Banu İstanbul Film Festivali’nden Bildiriyor

Öteki Sinema’nın festivale tam akredite, acar yazarı Banu Bozdemir’in (Siyad), her gün yenilenen “İstanbul Film Festivali” izleme ve etkileşim güncesini gururla sunarız.

Banu Bozdemir, on yıldan fazladır sinema yazarlığı yapmanın verdiği mesleki deformasyonu elinin tersiyle bir kenara itip, kalbi İFF sevgisiyle çarpan azılı bir sinemasever olarak takipte… Yediği, içtiği onda kalıyor ama seyrettiği filmleri ve festivale ait nüansları bir fanzine yazarcasına samimiyetle paylaşıyor,  Öteki Sinema’cılara da keyifle okumak kalıyor.

10 Nisan

Eskiden festivalde birkaç tane baba film olurdu, o film kulaktan kulağa yayılır ve herkes bir şekilde o filmde alırdı soluğu… Şimdi, hala, bugüne kadar öyle bir filmle karşılaşmadım.

Bir filmin dünya festivallerinde yer alması, hatta ödül kazanması bizi ona zınk diye bağlamıyor. Bir de korsan tezgahlarında da festival var. Ayrı bir bölüme festival filmlerini koymuşlar yani festivalde izlediğimiz filmler çoktan paylaşıma sunulmuş durumda. Festivalin bunun için yapacağı bir şey var mı bilemiyorum ama daha özgün, el değmemiş yapımlar sunulmalı sanki seçkilerde. Bir filmi sadece festivalde izlemenin anlamı olmalı yani bence! Bu anlamda Filmekimi çok doğru bir zamanlamaydı…

Oyuncu John Turturro’nun Tutku’su bir dans ve müzik filmi, yönetmeni Napoli’ye birazcık İspanya havası yüklemeye çalışmış, Napoliten müziğinin derinliklerine inmeye çalışmış ve ortaya gerçekten de tutkulu bir çalışma, güzel bir seyirlik çıkmış. Tutkulu dansçılar ve şarkıcılar görmek güzeldi…

Sonrasında öneri üzerine Mutluluğum / Schastye Moe filmine daldım ama içim geçti itiraf ediyorum. Georgy çok iyi niyetli bir kamyon şoförü ama karşısına hep kötülükler çıkıyor. Rusya’da geçen filmde Georgy kafasına en son bir darbe almıştı, o arada da benim içim geçmişti, gözümü açtım yaz olan mevsim kış olmuş, çelimsiz bir adam olan Georgy sakallı, hafıza kaybı yaşayan birine dönüşmüş. Bağlantı kurana kadar epey çabaladım, filmdeki anlamsız şiddetten bunaldım ve yönetmenler niye dertlerini daha kısa bir şekilde anlatmıyor diye isyan ettim.

Sonrasında Anayurt olan ismi nedeniyle aklıma sürekli Anayurt Oteli’ni getiren filme gittim. Film ensest konusuna el atıyor ama yoğun bir süreç var aynı zamanda filmde. Yani sepetine ne varsa doldurmuş yönetmen ama yine de iyi dağıtmayı başarıyor filmin içine… Sonra yoruldum artık ya! Havanın gitgelli hallerinden iyice bunaldım ve sinemalardan uzaklaşarak hayatın içine karıştım ve İstiklal’in kalabalığında iyice yok oldum… İyi mi ettim onu da bilemedim…

9 Nisan

Bugün kendime sürpriz seans yapayım dedim ama bana sürpriz oldu. Zira 13.30’da hangi sinemaya gideceğimi bilmiyordum, arkadaşımın bizim için seçtiği seansa gidecektik.

Şansa bakın ki benim izlediğim ve çok da sevmediğim bir film çıktı karşıma. Usta Gürcü yönetmen Otar Ioselliani’nin son filmi İşe Yaramaz /Chantrapas’ı tekrar izlemek benim için ıstırap olacaktı o yüzden çıktım yarısından fazlası boş olan salondan… Oyuncu yönetimi başarısızdı, konu çok çekici değildi, o yüzden tavsiye etmiyorum…

Genç Alman yönetmen Philip Koch’un elinden çıkan Picco gerçekten de ağır ve sinirleri sınayan bir film. Filmin senaryosundaki iki aşamalı hal ve bu hallerin tutarsızlığı var birazcık… Neden sonuç ilişkisi biraz sebepsiz kalıyor ve şiddetin patlaması olan anların altı dolmuyor. Yoksa yönetmenin seyirciye tattırmak istediği bir rahatsızlık hali var bu da Haneke sinemasıyla yakınlık gösteriyor çokça… Yönetmenle yapılan sohbette ilk soru soran kişinin ‘bu sinema mı şimdi’ demedi şaşırtıcıydı. Şiddetle tanışmayan, hapishane ortamlarında neler yapıldığını bilmeyen bir toplum değiliz, şiddetle yüzleşmeye ve bundan rahatsızlık duymaya alışkın olmamız lazım halbuki! Barış Ödülü alması da ironik olmalı bu durumda!

Herkesin dilinde bir Çöplük belgeseli… En sonunda izledim ve beğendim. Lucy Walker’ın çektiği film geri dönüşümlü çöplerden bir sanat yaratma üzerine… Çöp toplayanların değişen yaşamları, tüketmenin başkaları için nasıl üretime dönüştüğü gerçeği çok sanatsal ve akıcı bir biçimde yansıyor perdeye. Festivalde ikinci kez tüm heybetiyle beyazperdeye yansıyan Rio’Daki İsa heykeliyle karşılaştım, ilginç geldi. Yoksulluğa uzanmak, yoksulluğa rağmen açık giyimlerinden taviz vermeyen seksi hatunları görmek ayrı bir çelişki sunuyor hep bana! Tabii tüm bu sanatsal üretimleri destekleyen kişi Vik Muniz…Çok canlı, kıpır kıpır bir adam, insanlar için bir şeyler yapmayı seviyor belli ki, karısıyla olan konuşmaları ilginç yansıyor, içimden bunlar boşanırlar diyoruz, filmin sonunda boşanmış olduklarını öğreniyorum!

Her Gün Başka Bir Bela, sinema tarihinin en psikopat filmlerinden olmaya aday, yıllar evvel şimdi kapalı bulunan Alkazar’da izlemiştim ve şoke olmuştum sinsi bir zevkle birlikte… Seksi yamyamlık diyebiliriz kısaca, deneyimlemek isteyenler için ideal!

Halk George Lucas’a Karşı harika bir belgesel, izleyin ve kimilerinin yerin dibine soktuğu kimilerinin çok sevdiği bu adamla ilgili her şey var bu filmde. Sinemaya sızmış her şey kullanılmış bu adamı anlatmak için. Keyifli, hem de çok…

8 Nisan

Bugün şöyle bir yoruldum mu diye kendi yokladım ama emin olamadım, sanki beni biraz daha idare edecek kadar enerjim var… O halde devam film izlemeye…

Sabah yine festivalin basın gösteriminden bir film seçtim; Rio Seks Komedisi… Memnun kaldın mı diye sorarsanız “madem bu filmi seçtim, eğlenmeye çalışayım” hali vardı daha çok üzerimde. Jonathan Nossiter imzalı filmde Charlotte Rampling yine her zamanki “yaşlandım ama hala güzelim” haliyle ortalıkta dolanıyordu. Yönetmen eline ne geçerse filme katmış, aslında komik yanları da var ama çok peşinden koşulacak film değil hani… İlk gösterimi 11 Nisan.

Sonrası yani Banyodaki Adam farklıydı gerçekten de. Bir porno yıldızının (François Sagat) başrolde olduğu filmi duygusal olarak değil ama teknik olarak gayet amatör buldum… Ortada fazla bir konu yoktu, daha çok gay pornosu vardı, bol bol popo gördük, tabii diğerlerini de! Afyonumuz patlamamışken bu kadar cinsel mevzuya (duygusallık kaynaklı sevişmeler) takılmak beni yordu, sinemadan kaçarcasına çıktım. Bu arada Banyodaki Adam’ın gösteriminde de Atilla Bey (Dorsay) ve eşi Leman Hanım’la olan rutin karşılaşmalarımız Atilla bey’i çok etkilemiş olacak ki, beni en çok film izleyen sinema yazarı ilan etti. En azından en çok benimle karşılaştığını söyledi, teşekkürler Atilla Bey, teveccühünüz…

Şiir, Güney Kore eski Kültür Bakanı Lee Chang-dong’un son filmi, Cannes’da en iyi senaryo ödülü kazandı. Gerçekten de insanın içine işleyen bir öyküsü var, şiir yazmanın, belleğin ve hayatın değişik bir yansıması, Gorbaçof ise izlendikten sonra biraz sindirilmesi gereken bir film, sindirmeseniz de olur yani!

Miral, İsrail ve Filistin meselesine gerçek bir olaydan yola çıkarak yazılan senaryodan bakıyor ve süreci 1948’lerden 1993’lere taşıyor. Çekilen acılardan, mücadele ve ideallerden yola çıkıyor. Daha güzel olabilir miydi olabilirdi, sonuçta bitmeyen bir sorunun farklı bir yansıması. Julian Schnabel’in Kelebek ve Dalgıç’tan sonra çok farklı bir çalışması… Orada uzuvlarını oynatamayan bir adam vardı, burada ise beyinlerini kullanamayan siyasiler var, pek değişen bir şey yok galiba! Beni Asla Bırakma sıkı film, karanlık bir dünya, alternatif bir hayat öneririm… Vizyon yolu yakındır!

7 Nisan

Bugün Beyoğlu sinemasında kuyruk vardı 13.30 seansında… Eskiden kuyruklara, merdivenlere oturmalara daha fazla alışıktık, şimdi bir filmde böyle bir görüntüyle karşılaşınca ister istemez heyecan yaptık.

Artık Yıl bu sene Cannes’da en iyi ilk film ödülü aldı. Şehir hayatına, yalnızlaşmaya ve sado –mazoya ulaşan bir film var karşımızda, son gösterimiydi, kulaktan dolmaların akın ettiği bir seans oldu, perdeye gün doğdu!

Carlos Saura’nın Kanlı Düğün’ünü birkaç yıl evvel yine festivalde izlemiştim hatırladığım kadarıyla. Bu sene Serdar Akar’ın seçimiyle yine festivaldeki yerini almış. Kanlı Düğün’e hazırlık, soyunma ve makyaj odaları filmin çekim mekanları, kaçıranlar için festivalin son günü bir kez daha var.

Keşke Bilseydim Jia Zhang-ke imzası taşıyor ve yönetmenin 2008 yapımı 24 City filmiyle benzerlikler taşıyor. Belgesel ve kurguyu aynı anda omuzlayan bir film. Bir şehre bakış, aslında üç şehre bakış var ve bize bir şeyler anlatmaya çalışan insanlar eşliğinde adımlıyoruz şehirleri… Farklı, sinema bir yolculuk hali gibi…

Valla sinema sado-mazoya bel bağlamışken bizim de bunun dışında kalmamız düşünülemez. Günün bombası Michael Winterbottom’dan geliyor. İçimdeki Katil / The Killer Inside Me tartışmaya ve izlenmeye açık bir film. Sevişme sonrası kadınlara şiddet uygulamaktan keyif alan bir adam var karşımızda, etkili ve her bünyeye göre olmayabilir. Gözünüzü kapayacak, yan tarafa eğilecek ve ‘ayy, uyy’ diye bağıracaksanız gitmeyin. Buna değinmişken filmden (sadece bu filmden değil) beşinci dakika çıkan seyirciye de seslenmek istiyorum. Yani ne bekliyordun? Yani film hakkında aşağı yukarı bir fikrinin olduğunu ve ona göre bilet aldığınızı umut ediyoruz. Beşinci dakikada seni kaçırtan ne? Bak yine merak ettim…

6 Nisan

Havaların hali tam film izleme havası şeklinde aksederken bunalım hali yaratmıyor da değil… Hani şöyle azıcık güneş olsa çok iyi olurdu.

Bugün biraz gösterimin programının dışında festivalin basın gösterimine takıldım. İmkansızın Şarkısı’nı izledim. Festivaldeki ilk gösterimi 10 Nisan. Film bir roman uyarlaması. Romanı da bilmediğim için filme kötü uyarlanmış diyemiyorum ama filmin vasat olduğunu söylemeliyim. Edepsiz bir film hali de var. Filmi tüm sanatsal olgulardan soyutlarsak bir adam ve üç kadın var diyelim… Gerisini siz tahmin edin. Kafası karışık adam ve kadınlar, güzel manzaralar, minimal evler ve kafayı cinselliğe takmış kadınlar… Bir açlık filmi gibi ama yine de genel anlamda tatminden uzak, anlamsızlaşıyor bir süre sonra.

Birinci film ne kadar kasıcıysa ikinci film o derece keyifliydi. İşin ucunda François Ozon olunca, usta yönetmen rotasını tekrar komediye çevirince tadından yenmez bir fil çıkmış ortaya. Onun da ilk gösterimi 10 Nisan. Kadın İsterse / Potiche bir tiyatro oyunundan uyarlama… Bir aile şirketi etrafında dönen komedide Catherine Deneuve, Fabrice Luchini, Gérard Depardieu gibi usta oyuncuları izlemek çok keyifliydi. Kesinlikle tavsiye ederim… Zaten iki filmin orijinal altyazılı gösterilmesi bu filmlerin vizyon yolunun açık olduğunu gösteriyor.

Bu iki filmi Sinema Türvak’ta izledim. Galatasaray’dan aşağıya inerken sağda bulunan bina bir sinema müzesi aynı zamanda… Özel gösterimler için düşünülen bu mekan film gösterimleri için biraz sorunlu… Ama yine de filmin akışına kaptırıp kaptırmamakla ilgili rahatsızlık düzeyiniz azalıyor ya da artıyor.

2010’da Montreal’da en iyi yöneten ödülü kazanan Araf / Limbo 1970’lerde geçiyor. Bir yerde yabancı olmak üzerine. Hem de Norveç’ten Karayipler’e uzanan bir yalnızlık hali bu. Kadın dünyasına ilişkin sıradan ama güzel bir film. Tam da arada kalma hali bu filme çok güzel uymuş, tavsiye edebileceğim bir film…

5 Nisan

Festival kazan ben kepçe dolanırken, film izleme maratonu da tüm hızıyla devam ediyor. Şaka maka dört günü geride bıraktık ve insanoğlunun hemen her şeye adapte olan yapısıyla bir kez daha karşılaştık. Sabah saatlerinin rehavetinde başladığımız yolculuk gecenin geç saatlerine kadar devem ediyor, başka bir ruh hali olduğu kesin…

Biz üç arkadaştık, birimizi kedi kaptı mı demeli, yoksa Fikret Hakan’ın Memduh Ün sahneye çıktığı halde gevezeliğe devam ettiği bir geceden mi dem vurmalı? Birkaç yıldır devam eden, eski Türk filmlerinin Groupama desteğiyle restore edildiği bir gösterim. Bu kez Memduh Ün imzalı Üç Arkadaş. Fikret Hakan filmi anlatıyor, sonra Memduh Ün ve Fatma Girik görünüyor kapıdan… Derviş Zaim’le selamlaşıp laflıyoruz, tabii Murat Şeker’le de… Yönetmenin ve eleştirmenin ve izleyicinin beğeni zevkini bir güzel döktük ortaya, herkes kendince haklı çıktı! Festivalin nostaljik bir akşamı, sonra Üç Arkadaş’ı restore edilmiş bir halde görmeye gidiyoruz.

Bir üçlemeye başlamak zordur, ben başlamıştım. Nikita Mikhalkov imzalı Güneş Yanığı’nın ikinci bölümünü beş yıl sonra izlemek ilginç bir deneyimdi. Filmle ilgili çıkartılan ‘çok kötü’ söylentilerine aldırmadım ve soluğu 150 dakikalık Güneş Yanığı 2’de aldım. Çağan Irmak’ta salondaydı onu ancak yerime oturduktan sonra fark edebildim ve filmi beğensin ya da beğenmesin orada bulunanları kendimce tebrik ettim… Ve bana göre film gayet iyiydi, kötü yakıştırması yapanları da anlamadım!

Festivalde Kore filmleri de bir hayli fazla… Onların absürd dünyasında kaybolmayı seviyorum o yüzden Ha Ha Ha fena değildi ama beğenmeme kapasitesi de yüksekti! Erkek muhabbetini herkes kaldıramaz sonuçta! Müzikal seviyorum ve festivalde bir müzikal olsa gözüm kapalı izlerdim diyorsanız Juan size göre o halde… Mozart’ın Don Giovannisi’nin çağdaş versiyonu, pek bana göre olmadığını söylemeliyim, size tavsiye etsem de!

4 Nisan

Çantasından suyunu, bisküvi ve festival kitapçığını eksik etmeyen ben, bugün de İstiklal Caddesi’ni bir güzel turladım… Hızlı çekim kendimi düşündüğümde bir hayli komik olduğumu düşündüm, Demirören İstiklal’in yanından her geçişimde sinirlendim.

Festivalde dün Mert Fırat, İlksen Başarır ve Tülin Özen’le karşılaşmıştım, bugün de Reha Erdem’in bizler için seçtiği Bataklık seçkisinde Semih Kaplanoğlu ve Taner Birsel vardı. 2001 yapımı Bataklık 21.30 seansına denk gelmişti ve bizler yorgun gözlerimizle akşamın son filmi iyi olsun diye bekleşir bir haldeydik. Filmi izlerken ve bittikten sonra neden Reha Erdem’in bu filmde karar kıldığını anladım. Onun tarzına, kaosuna, hayata bakış açısına çok uygun bir film. Özellikle de Hayat Var ve Kokuyorum Anne tadı aldım ve bu absürd burjuvazi eleştirisinin tadını çıkardım.

Petrol Kentin Sırrı bir rockümanter, Julien Temple tarzında bir belgesele uzanmak bir hayli keyifli…

Vizyondan yoksun kalmayan bünyem festivalde bile ‘vizyon Banu’ kişiliğine bürünerek ne yazık ki bu Cuma vizyona girecek olan Son Gece / Last Night’ı izlemeye gittim. Fakat o da ne? Kapı Duvar. Çünkü kayıtlara 185 dakika olarak geçen Tarkovski imzalı Andrey Rubley (Semih Kaplanoğlu seçimi) meğerse 205 dakikaymış. Fuaye insanları olarak yarım saat bekledikten sonra salona aktık ve Cuma günü vizyona girecek olan filmi canavarca izledik, bekleyemedik! Aldatma ya da aldatamama psikolojisi üzerine bir film. Her ikisi de uyar yani durumu var filmde! Aynı seansta Juan ve Yaban Çilekleri’de bir hayli popülerdi elbette!

Bugün geri sayım gibi yazdım ama bir nedeni yok, bir seansında Buz Sesi’ni izleyecektim. Bir adamı şahsen ziyaret eden kanser, evet bildiğimiz ete kemiğe bürünmüş kanserle olan diyalogları gayet absürd duruyordu ama akredite diğer arkadaşlar tarafından da aynı şekilde bulunmuş anlaşılan. Bilet bulamayınca Amigo’ya gittim. Vasat bir filmdi, John Sayles imzası beni etkiledi ama filmin duygusunun ve atmosferinin yeterli olmadığını düşünüyorum. Zaten son gösterimiydi festivalde…

3 Nisan

Ertesi gün Anneler’den çıkıp gelenler filmin kısa filmle başlayıp, belgeselle bağlama yapmaya çalıştığını söylediler,Yağmur’dan Sonra’nın yönetmeni Manchevski nasıl yaptın bunu bize?

Herkes rotasını O’Horten ve Factotum’un yönetmeni Bent Hamer’in Yeni Yıl filmine çevirmişken (güzel olduğuna eminim) ben başka bir karlı film olan Kray’ı seçtim. 1945 yılında savaş zamanını, Nazileri ve insanla doğanın kaynaşma hallerini anlatan, çok gerçekçi, özenli bir çalışma. Bugüne kadar birçok Nazi filmi izlemiş olabilirsiniz ama Kray bir makiniste yüklediği güçle, ezilenlere güç depolatıyor sonrasında…

Macar filmi Yarın, başrollerden birini bir Türk’e (Yalçın Yılmaz) vererek, gözümüzde sevimli olmaya çalışıyor ama nafile. Konusuz ve gereksiz uzunlukta bir film, daraltıcı!

Ölümüne Kaçış benim için sürpriz bir film oldu, iki sene önce festivalin onur konuğu olan  Jerzy Skolimowski son filmiyle göz dolduruyor, farklı bir kaçış hikayesine el atıyor. Kendi adıma zımba gibi izledim, doğanın içinde verilen mücadele ve değişim etkileyiciydi gerçekten de!

2 Nisan

Festivalde genelde kendime göre bir yol çizerim, kulaktan kulağa dolaşan, popülerleşmeye çok yatkın filmler beni pek cezbetmez.  Bu yıl da öyle başladım…

İlk filmim Arthur Penn imzalı Bonnie ve Clyde oldu… Hafızamda bölük pörçük parçalar yığını halinde duran bu filmi birleştirmeye karar verdim ve boynumu uzatarak bir zürafa edasıyla film izleyeceğim Beyoğlu sinemasının yolunu tuttum…

Harika bir film izlemenin sevinciyle herkes Bela Tarr imzalı Torino Atı’na yönelmişken (boş yere ben siyah beyaz ve minimali bir arada yerim demeye gerek yok) ben Mike Ott imzalı ve Littlerock’a yöneldim ve hayatımın hatasını yaptığımı anladım. Saçma sapan ergenlik halleri ve İngilizce bilmeyen bir Japon kızın debelenmeleri hiç bana göre değildi. Torino Atına gelince, izleyiciler Atlas’ın dar koltuk aralı salonunda sıkışıp kaldıkları için salonu terk etmek isteseler de kaçamamışlar…

Sonrasında hayran olduğum Pina Bausch için üç boyutlu gözlüklerimizle Fitaş’ın birinci salonundaydık… Gözlük krizi yaşandı, flu gösteren gözlükler değiştirildi. Gözlüklere ve kötü bir 3D sistemine rağmen gösteri / film harikaydı, mest oldum diyebilirim…

*Film isimlerine tıklayarak ilgili festival sayfasına gidebilirsiniz.

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan'da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, "sanat ve sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bir yorum var

  1. Festival yazılarım beğeniliyor mu arkadaşlar, merak ettim… :)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: