Bana Onun Kendisini Getirin

Bir süredir sinema ya da edebiyat çevrelerinde adına rastlanmayan, belki bir arayış ya da ilham peşinde koşan belki de yalnızca uzaklaşmak isteyen Ege Görgün, sessiz sedasız yeni kitabını Karakarga etiketiyle çıkardı. “Bana Onun Portresini Getirin” isimli kitabı ise gecikmiş bir sinema kitabı olarak ifade edilebilir. “Gecikmiş” olarak niteliyorum, nitekim yıllarını sinema yazarlığına adayan biri için kanımca geç kalınmış bir ilk kitap.

Kitabın adından da anlaşılacağı üzere bazı isimlerin portreleri okura sunuluyor. Kimi zaman bir söyleşi üzerinden ilerliyor portre sunumu, kimi zaman ise makaleler ile… Kaleme alınan kişiler ise Yeşilçam’dan başlıyor, günümüz ünlü isimlerine kadar uzanıyor. Hal böyle olunca sinemanın tarihini sevenlere de, günümüz sinemasına ilgi duyanlara da; tarih olmuş isimleri merak edenlere de, henüz tarih olmamış lakin olmaya aday olan isimleri tanımak isteyenlere de hitap ediyor Görgün’ün kitabı.

Ege Görgün, her şeyden önce bir edebiyatçı olarak kabul edilmelidir. Belki nicelik olarak çok fazla ürün vermemiş olabilir ancak öykücülüğü 90’lı yıllara kadar uzanır. Edebiyat dergilerinde (Adam Öykü, Gösteri, Düşler, Yazıyor) öykülerine rastlamak mümkün. 2013 tarihli öykü-kısa roman arasında gidip gelen bir de “Cinbaz” adlı kitabı var. Çizgisi ise tahmin edileceği üzere bilimkurgu, fantastik ve korku arasında bir yerlerde. Bugünün orta yaşlı ya da genç yazarlar üzerinde etkisi de yadsınamaz (her ne kadar 1972 doğumlu olsa da), ne de olsa kimsenin yazmaya cesaret edemediği, etse de layıkıyla yapamadığı bir dönemde öyküler kaleme almış biri. Ancak onu asıl farklı yapan bu cesareti değil. Bir öykücü olarak sinema merakını sinema yazarlığı ile birleştirmiş olması. Araştırmacı ve gazeteci kimliğini de bu iki unsur ile (edebiyat ve sinema) sentezleyince okunması keyifli olan yazılar ortaya çıkarmıştır her daim. İşte bunların bir ürünü “Bana Onun Portresini Getirin”.

Kitabın yaratılış serüvenini bilemiyorum ancak içindeki her bir yazıyı tek tek ele aldığımda karşıma kitabın hikâyesi çıkıyor sanki:

Bir yazar var, gayesi ise bazı isimlerin hayat hikâyelerini karşısındakine aktarmak. Yazar olduğu için bunu anlatarak değil, yazarak yapmayı tercih ediyor. Öyle ki, bu kişi 70’li yılların başında doğmuş, bir başka deyişle kendini bilecek yaşlara geldiğinde Yeşilçam kendini tüketmiş. Muhtemelen televizyon ve sinema üzerinden de eskiyi keşfetmiş, öğrenmiş. İlgisini çeken bu mecrada ise kendisini etkileyen bazı isimler olmuş, mesleği gereği onlarla iletişime geçmiş. Bunu başardığı yıllar 2000’ler. Bu dönemde Türk Sineması da yeni bir dönemece girmiş ve üzerinde konuşulması gereken yeni isimler doğmuş, onlarla da iletişime geçmiş. Ulaştığı isimler ile söyleşiler yapmış ve yayınlatmış. Böylece yıllar sonra da “eski” ve “yeni”yi buluşturacağı bir kitapta toplamış yazılarını, dergi ortamında yayınlanan yazılarını derleyerek basılı esere dönüştürmüş. Doğru ya da yanlış, en azından kitabın son sayfasına geldiğimde bende oluşturduğu intiba bu yönde.

Ancak önemli olan, bir eser ortaya çıkarmak olmamalıdır. Her şeyden önce okunabilir bir dille kaleme alınmış olmalıdır. İşte Görgün, bu konudaki yetenek ve tecrübesini kelimelerine yansıtıyor. Söyleşiler mutat bir rotada ilerlemiyor, yazılar boğucu ve lüzumsuz detaylar ile örülmüyor. Her şey yerli yerinde ve özenle seçilmiş. Söyleşi öncesinde kişiler hakkında yazılmış yazıları, yapılmış eski röportajları okuyor; filmlerini izliyor ve hazırlık evresini titizlikle tamamlıyor. Tam da bu yüzden sıradan bir portre sunmuyor okurlara. Özgün ve eskileri tekrar etmiyor. En önemlisi ise öykücü kimliğini söyleşilere yediriyor. Bazen kendisi anlatıyor, bazen karşısındakine anlattırıyor. Bazen sorduğu sorulara aldığı yanıtları sıralıyor, bazen de sorulara gereksinim duymadan karşısındakinin sözlerini aktarıyor sayfalara. Çocukluğundan giriyor hikâyeye, hayatındaki dönüm noktalarını tespit etmeye çalışıyor karşısındaki ismin; böylece sıkıcı ve tekdüze bir metin olmaktan kurtararak hikâyeleştiriyor söyleşi metnini. Bir anlamda yazılı hikâyeyi okurun gözünde canlandırmasını başarıyor. Resme dönüşen hikâye ise esasen Görgün’ün bilgi birikimini yansıtıyor. Verdiği örnekler ile sahip olduğu donanım hissedilir hale geliyor. Böylece bir okurun duyduğu en temel kaygıyı bertaraf ediyor ve güvenilir bir kaynak olduğunu okura hissettiriyor.

Kitap, Yeşilçam ve Türk sinemasına hizmet etmiş oyuncu ve yönetmenler hakkındaki yazılardan oluşuyor. Her ne kadar portreler ve röportajların aynı kitapta olması ilk bakışta iddialı gelse de tek bir çatı altına bir şekilde topluyor farklı formattaki yazılarını. Bunu önsözde de açıkça ifade ediyor. Başlangıçta ifade edilen bir diğer husus da yazıların 2000 yılından sonraki muhtelif tarihlerde “Esquire” dergisinde yayınlandığıdır. Haliyle okuma yapılırken o günün şartları ve sorularıyla yapıldığının göz önüne alınmasını istiyor Görgün. Bu noktada kitaba yönelik tek eleştirim, söyleşilerin yapılma tarihi ya da ilgili mecrada yayınlanma tarihlerinin sayfa başında ya da dipnot ile ifade edilmemesine yönelik olacaktır. Belki bunun da bir sebebi vardır, bilemiyorum. Belki de olası sonraki baskılarda yeniden değerlendirilecektir.

Kitapta yer alan isimler hakkında eksiksiz bir hayat hikâyesini beklemek ise yersiz. Çünkü her biri, hakkında kitap yazılası isimler. Kişi hakkında verilen temel bilgilerin yanı sıra bazı önemli ve bilinmeyen ayrıntılara yer vermiş Görgün. Ve hikâyeleştirilmiş bir senaryo ile yönetmen ve oyuncu portrelerini sunarak keyifli vakit geçirmek isteyenler için ideal bir sinema kitabı, hatta yaz kitabı yaratmış. Portresini okuyacağınız isimler ise sırasıyla; Agâh Özgüç, Ali Atay, Atıf Yılmaz, Aydemir Akbaş, Cüneyt Arkın, Erdal Beşikçioğlu, Erkan Can, Fikret Kuşkan, Halit Ergenç, İlyas Salman, Lütfi Akad, Mehmet Günsür, Memduh Ün, Mesut Engin, Muzaffer Tema, Nejat İşler, Sadri Alışık, Seyfi Dursunoğlu, Murat Soydan, Tuncel Kurtiz, Türkan Şoray, Uğur Güçlü, Vedat Örfi Bengü, Yılmaz Güney, Yener Çakmak, Sezen Cumhur Önal, Erol Büyükburç, Aykut Oray ve Suphi Kaner.

Kitap adının hikâyesi arka kapak yazısında özetlenmiş, bu kısmı ise doğrudan aktarmak istiyorum:

“Şiddet estetizminin şair sinemacısı, Amerikalı yönetmen Sam Peckinpah, 1970’li yıllarda önlenemez bir öfkeyle şöyle diyordu: ‘Bana onun kellesini getirin!’

Sinema yazarı dostumuz Ege Görgün ise, herhangi bir şiddet eylemine başvurmadan, Peckinpah ustaya göndermeli ama insancıl söylemle ‘Bana onun portresini getirin’ diyor.”

Ben de bu noktada bir ekleme yapmak istiyorum ve Ege Görgün’ün eski çalışmalarını derleme kitaplar ile okurlara sunması ve kaleme alacağı yeni sinema kitapları ile bilgi birikimini aktarması gerektiğinden yola çıkarak daha fazla kitap kapaklarında adının görünmesini istiyor ve “Bana onun kendisini getirin” diyorum.

BANA ONUN PORTRESİNİ GETİRİN

  • Yazar: Ege Görgün
  • ISBN: 978-605-9670-62–3
  • Ebat: 13,5×19,5
  • Fiyat: 16 TL
  • Türü: Sinema
  • Sayfa Sayısı: 216
  • Dağıtım Tarihi: 17 Temmuz 2017

Yazar hakkında: Fatih Danacı

Uçak mühendisliği alanında eğitim alıp mezun olduktan sonra sinema ve edebiyat merakı aktif bir uğraşa dönüştü. 2006 yılından itibaren çeşitli dergi, e-dergi, internet siteleri gibi platformlarda öyküleri, sinema yazıları yayımlandı. Korkunun Canavarları adlı ilk kitabı 2011 yılında basıldı. Aynı yıl Giovanni Scognamillo ve Aylin Ünal ile birlikte hazırladığı Vampir Manifestoları çıktı. Evlidir ve Ankara’da ikamet etmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir