Bedensiz Organlar: Genital Korku Filmleri

Linda Williams korku türünü, pornografi ve melodram ile birlikte üç bedensel janrdan biri olarak tanımlar. Ona göre “perdede görünen kadınlar geleneksel olarak, zevk, korku ve acının vücut bulmuş hali olma işlevini görmüşlerdir” (“Film Bodies: Gender, Genre, Excess”).

Melodram sinemasındaki ağlama, pornografideki cinsel haz ve korku filmlerindeki çığlık, bedenin bu janrlarla olan ilişkisini gösterir niteliktedir. Bu janrlar arasındaki sınırların zaman zaman bulanıklaştığını söylemek yanlış olmaz. Cinselliğin korku anlatılarının alt akımlarından biri olduğunu göz önünde bulundurursak bu şaşırtıcı değildir. Vampir metinleri, sayısız baştan çıkarma, penetrasyon, emme sahneleriyle ilk akla gelen örneklerden biridir. Korku türü, ‘gösterme’ye dayanan örnekleriyle, bilhassa perdedeki bedenleri tehdit eden bir dehşet söz konusu olduğunda, pornografinin bir türüne dönüşebilir. An American Werewolf in London’daki dönüşüm sahnesini düşünün: baş karakterin, zevkle karışık bir acı içinde kurt adama dönüşmesini, uzayan eklemlerinin ve kemiklerinin çıkardığı sesleri, vücudunun kıllarla kaplanmasını, terlemesini, inlemelerini başından sonuna kadar izleriz. Veya Jason’ın kurbanlarını seks sırasında ‘büyük’ bir bıçakla deşmesini hatırlayın. Örnekler çoğaltılabilir (işkence pornosu filmlerine değinmiyorum bile).

The Monstrous Feminine: Film, Feminism, Psychoanalysis adlı kitabında Barbara Creed, sinemada dişi canavarların çeşitli tezahürlerinden bahseder, ve özellikle de korku sinemasındaki ‘iğdiş edici kadınlar’a dikkat çeker. Freud’un iğdiş edilme korkusu üzerine yazdıklarından yola çıkarak bu korkuya yeni bir yorum getirir. Freud’un aksine, oğlan çocuklarının iğdiş edilme korkularının kaynağının babadan ziyade anne olduğunu, bunun da erkeklerin kadın cinselliğinin ‘gizemleri’ konusunda duydukları endişeyi açıklama potansiyeli olduğunu iddia eder.

Psikanalitik film teorisi, imgeleri ve metinleri bastırılmış korkuların ve endişelerin birer yansıması olarak okur. Creed’e göre Jaws’daki kopekbalığının açık ve sivri dişli ağzı, ataerkil toplumun güç dengesini tehdit eden bir vagina dentata, ya da dişli vajinadır. Bunu göz önünde bulundurursak neredeyse tüm korku filmleri o ya da bu şekilde sembolik genital organlara yer verirler. Korku türünün canavarları ve katilleri bir sembolik penis ve vajina geçidi gibidir adeta! H. R. Giger’ın tasarladığı Alien da, fallik bedeni ve vagina dentata ağzıyla, belki de korku filmlerindeki en nihai genital semboldür! Fakat, imge metafor veya sembol olmaktan çıkarsa – vagina dentata, yahut phallus dentata, bir korku filminde canavar olarak boy gösterirse ne olur?

Yakın dönem bağımsız düşük bütçeli korku sinemasında ‘genital korku’ olarak sınıflandırabileceğim birkaç filmden bahsetmek mümkün. Bu yazıda bu filmlerden bazılarına bakacağım.

Nakano Takao’nun yazıp yönettiği, 2004 tarihli Sexual Parasite: Killer Pussy, iki bilim insanının Amazonlarda, yılan balığı görünümlü bir parazit buldukları bir sahneyle başlar. Bu parazit, bir punduna getirip bilim kadınının rahmine girmeyi başarır, ve orayı kendine mesken beller. Bir sonraki sahnede, bir grup Japon gencinin tatile giderken bir ormanda kaybolduklarını görürüz. Terk edilmiş bir bina bulan gençler geceyi orada geçirmeye karar verirler. Binayı keşfe çıktıklarında, açılış sahnesinde gördüğümüz bilim kadınının ölü gibi görünen vücudunu bulurlar. Fakat daha sonraki sahnelerden birinde ölü bilim kadını, banyo yapmakta olan kadınlardan birine yanaşır ve küvetin içine girer. Bu sahnede, parazit mekan değişikliği yapmaya karar vererek diğer kadının rahmine girer ve bunun sonucunda kadın durdurulamaz bir cinsel iştaha sahip olur. Gruptaki çocuklardan biriyle seks yaparken parazit yuvasından çıkar ve çocuğu iğdiş eder. Film boyunca, parazit gruptaki bütün kadınları penetre eder ve bir kadın hariç hepsini öldürür.

Japonya’daki Adult Video (AV) piyasasına doğrudan bir sürüm olan Killer Pussy, Japonya’ya has bir softcore porno/sexploitation janrı olan Pinku Eiga, ya da Pembe Film kategorisinde sınıflandırılabilir. Bu film, The Terrifying Girls High School serisi gibi, daha önceki örneklerine benzer bir şekilde, bu film kadınların aynı anda hem objeleştirildiği hem de cinsel anlamda iktidar sahibi oldukları çelişkili bir bölgede yer alır. Bir sexploitation filmi olarak, süresinin yarısını (hatta belki daha fazlasını) kadın bedeninin çeşitli ayrıntılarını, zaman zaman cinsel ilişki esnasında, zaman zaman kendilerine bakım yaparken göstererek geçirir. Fakat öte yandan, bir vagina dentata senaryosuyla erkek izleyicilerinin iğdiş edilme kabuslarını da sömürür.

Bazı geleneksel kültürlerde, vagina dentata oğlan çocukları ve erkekler için bir tür uyarı amaçlı hikaye işlevi görür. Kadınların vajinal dişlerini kırarak onlara boyun eğdiren ve iktidarlarını elinden alan kahramanları anlatan pek çok halk hikayesi vardır. Sexual Parasite: Killer Pussy’de ise erkek karakterlerin ne olup bittiği hakkında hiçbir fikri yoktur ve korkunç kaderlerinden kurtulmayı başaramazlar. Dahası, en son hayatta alan karakter de bir kadındır. Yani geleneksel mit burada pek işlemez.

Bununla birlikte, şunu da sormak mümkün: bu parazit gerçekten bir vajina mı, bir “killer pussy” mi? Parazit açık bir şekilde penis biçimindedir ve kadınlara, istekleri dışında, saldırgan bir biçimde penetre eder. Kendisi başka kadınların içine girmekten kaçınmaz, ama birisi onun kadınının içine girerse, ölümcül bir şekilde onları iğdiş eder. Yani, belki de söz konusu olan kadınlara iktidar sağlayan bir “dişli vajina” değil, kıskanç, uçkur düşkünü ve de mülkiyetçi bir “çük”tür! Ve, hayır, en sonunda da mağlup olmaz! Parazit, en son hayatta kalan kurbanın bedeninde yeni avlar peşinde koşmaya devam edecektir.

Killer Pussy’nin aksine Teeth, gerçek anlamıyla bir vagina dentate filmidir, ve DVD kapağındaki alıntıya göre “şimdiye kadar anlatılmış iktidar sahibi kadın hikayeleri arasında en çarpık olanı”dır (DreadCentral.com). Mitchell Lichtenstein’ın yazıp yönettiği Teeth, Dawn isimli, evlenene kadar seks yapmama sözü vermiş liseli bir genç kızın hikayesini anlatır. Dawn’ın ilk cinsel deneyimi, kendisi gibi seks yapmama sözü vermiş olan erkek arkadaşı ona tecavüz ettiğinde gerçekleşir, ve Dawn’ın vajinasında dişleri olduğunu keşfetmesi de bu zamana rastlar. Erkek arkadaşı Tobey ona zorla sahip olmaya çalışırken iğdiş olur, ve hayatını kaybeder. Dawn’ı cinsel olrak sömürmek isteyen diğer kişileri de benzer bir kader beklemektedir. Bir doktor parmaklarını kaybeder ve Dawn’ın okulundan başka bir genç olan Ryan, Dawn’ı başarılı bir şekilde yatıştırıp, onun da rızasıyla cinsel birleşmede başarılı olur, fakar Dawn onun kendisiyle bir bahis için seks yaptığını ögrenince o da penisinden olur.

Artık “gücünün” iyice ayırdına varan Dawn üvey kardeşi Brad’i iğdiş etmeye karar verir. Brad, Dawn’a aşık olduğu için onu asla bir kız kardeş olarak görmemiştir. Küçük yaşta ikisi için de travmatik bir deneyim yaşamışlardır. Brad, Dawn’a dokunmaya çalışırken onun vajinasında dişler olduğunu keşfeden ilk kişi olmuş, fakat zaman içinde bunu unutmuştur. Bu nedenle olsa gerek, sevgilileriyle sadece anal seks yapabilmektedir. Dawn’a, anne ve babasına ve adı “Mother” olan köpeğine her daim kötü davranmaktadır. Dawn’ın annesinin ölümü de onun ihmalkarlığından dolayı gerçekleşmiştir ve bu nedenle Dawn intikam almaya karar verir. Brad’le seks yaparlar ve Brad tam çocukluğunda parmağını ısıranın ne olduğunu hatırladığı sırada iğdiş edilir. Dawn odadan çıkarken, Brad’ın kafesteki köpeği, Mother, gelip Brad’in penisini yer.

Teeth, Dawn’ın yavaş yavaş cinsellik konusundaki ‘masumiyetini’ kaybettiği ve (canavar) dişiliğinin farkına varmış olduğu göz önüne alınırsa bir olgunlaşma hikayesi olarak okunabilir. Film süresi içinde, yeminli bir bakireden “adam-yiyen” (Brad’in erkekliğini yok etmek için dişiliğini kullandığını düşünürsek) türden bir kadına dönüşür. Filmin sonunda gözlerindeki ifade de değişir, masum bir bakış yerini ‘deneyim’i ifade eden bir bakışa bırakır.

Dawn’ın vagina dentata’sı sadece kendisini isteği haricinde bir seks objesi olarak kullanmak isteyen erkeklere karşı harekete geçer. Dişler karşılıklı rızanın olduğu durumlarda cinsel birleşmeye izin verir. Dawn her ne kadar erkek arkadaşı Tobey’ı sevse ve ona karşı cinsel bir arzu duysa da, gözünü seks bürümüş olan Tobey kendini kontrol edemeyip Dawn’a tecavüz edince, dişler Dawn’ı içgüdüsel olarak korur. Dawn’ın doktoru ve sonra da Ryan’a karşı iğdiş edici gücünü kullanması, onların kendisinden istifade etmeye çalıştıklarını anlamasıyla olur. En sonunda, Brad’den aldığı intikam esnasında bu artık refleksten ziyade kontrol edebildiği bir yeteneğe dönüşür.

Dawn kurbanlarını sadece iğdiş etmez aynı zamanda emasküle eder. Ryan ve Brad, kadınlar üzerinde iktidar kurmak amacıyla onları aşağılayan genç adamlar olarak tasvir edilirler. Fakat Ryan penisini kaybedince viyaklar ve “Anne” diye bağırır, ve Brad de köpeği Mother’ın penisini yediğini görünce feryadı basar.

Teeth’in yapımcıları feminist literatürden haberdar ve iğdiş edilmeye yönelik bilinçdışı korkulardan ziyade kadınlara iktidar kazandırmaya çalışan bir hikaye anlatmakla ilgili gibi görünüyorlar. Filmin sahne arkası belgeselinde, yönetmen, oyuncular ve ekip filmin nasıl bir feminist tavır sergilediği konusunda konuşuyorlar. Mitchell Lichtenstein, Dawn’ın bir super kahramana benzediğini ve vagina dentata’sının onun kendisini erkeklerden korumaya yarayan süper gücü olduğunu söylüyor. İlginç bir şekilde, bu sosyal olarak kabul görmüş cinsel davranışlar gösterme sorumluluğunu kadınların üzerine yıkıyor – erkekler kendilerini kontrol etmekten aciz varlıklar olarak resmediliyor, ve bu da kadınlar da “canavarsı” niteliklerin evrim yoluyla ortaya çıkmasına neden oluyor. Lichtenstein başka bir röportajda, vagina dentata’yı ekranda göstermemek için bilinçli bir tercihte bulunduğunu söylüyor, çünkü yaratmaya çalıştığı şey “bir canavar değil bir kahramandı. Dişler, onunla özdeşleştirmek istemeyeceğim, vahşi ve çirkin bir imaj uyandırırdı.” Yani, Teeth’de, canavar-dişinin öyle pek de canavar olmayan bir temsili söz konusu. Yönetmen Dawn’ı bir canavardan ziyade özdesleşebileceğimiz bir karakter olarak göstermeye çalışmış. Filmde, Dawn’ın durumunun, türün devamını ve korunmasını sağlamak için gerçekleşen bir evrim sonucu olduğu ima ediliyor.

Fakat bunu, kadınların cinsel organlarında bir dizi diş olmadan ataerkilliğe karşı bir şansları olmadığı şeklinde de okumak mümkün. Lichtenstein’ın Dawn hakkında koruyucu bir tonda konuşması, onun bir canavar olarak görülmesini istememesi ilginç. Zira, hikayeyi anlatan kişi olarak Dawn’a o dişleri veren de – bir erkek olan – kendisi. Yani nihayetinde, kadınların ataerkilliğe karşı silahını veren de ataerkilliğin kendisi oluyor! Belki de Lichtenstein’ın ekranda vagina dentata’yı göstermemesinin nedeni, böylesi güçlü bir sembole karşı duyduğu korku olabilir.

Öte yandan, daha önce Öteki Sinema’da yapımcılarıyla bir röportaj yaptığımız Pervert!  ekranda canavar cinsel organ göstermekten imtina etmiyor: tabir-i caizse bir Phallus Dentata’yla karşı karşıyayız bu kez. Halka “büyük göğüsler ve büyük kahkahalar” vermek gayesiyle Russ Meyer’den aldığı meşaleyi gururla taşıyan Pervert! hikayeye kah hizmet eden kah etmeyen, çok sayıda çıplak, büyük göğüslü kadın sahneleri içeriyor. Bu kadınlar vücutlarını tereyağı, bal, sabun gibi nesnelerle kaplamadıkları zamanlarda ya ağır çekimde koşuyorlar, ya da zıplıyorlar. Yani, Killer Pussy gibi kendini pek ciddiye almaya bir sexploitation/korku/komedi filmi karşımızdaki.

Jonathan Yudis’in yönettiği film, bir üniversite öğrencisi olan James’in yaz tatilinde babasının çiftliğine gidip bir erkek olmayı öğrenmek istemesi sonucu başına gelenleri konu alır. Orada, babası Hezekiah’nın sevgilisi, genç striptizci Cheryl’la tanışır. Çok geçmeden, Cheryl utangaç James’i baştan çıkarır ve onunla seks yaparken babası tarafından yakalanır. Cheryl ve Hezekiah arasında ateşli bir tartışmanın ardından, Cheryl ortadan kaybolur. Hezekiah, kendisine hemen yeni bir striptizci sevgili bulsa da, onun akibeti de tanımlanamayan bir yaratık tarafından öldürülmek olur. Cinayetleri çözmeye çalışan James, babasının hemşiresi Patty’ye aşık olur, fakat aralarında filizlenen bu romantizm James’in katilin kimliğini öğrenmesiyle son bulur: Katil onun penisidir! Gözleri ve sivri dişlerle dolu bir ağzı olan stop motion bir canavar! James’in, kompülsif mastürbasyon alışkanlığı ve kadınlarla olan sorunları nedeniyle New Orleans’ta bir vudu doktoru tarafından tedavi edildiğini bu yüzden de başına bu lanetin sarıldığını öğreniriz. Penisi, geceleri onun bedeninden ayrılıp, onun birlikte olduğu kadınları öldürmektedir.

Bu arada Patty’nin de aslında Cheryl’ın sevgilisi olduğu ve intikam peşinde olduğu ortaya çıkar. Katilin penis olduğu ortaya çıkınca, onun peşine düşer ve ona ateş ederken kazara Hezekiah’yı vurur. James penisi yakalar ve gerçek sapığın (pervert) kendisi değil penisi olduğunu söyler. Sonra, her nasılsa penisini sevdiğini anlar ve ona bir öpücük verir, akabinde de oral seks uygulamak üzere harekete geçer. Hezekiah ölmek üzereyken, penisinin aslında dişi olduğunu, ve James’i diğer kadınlardan kıskandığını söyler. Beklenmedik bir şekilde, Hezekiah da oğluna ilan-ı aşk eder ve dudağına bir öpücük kondurur. Tüm bunlar olurken Patty, penisi üzerine basmak suretiyle öldürür. Fakat filmin sonunda, korku filmleri trüklerine uygun olarak, penis yanmış, parçalanmış, ezilmiş fakat yine de aç bir şekilde geri döner!

Penisin bedenden ayrılması vudu büyüsü olarak açıklansa da, penisin James’in bedenini terk ettiği ilk sahne manidardır. James yatağında yatmaktadır, ve üst katta, babası ve ‘üvey annesi’, yüksek sesle seks yapmaktadırlar. James yorganın altında mastürbasyon yapıyor gibi görünür, fakat sonra bu durumdan duyduğu rahatsızlığı ve ‘annesine’ duyduğu arzuyu bastırarak uyumaya çalışır. Penis, ne zaman James annesiyle Cehryl seks yaptığını duyarsa, James’in bedenini terk eder ve odanın içinde dolaşmaya başlar, ve bir seferinde Hezekiah ve Cheryl’ı seks yaparken izler. James, açık bir şekilde ‘üvey annesiyle’ cinsel ilişkiye girmek istemektedir, fakat babanın otoritesinden, ve iğdiş edilme tehdidinden korkmaktadır – öte yandan, James’in, penisi sürekli bedeninden ayrılıp aklına eseni yaptığı için, zaten iğdiş edildiğini söyleyebiliriz. Bu şekilde, ayrıca, öznenin arzularından doğan eylemlerinden sorumlu olmamasıyla ilgili bir fantezi de ortaya çıkmaktadır (bunun her üç filmde de tekrarlanan bir tema olduğunu söylemek gerek)

Burada, bedenden ayrılan penis, bedenin dışındaki bir beden haline gelir – ya da ‘organsız bir beden’ de diyebiliriz. Korku sineması tarihinde buna benzer baska örneklere rastlayabiliriz – Oliver Stone’un 1981 tarihli filmi The Hand gibi. Fakat bildiğim kadarıyla, ekranda penisi bedensiz bir organ olarak ilk görüşümüz bu olmuştur. Slavoj Zizek, organsız bedenler kavramından Organs Without Bodies: Deleuze and Consequences (Bedensiz Organlar: Deleuze ve Sonuçları) kitabında bahseder. Felsefe yazınından, filmlerden ve pornografiden çeşitli örnekler vererek, konuşan vajinalardan bahseder. Diderot’nun, kadınların iki sesleri olduğunu, birinin ruhlarının diğerinin ise “mücevherlerinin” sesi olduğunu öne sürdüğü Indiscreet Jewels (Sır Tutmayan Mücevherler) kitabından bahseder. Diderot’ya göre ruhun sesi aldatıcıdır ve cinsellik konusunda yalan söyler, fakat mücevherin sesi dürüsttür, arzularını açık bir şekilde dile getirir.

Pervert!’te, James çaresiz bir şekilde bedenini kontrol etmeye çalışır, ve bu öyle bir raddeye gelir ki bir vudu doktoruna gitmesi gerekir. Sonuç olarak, penisi, bedenden bağımsız olarak kendisine ait bir hayat ve bir ‘ses’ kazanır. Penisin, “becerme ve öldürme” arzularını bastırmayı reddetmesi nedeniyle, saf bir şekilde id’i temsil ettiğini söyleyebiliriz. James ve Penis arasındaki kapışma sahnesinde, James, penisi asıl sapık olmakla suçlar, ve böylece önüne geçemediği libidosunu inkar eder. Gerçekleri söyleyen ise, bedensiz bir organ olan penistir. Filmin finali, özne – James – ile, bedenden ayrılmış organ arasında bir uzlaşmaya işaret eder. Sonuç olarak, Pervert! kadınların erkek cinselliği üzerinden duydukları kaygılar hakkında bir yorum getirmekten ziyade, bir erkeğin kendi cinselliğiyle yüzleşmesi ve onu kabullenmesini anlatır.

Korku anlatılarının en çok istismar ettiği temalardan birisi bedenlerle ilişkili korkulardır. Zaman içinde, korku türünün cinsellikle kurduğu ilişki toplumun cinsellikle ilgili tutumlarına bağlı olarak değişmiştir. Psikanalitik kuram, Viktory dönemi gotik romanlarından, 1930’ların canavar filmlerine, ve bu türlerin neden döngüler halinde geri geldiklerine ilişkin açıklamalar getirmiş, bastırılmış cinsellik ve kültürel tekrarlardan bahsetmiştir. Linda Badley, kitabı Film, Horror and the Body Fantastic’te (Film, Korku ve Fantastik Beden), bedenin korku filmlerindeki temsillerine bakar ve 1980’lerde korku türünün ölümsüzlük üzerine söz söyleyen, normları olumlayan bir türden, bir sapkınlık karnavalına, bir tür anti- ya da “derin” korkuya dönüştüğünü söyler. Bu türden ‘gösteren’/‘gösteri yapan’, karnavalesk korku seyirciye korkutmaktan ziyade iğrendirdiği için kimi zaman eleştirilmiştir. Steve Raimi ve Peter Jackson’ın gore filmleri, David Cronenberg’in ‘yeni et’ filmleri ve Halloween ve 13. Cuma gibi slasher serileri, 1980’leri belirleyen korku trendleri olmuştur. Bu filmlerin korkutmaktan çok, bizim bedenlerle ilgili düşüncelerimizi sarsma, ve perdede gösterilebilecek şeylerin sınırlarını zorlamayı amaçladıkları tartışılabilir.

Bunun sonucu olarak korku edebiyatı ve sinemasındaki cinsellik imgeleri ve metaforlarını çözümleyen psikanalizin gücünü kaybettiği söylenebilir. Linda Badley, cyberpunk yazarı William Gibson’a atıfla, bastırılmış cinselliği artık Viktorya döneminde yaşayanlar gibi deneyimlemediğimizi söyler. Artık cinsel varlıklar olduğumuz düşüncesi bizim ürpermemize ve heyecanımızı ayakta tutmaya yönelik gücünü yitirmektedir. Artık bastırılmış cinsel imgeler ekranlarda açık ve seçik görülmektedir. Psikanalitik “alt metinler”, artık metnin ta kendisi olmuştur. Korku anlatılarının üreticileri ve tüketicileri Freudyen konseptlerden haberdardır, ve bunları filmlerde Post-Freudyen ve postmodern şekillerde kullanmaktadırlar. Peter Jackson’ın Brain Dead filminin sonunda, anne rahmine dönme metaforu kelimenin tam anlamıyla gerçek olduğunda, bunu tüm açıklığıyla görmüş oluruz.

Bu yazıda bahsettiğimiz üç filme dönecek olursak, onların da 1980’lerin korku filmlerine has gösterme ve şok etme tercihini sürdürdüklerini söyleyebiliriz. Bu filmler belki de ekranda genital canavarları korkunun kaynağı olarak göstererek, sinemada cinsellik kaynaklı korkunun son durağına geldiğimize işaret etmektedirler. Buradaki canavarlar, bastırılmış cinsellik, Ödip kompleksi, kadınların veya erkeklerin cinsel iktidarı üzerine allegoriler sunmamaktadır. Bu temalar, anlatıdaki altmetinler olmaktan çıkmıştır, ve başlı başına metnin kendisi haline gelmişlerdir.

Diğer Genital Korku Filmleri

Killer Condom: Belki de ilk genital korku filmi olan Kondom des Grauens, 1996 yılında, Alman gay çizgi romancı Ralf König’in çizgi romanlarından uyarlanmıştır. Adından anlaşılacağı üzere katil bu defa mutasyona uğramış prezervatiflerdir. Ortodoksluğa, homofobiye, muhafazakarlığa karşı bir tavrı olan, Amerikan polisiyeleriyle, ‘femme fatale’lariyle (yerine bir ‘homme fatale’ koyarak) dalgasını geçen, şenlikli bir film olan Killer Condom, kanımca en iyi genital korku filmidir.

Killer Tongue: Yine 1996 tarihli olan La Lengua Asesina’nın genital korku olup olmadığı tartışılır, ama dil’in cinsellikle olan ilişkisi düşünüldüğünde, ve filmde bedensiz bir organ gibi davranması nedeniyle buradaki listede yer alabilir, sanırım.

Bad Biology: Basket Case’in kült yönetmeni Frank Henenlotter’in 2008 tarihli bu filminde, bir dişi ve bir erkek mutant cinsel organın karşılaşması durumunda ne olacağını görüyoruz. Tolga Demirtaş’ın film hakkındaki yorumu için buraya bakabilirsiniz: http://www.otekisinema.com/bad-biology-2008/

Yazar hakkında: Can Yalçınkaya

Müzmin öğrenci, Punk Akademik. Avustralya'da yaşıyor ve Türk sineması ve popüler müziğinde melankoli üzerine çalışıyor. Çizgi romanlar, filmler, kitaplar, fanzinler ve saireyle haşır neşir olmayı, yazmayı ve çizmeyi seviyor.

5 Yorumlar

  1. Çok başarılı bir inceleme yazısı olmuş. Tebrikler.

  2. Tesekkur ederim : )

  3. videodreamproject

    Can,yazını yeni farkettim. :(
    tek kelimeyle MUHTEŞEM!
    en sevdiğim filmler,değindiğin konu harikulade.
    tebrik ediyorum ve müsadenizle kocaman sarılıyorum sana.

  4. Tesekkurler videodream! Bilmukabele, ben de sarildim kocaman
    : )

  5. lancancı psikanalize ve yeni deleuzyen psiko-terminolojiye şöyle bir mesafeyle duran proseks feminist olarak yazını neden bu kadar geç farkettim inan çok üzüldüm..
    Creed’den feminist psikanalizin hem sinema ontolojisi hem de açıkça semiotik tahliline akıcı ve tutarlı bir eleştiri vücuda getirmişsin sevgili can,gözlerinden öperim! (eleştirinin de eleştirisi anlamında)
    buna ek olarak yazı zaten; anti-ödipal denklemden kuramsallaşan “bodied without organs” ın bir nevi zizek vari eleştirisini çağrıştırınca hoop dedim burda bir vukuat var,kısacası çok çok kıymetli ve analitik bir derleme olmuş !
    hani reelde yakınlarda biryerlerde olsan; o bayıla bayıla çevirmeye uğraştığım Baudry’nin postfreudyen sinema kompleksi şeysini bir de sana danışarak okumak okumak okumak isterdim!
    harika!
    sevgilerimle

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: