2002 yılında başrolüne oturduğu Resident Evil ile ününün devamını sağlayan bu dünya güzeli yaratık aksiyon bilim kurgu türünün her daim kadın yıldızı olabileceğini gözler önüne serdi.
6. Natalie Portman / Padme Amidala (Star Wars: The New Trilogy)
Yine bir Luc Besson keşfi olan Natalie Portman ilk büyük rolü Leon ile çocuk yıldız statüsünde girdiği sinema dünyasında genç kızlık çıkışını Star Wars ile yaptı. Bebek yaştaki Anakin’i istemeden de olsa ayartarak Anakin’in karanlığa yolculuğunda hem en büyük aşkı hem de düşmanı oldu. Padme Amidala elinden geleni yapmasına rağmen Anakin’i yolundan döndüremese de sithlere karşı savaşta ön cephede yer alarak eski üçlemedeki kızı Leia’nın rolünü başarıyla oynadı.
5. Linda Hamilton / Sarah Connor (The Terminator)
Terminatör terminatörü Sarah Connor, Skynet’in başına gelen en büyük felakettir kesinlikle. Linda Hamilton’un ellerinde şekillenen Sarah ilk başta kendi canını sonrasında çocuğunu kurtarmak için girdiği savaşta Arnold’un kasları altından sıyrılarak güçlü karizmatik bilim kurgu kadınının nasıl olması gerektiği ile ilgili sinema tarihçilerine bir ders vermiştir. Tabii bu role Terminatör serisinin yaratıcısı James Cameron’un müthiş zekâsının da katkısı büyüktür.
4. Sigourney Weaver / Ellen Ripley (Alien)
İşte Alien’ın baş düşmanı ama tek dokunmaya kıyamadığı insanoğlu olan Ripley! Bir seri boyunca hem onlarca alienla baş etmiş, hem süper robotlara kafa tutmuş, hem iç çamaşırları ile gözlerimizi bayram ettirmiş hem de istediği ile yatarak özgür kadın imajını bilim kurgu dünyasına kazımıştır. Kendisi ile ilgili uzun bir incelememi hem derginin eski sayılarında hem de öteki sinemada (http://www.otekisinema.com/?p=151) bulabilirsiniz. Sigourney Weaver’ın en önemli rolü olan Ripley günümüzde hala aksiyon sinemasında kadın karakterlere ilham kaynağı olmaktadır.
3. Natasha Henstridge / Sil (Species)
Bir uzaylı/insan kırması sonumuzu getirecekse O Sil olsun, en ön sıraya geçmesem adam değilim sevgili okur.
Henstridge’ı bir modelden bir yıldıza çeviren Species filmi “böyle uzaylı istilasına can kurban” dedirten hafif erotik içeriği ile hafızalarda yer etti. Özellikle Henstridge’a MTV en iyi öpüşme ödülü kazandıran dili ile partnerinin kafasını uçurma sahnesi unutulmaz sahnelerinden biridir.
2. Carrie Fisher / Princess Leia (Star Wars: The Original Trilogy)
Onun için ne denebilir ki? Star Wars evreninin en güzel yaratığı, ilginç saç stili, efsanevi altın bikinimsi kıyafeti ile hafızalarda yer etmiştir.
Daha ilk sahnede Darth Vader’dan kaçırmaya çalıştığı R2D2 ile kontrolü zor, dediğim dedik bir karakter olduğunu gösteren Prenses, Han Solo ile yaşadığı nefret/aşk ilişkisi ile seyirciyi eğlendirirken asilerin yanında saf tutarak imparatorluğa açtığı savaş ile anasının kızı sözünü anmamızı sağlamıştır.
1. Jane Fonda / Barbarella (Barbarella)
Belki bazılarınız için bir numarada Jane Fonda’nın olması yadırganabilir ancak Barbarella kesinlikle en sevdiğim kült klasiklerden biridir. Jane Fonda’nın Kocası Roger Vadim tarafından yönetilen ve Jean-Claude Forest ‘in yarattığı Fransız Barbarella çizgi romanlarından esinlenen film açılış sahnesinde Jane Fonda’nın yerçekimsiz ortamda soyunmasını göstererek sinema tarihine geçmiştir.
Aslına bakılacak olursa bu erotik bilim kurgu filmi 1968 yılında çıktığında eleştirmenler tarafından yerden yere vurulmuş, seyirci de bulamamıştır. Ancak VHS videonun evlere girmesi ile 1977 yılında bir kez daha şansını deneyen film bir anda büyük bir patlama yapar ve Jane Fonda’yı bir seks idolü haline getirir. Zaten sırf 80’lerin en başarılı pop gruplarından Duran Duran’a adını verdiği için bile Barbarella kült mertebesini hak eden bir filmdir.
Black Roses (1988)
Yazan: Masis Üşenmez 22 Ocak 2012
Kategori: Body Horror, Canavar-Yaratık filmleri, Doğaüstü Fenomen, Film İncelemeleri, Korku Filmleri
John Fasano’nun yönetmenliğini yaptığı 1988 yapımı Black Roses 80′ler korku filmlerinin izinden giden, Amerika’nın metal müziğe tavrını eleştiren bakışı ile ilginç ve güzel bir eğlencelik. Özellikle Heavy Metal severler tarafında efsane olmuş sountrack’i ile de hem göze hem kulağa hitap etmesini biliyor (göze hitap genelde baştan çıkarıcı kızlar ile yapıldığını belirtmeme bilmem gerek var mı?).
Konuya gelecek olursak, çıkardıkları albümle büyük bir başarı kazanan Black Roses grubu Amerika turnelerine ufak ve muhafazakar bir kasaba olan Mill Basin’de başlamaya karar verirler. Bu minik Amerikan kasabası fazla dışa açılmamış, dinine bağlı, düzgün, sevimli, suça bulaşmamış örnek vatandaşlardan oluşmaktadır. Ancak bu grubun geleceğini duymaları kasabada “eyvah namus elden gidiyor” tepkisine neden olur. Tüm bu tepkilere aldırmayan vali ve okulun kafa öğretmeni seri olarak verilecek konserin ilk günü kasabanın ileri gelenleri ile izlemeye gider. Devamını oku
Friday the 13th (2009)
Yazan: Masis Üşenmez 13 Ocak 2012
Kategori: Film İncelemeleri, Giallo, Korku Filmleri, Slasher
Slasher Türüne Kısa bir Bakış
Slasher korku filmleri arasında gösterilen bir alt türdür ve Alfred Hitchcock’un Psycho’su başlangıç noktası olarak görülür. Türün genel özelliği bir grup çaresiz masum gencin izole bir ortamda bir katil tarafından tek tek yakalanarak öldürülmesidir. Her cinayette kan oranı artarak finald kalan (genelde kızdır)’ın katil ile son savaşı vermesi ile biter. Basittir, kanlıdır, heyecanlıdır.
Mario Bava, Lucio Fulci, Umberto Lenzi ve Dario Argento gibi usta yönetmenleri slasher türünün babaları olarak görmek yanlış olmaz. Özellikle İtalya’da ortaya çıkan giallo tarzını yaratan bu ekip slasher’ın da temellerini atmıştır.
80′lere gelindiğinde slasher türü büyük bir ivme kazanmıştır. 80′lerin önemli unsurlarından biri de korku filmlerinde ortaya çıkan yeniliklerdir. Korku filmleri Wes Craven, John Carpenter gibi ustaların elinde 70′lerdeki durağanlığından sıyrılmış ve daha kanlı, daha hızlı gelişen, seyirciye düşünmek için zaman tanımayan, gençlerin çığlık çığlığa katilden kaçtığı, seyircilerin bu curcuna içine girmek için sinemalara aktığı bir türe dönüşmüştür. Artık insanlar korku filmlerine korkmaktan çok eğlenmek için gider olmuştur. Devamını oku

![Reblog this post [with Zemanta]](http://img.zemanta.com/reblog_e.png?x-id=2513c6ae-f94d-4f09-88f5-007a4ef18dc4)



















