Avengers: Infinity War / Avengers: Sonsuzluk Savaşı (2018)

Avengers: Infinity War; bugüne kadar en çok eğlendiğim Marvel filmi oldu (Son 10 yılda çekilen 19 filmlik son seriyi kastediyorum). Açık ara bu böyle. Diğer 18 film, sırf bu film böyle görkemli olsun ve yağ gibi aksın diye çekilmiş. Bunun nedenlerine geçmeden önce hemen belirteyim, bu yazı sürprizbozan (spoiler) içerecektir. Yazıda; Sonsuzluk Taşları’nın peşindeki Titan kralı Thanos’un yaptıklarından bahsedilecek, başka türlü filmin bana neler hissettirdiğini anlatmam güç, darılmaca gücenmece yok. O nedenle, eğer “sürprizbozan hassasiyeti” olanlarınız varsa ki saygı duyuyorum, yazıyı filmi seyrettikten okumasını tavsiye ederim. Hadi başlayalım.

Ben eskiden bir çizgi roman takipçisiydim, ayrıca biraz çizgi roman tarihini de araştırmış biriyim. Olaylar üç aşağı beş yukarı şöyle gelişmiş. Herkes aklına gelen uçuklukta süper kahraman ya da kahramanlar, kötü adam ya da kötü adamlar yarattı, bazıları tuttu, bazıları tutmadı. Tutanlar yoluna devam etti, bir süre sonra eskiden tutan şeyler tutmamaya başladı, böylece bir yol ayrımına gelindi. İlk yöntem, yeni yancılar (sidekick) ve yeni süper kahramanlar (super hero) yaratmak oldu hatta süper kahramanını baş-göz etme yoluna bile gidenler oldu. Daha sonra kötü adamları (villain) “çok ama çok kötü” (“gaddar” anlamında) yapma yoluna gittiler, bazı seriler ise kötü adamların tek elden yönetildiği, daha büyük, daha korkunç, gizli organizasyonlar (Court of Owls vb.) olduğu tezine yaslandılar. Daha sonra (eskiden) çok sevilen ama artık eskisi kadar rağbet görmeyen süper kahramanı, o dönem tutan çizgi romanların üslubuna ya da evrenine taşımaya başladılar. Örneğin; “Punisher” (Cezalandırıcı) çaptan düşünce, onu Frankenstein evrenine taşıdılar hatta çağları ve coğrafyayı değiştirip Conan’la Captain America’yı (Kaptan Amerika) kapıştırdılar. Gülmeyin, gerçek bunlar. Farklı çizgi roman evrenlerinin kahramanları aynı öykülere taşınmaya başlayınca satışlar canlandı. Mesela, Conan ile Thor aynı çizgi romanda ortaya çıkıverdi ya da Örümcek Adam ile Wolverine. Aynı zamanda, bir karakter tutunca, başka bir seride onu andıran karakterler peyda olmaya başladı. Thulsa Doom ile Red Skull gibi (çizgi filmde İskeletor).

Sonra bu çizgi roman evrenleri ufaktan birleşmeye başladı ve büyük savaşlar yaşandı. Tabii, bu arada, süper kahramanların kendi maceraları devam ediyordu. Orada, satışların azalması şeklinde tezahür eden okuyucu yorgunluğuna dayalı tıkanma üç şekilde aşıldı. İlk yöntem, önemli yan karakterlerin öldürülmesi vesilesiyle dramatik çatıyı ayağa kaldırmak oldu. Diğer yöntem, süper kahramanın bir nedenden ötürü birkaç yıl gözükmemesi şeklinde cereyan etti. Kahramanımız (küsüyor, kızıyor, komaya giriyor vb. sebeplerle) yer altına çekiliyor ya da uzak diyarlara gidiyordu. Diğeri ise benim en sevdiğim yöntemdi. Koskoca süper kahramanları öldürmeye başladılar. Her işten tereyağından kıl çeker gibi sıyrılan süper kahramanlar, okuyucu kitleleri içinde zamanla hatırı sayılır bir düşman edinmişlerdi, biri de bendim. Vay efendim arı soktu, eşek tepti diye süper kahraman ol, ondan sonra dünyayı/insanlığı kurtar, en güzel kızı sen götür, hep kazan, bir tek sen kazan, hiç kaybetme. Hatta yaralanma bile. Babası kodaman diye süper kahraman olan var yahu. Biz daha çokokrem parası bulamazken. Var mı böyle bir şey?

Şimdinin spoiler bebeleri, havadan nem kapan değerli sinemaseverler şunu duysa şok olur, mazallah yemeden içmeden kesilir: Süper kahramanların öldüğü seriyallerin isimleri neydi biliyor musunuz? “X Kahramanın Ölümü” idi. Artık X ne ise… Yani “Süpermen’in Ölümü”, “Örümcek Adam’ın Ölümü” gibi. Yetkililer filmden önce bana sorsalardı, “Son Avengers’ın adı sizce ne olsun?” diye, hazır hem filmin yapımcısı hem yönetmenleri hem de birkaç oyuncusu “bazı kahramanlara veda edileceğini” duyurmuşken, ben de geleneğe uygun olarak “Süper Kahramanların Ölümü olsun bari” derdim. Ben de biliyorum ikinci bölümde ya da başka bir vesileyle bir kısmının ileride dirileceğini, zaten çizgi roman kültürü böyledir. Çizgi roman geleneğinde kahramanlar önce öldürülür, biraz nadasa bırakılır, bir süre sonra (okuyucu özleyince) bir formül (zamanı geri alma, kara büyü, sanki hiç ölmemiş gibi davranma vb.) bulunup diriltilir. Olay bu.

Şimdi kişisel tarihimizle yüzleşelim. Anadolu Lisesi sınavlarına hazırlanıyorum, demek ki yaklaşık 30 yıl olmuş. Örümcek Adam’ın Ölümü serisi başladı ya da bize ancak geldi, orası mühim değil, bizim kuşak ilk defa okumaya başladı yani. Biz de yarış atı gibi koşturulmaktan bunalmışız, kaçış arıyoruz, tam bizlik. Bu arada, orijinal çizimin Türkler tarafından kopyalandığı ama ana hikâyenin korunduğu (yerli üretim) çizgi romanları kastediyorum, herkes anlamıştır. Neyse, bu bir zamanlar çok sevdiğim ama zamanla gına getiren şımarık çocuk Peter Parker artık ölsün istiyordum. Niye gıcık olmuştum biliyor musunuz? Bir ya da iki önceki macerasında, Örümcek Adam korkunç bir düşmanla birebir savaşırken aynı anda -dalga geçer gibi- bir sonraki günkü sınavına hazırlanıyordu. Elinde bir ders kitabı, yaratık bunu yok etmeye çalışıyor, bu zıplıyor bir köşeye uçuyor, açıp kitabı sesli okuyor (o an onu öldürmeye çalışan canavar da duyuyor), şu şudur bu budur diye, sonra ağını atıyor diğer köşeye zıplıyor, sonra kitaptan bir paragraf daha, bu böyle gidiyor. Yaratığı paketliyor ve birçok dersi kaçırıp sadece son gün çalışmış olmasına rağmen sınavı da geçiyor. Ezcümle, Örümcek Adam, rüyasında soru bankası görmeye başlayan bizim kuşakla alay ediyordu arkadaşlar. Çizgi romancılar gemi azıya almıştı, onlar da yorulmuştu artık. Bizde de hafiften bir tiksinti duygusu hasıl olmuştu. Şu Peter ineğinin bir boynunu kırıverseler demiştim içimden. Zaten eklem bacaklının biri seni dişledi diye süper kahraman olmuşsun, bir de saçmalıkta çağ atlamaya başladın, zaten biyoloji dersi beni zorluyor, sınav yaklaşıyor, stres had safhada. Neyse, Örümcek Adam’ın Ölümü’nde gıcık olduğumuz Peter Parker’ı gebertmişlerdi, biz de hasbelkader Anadolu Lisesi’ni kazanmıştık. O yüzden, Avengers: Infinity War’un sonunda Örümcek Adam ölünce ya da Thanos, yediği herzeler boyunu çoktan aşan Loki’nin narin boynunu çıt diye kırıverince üzülenlerden değilim ben. Bilakis zevkten dört köşe olanlardanım. Filmi beğenmemin sebeplerinden biri bu. Sonuçta bizler Road Runner’da bile bir noktadan sonra Coyote’nin tarafını tutmaya başlayan ekoldeniz. Alaycı Tweety’ye karşı ekmeğinin peşinde olan, mazlum Sylvestercılardanız. Bu bağlamda, Avengers: Infinity War elini korkan alıştıran çizgi roman uyarlamalarından değil. Bir sürü süper kahraman öbür dünyayı boyluyor. Acayip keyifli ve kendi mantığı içinde gerçekçi. Üzüldüklerimiz var mı, var ama o kadar olur. Son derece sert, karanlık ve karamsar bir macerayla karşı karşıyayız.

Gelelim filmden acayip haz almamı sağlayan diğer bir sebebe… Yeterince uzun süre çizgi roman okuyan, çizgi film seyreden herkesin, süper kahraman kadar sevdiği kötü adamlar (villain) vardır. Bunlar bazen ana karakter olurlar, bazen bir macerada yan karakter olarak sahneye çıkarlar. Tutarsa başlı başına maceraları olur. Thanos da öyleymiş, Iron Man’i (Demir Adam) takip etmediğim için Avengers: Infinity War’u izledikten sonra araştırıp öğrendim. Thanos’un içindeki nefret, hem öz annesinin ona duyduğu tiksintiden hem de insan formuna bürünüp karşısına çıkan “Ölüm”e âşık olmasından kaynaklanıyormuş. İntikamın o bitimsiz ateşiyle kavrulan Thanos, öz annesini öldürmüş. İyi ki bu şaşırtıcı bilgiyi filmden önce öğrenmemişim, o zaman kızını öldürdüğü sahne beni bu kadar etkilemezdi (orijinal öyküde Nebula’nın “Eldiven”i çaldığını bilsem feci yan yatardım o başka…). Anlamış olduğunuz üzere, filmi beğenmemin ikinci sebebi, kolay beri unutulamayacak, son derece dişli bir kötü adama, Thanos’a sahip olması. Yalnız burada kastettiğim şey, Thanos’un idealizmi ve iş yapma biçimi, asla motivasyonu değil. Neticede, Thanos’un motivasyonu zamanın Maarif Nazırı Emrullah Efendi’nin o meşhur “Şu mektepler (okullar) olmasaydı Maarif’i (Milli Eğitim) ne güzel idare ederdim”i düzeyinde. Böyle bir şey beni ikna edemez ama sonuçta bu bir çizgi roman uyarlaması. Adamın saçma da olsa, sonuçları hunharca da olsa bir ideali var ve onun için ne gerekiyorsa yapıyor ve yaptığı şeyler hikâyenin ritmini bir an olsun aşağı çekmediği gibi dramatik anlamda da çıtayı yukarı çekiyor. Thanos öyle çıtkırıldım kötü adamlardan değil. Hulk’u da pataklıyor, Thor’u da. Müthiş bir stratejist, bir deha. Adamlarına başarabilecekleri görevleri veriyor. Savaşı farklı evrenlere yayıyor, eşanlı planlar kuruyor, yeri geldiğinde dikkat dağıtıyor ve bizzat elini kana bulamaktan çekinmiyor. Kararlı, acımasız ve merak uyandıran bir karakter. Finalde, Vision ile karşılaştığı sahnede son bir dâhiyane hamle daha yapıyor ve maceranın gidişatını bütünüyle değiştiriyor. İzleyenler bana hak verecektir. Emin değilim ama muhtemelen film boyunca en çok gözüken karakter Thanos. Doya doya onu seyrediyoruz. Bayılırım böyle “kötü”lere.

Anthony Russo ve Joe Russo Kardeşler’in Avengers: Infinity War’daki en büyük başarısı, seyirciye nefes alma imkânı bile tanımayan o olağanüstü öykü dizilimi. Christopher Markus ve Stephen McFeely’nin derli toplu senaryosunda; onlarca karakterin yer aldığı, farklı ülke ve evrenlerde vuku bulan, iç içe geçmiş birkaç entrika var ve bunların tümü 2,5 saatin altında bir sürede perdeye yansıyor. Allah var, o 2,5 saat de su gibi akıyor. Kurgu harika. Başlıca karakterlerini zor anlarda ölümcül seçimler yapmaya iten öykü; özünde, ideallere, o ideallerin gerektirdiği fedakârlıklara ve ekip/takım olma ruhuna adanmış. Film boyunca; sevginin, işbirliğinin ve dayanışmanın öneminin altı çiziliyor. Russo Kardeşler hiçbir karakteri bize tanıtmaya ihtiyaç duymuyorlar, sadece açmazlarını bizimle paylaşıyorlar ve önceki 18 filmin seyredilip hazmedilmiş olmasına güveniyorlar. O yüzden bazı uyarlamaları kaçırdığım için ıskaladığım ama filmi seyrettiğim salonda gülüşmelere neden olan bazı göndermeler olduğunu itiraf ediyorum. İşin ilginci, Avengers: Infinity War’da bazı süper kahramanlar hayatları boyunca ilk kez karşılaşıyor (Iron Man ile Dr. Strange, Thor ile Galaksinin Koruyucuları vs.) ve hemen kaynaşıyorlar. Bu karşılaşmalar genelde esprili oluyor, bazen de birbirlerini biraz tartıyorlar. İlk kez şahit oldukları süper güçler onları biraz şaşırtıyor. Sağlam bir düşman onları birleştirdiği için pek yabancılık çektikleri söylenemez. Kısa bir süre içinde aynı dava için mücadele eden silah arkadaşlarına dönüşüyorlar. Quill (Star-Lord) haricinde ölçüsüzlüğüyle/ayarsızlığıyla beni sinirlendiren olmadı. Filmde en beğenmediğim şey ise müzikler oldu. Bu filme yakışan bir soundtrack olmamış, onu da belirteyim.

Çizgi romanların o uçsuz bucaksız hayal dünyasını başarıyla beyazperdeye taşıyan ve âdeta görsel-işitsel bir bombardıman şeklinde tezahür eden Avengers: Infinity War tekrar tekrar seyredilecek bir film. Detaylarla dolu olduğu için mükerrer izleme deneyimlerinin ayrı bir keyif verme olasılığı yüksek. Çizgi roman uyarlamalarından hoşlanmayanlar olduğunu biliyorum ama türün meraklıları kaçırmasın. Hele bazı süper kahramanlara ultra gıcık olanlar varsa hiç kaçırmasın. Katliamla başlayıp katliamla devam eden ve sonunda yine katliamla biten bu karanlık çizgi roman uyarlamasında tam sizlik şeyler var, demedi demeyin. İyi seyirler…

Öteki Sinema için yazan: Ertan Tunç

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir Cevap Yazın