Babycall (2011)

***Dikkat bu yazı eser miktarda sürprizbozan ihtiva etmektedir!***

Bir ebeveyn olduktan sonra hayat gerçekten tamamen değişiyor. Özellikle çocuğunuzun yanında olamadığınız o anlarda başına bir şey geleceğini düşünmeniz zaman içinde psikolojinizi bozabilir. Okulda başına bir şey gelir mi? Akşam eve dönerken biri bir şey yapar mı? derken kuruntularınız ağzına aldığı çatalın bile bir ölüm makinesine dönüşüp çocuğunuzu sizden alabileceğini düşünebileceğiniz noktalara getirebilir. İşte bu uç noktalardan hareket eden bir anne-oğul ilişkisi filmi ile karşınızdayız: Babycall.

Norveçli yönetmen Pal Seltaune’in tazecik filmi Babycall, klasik psikolojik gerilim öğelerini ebeveyin-çocuk ekseninde ele alan bir film. The Girl with the Dragon Tattoo’dan tanıdığımız Noomi Rapace’ın neredeyse tek başına bir oyunculuk şovuna dönüştürdüğü yapım, yılın Avrupa korku gerilim filmleri arasından sıyrılmayı başarıyor.

Çocuğuna ve kendisine uyguladığı şiddetten dolayı avukat kocasından kaçıp devlete sığınan Anna yeni bir başlangıç için Oslo’ya gelir. 8 yaşındaki oğlu Anders (Velte Qvenild Werring), babası tarafından boğulmaya çalışılmıştır, bunun tek görgü tanığı olan Anna tüm hayatını çocuğunun yaşamasına adamıştır. Yeni bir ev, çocuğa yeni bir okul sağlayan devlet ondaki gerçek-kurmaca algısının problemli olduğunu görünce sıkı denetim altına alır ve çocuğun yalnız yatması, okula gitmesi için baskı yapar.

Anna oğlundan bir saniye bile uzak kalamamaktadır. Bu durum sonucu bir bebek telsizi almaya karar verir, böylece odada çocuğu yalnızken sesini duyabilecektir. Böylece Anna biraz rahatlarken kendisine telsizi satan Helge (Kristoffer Joner) ile de yakınlık kurar. Annesi hastanede son günlerini yaşarken Helge, çocuğuna düşkün bu kadının annesi ile olan benzerliklerinden etkilenmiştir.

Anna, Anders, Anders’ın gizemli arkadaşı, Helge ve denetçi arasındaki olay örgüsü yavaş yavaş şekillenirken Anna’nın bebek telsizinden duyduğu gürültüler kendini bir anda “Arka Pencere’ (Rear Window-1954) filminde bulmasına neden olur. Olayı araştıran Anna gürültünün geldiği katı ararken bir minibüse atılan ceset torbası görür. Başka bir gün de çevrede dolaşırken katil olduğundan şüphelendiği kişiyi izler ve cesedin gömüldüğü yeri bulur. Ancak gerçekte olmayan şeyler gördüğü ve duyduğu için olanlardan emin de olamaz.

İki ayrı gizemi birleştiren olay örgüsü bizi gerilimli finale doğru götürürken Anna da kendi gerçeklerini bulmaya çalışacaktır.

Låt den rätte komma in (2008) ile Avrupa gerilim-korku türüne yeni bir soluk getiren İsveç’den sonra bu tarzın ikinci durağı da Babycall olarak görülebilir. Baltıkların kendine özgü yalnızlığını, tekinsizliğini, bozuk psikolojisini Seltaune’in dilinden hem Oslo ekseninde hem de direkt Anna ve Helge gibi yetişkinlerin gözünden veren film seyirciyi ilk saniyesinden itibaren avucunun içine almasını biliyor.

Ancak Babycall’un eksikliği de biraz da bu boğucu havasından kurtulmaya hiç çalışmaması. Ya da başka bir deyişle gerekli dinamik yapıya bir türlü tam olarak ulaşamaması.

Yirmi yıl önce “Bebek Telsizi” diye bir film yapılacak olsa kesinlikle “attack of the killer babycalls” tarzı bir şey olurdu (oldukça da eğlenceli olurdu). Bu filmde ise bebek telsizinden gelen çığlıklar bizi Anna’nın gerçekliğe tutunduğu son çırpınışlar olarak kayda geçiyor.

6. His’ten beri süregelen sondaki sürprizi bulma takıntısı aslında yönetmenin bir kaç sahnede “artık anlayın da filme konsantre olun” dercesine gözümüze sokulmasını sevsem de olay örgüsü biraz daha iyi kurulamaz mıydı diyemeden de geçemiyorum. Filmin sonunda bir çok sahnenin boşta kalması bir olmamışlık havası yaratıyor. Sanki bir saatlik daha bir senaryosu varmış da kırpılmış gibi duruyor.

Anna’nın gördüğü gölün daha sonra otoparka dönüşmesi, cesedin peşinden aslında otopark olan göle atlaması ve daha sonra sırılsıklam şekilde bir hastanede uyanması gibi sahneler tüm film boyunca Anna’ya olan bütün güvenimizi sarsarken gerçek tamamen pusların arasına giriyor ve finalde bile tam olarak aydınlanamıyor.

Bu yönüyle bazı bölümlerin seyirciye bırakılmasını gerekli gören biri olsam bile senaryonun bir kaç noktada zaafı olduğu kanaatindeyim. Seltaune’in yarattığı müthiş atmosferi besleyen oyuncular bile senaryonun bu sıkıntısına çare olamıyorlar.

Yine de yenilik ve seyredilebilirlik açısından kısır geçen son dönemde yılın en saygı duyulacak işlerinden birisi olduğunu da söylemeden geçemem. Psikolojik gerilim seven, filmin seyirciyi soktuğu bunalımı kaldırabilecek herkese önerebileceğim bir film Babycall.

Yazar hakkında: Masis Üşenmez

1979 İstanbul doğumlu yazar ilk sinema deneyimini Superman ve Star Wars’la yaşayıp kendini çizgi roman ve bilim kurgu dünyasına atar. 2006 yılında "Öteki Sinema" kadrosuna katılır ve sitenin gelişiminde önemli rol üstlenir. Halen Öteki Sinema'da editörlük ve Cinedergi'de yazarlık yapmaktadır.

Bir yorum var

  1. Biraz önce izledim. Psikolojik gerilim olarak iyi. Noomi Rapace’in oyunculuğu gayet iyiydi. Film yine bir İskandinav filmi olan The Next Door (2005) yapımı filmi anımsatıyor konu olarak.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: