Being There (1979)

Bayağı düşüncelerinizle Amerika’da Cennetin Krallığı’na ulaşabilirsiniz.

Being There posterAvrupa’daki İtalyan Yeni Gerçekçiliği ve Yeni Dalga akımlarının dünyada ses getirmesi altmışların sonunda Amerikan Sineması’nda bir devrimin yaşanmasına sebep olmuştu. Anlayacağınız, yenilenme dönemiydi. Aslına bakarsanız Amerikan Sineması’ndaki yeniliklere pek de yabancı değiliz. Öyle ki 1940’larda Kaliforniya Eyaleti’nin film yapmanın en iyi yolunun yazar bir kimsenin elinden geçmesi düşüncesiyle çözümü dönem yazarlarında -Hemingway gibi- araması Amerikan Sineması’ndaki değişime bir başka örnektir. En nihayetinde, zekî bir adam, bağımsız hareket ederek de her şeyi rasyonalize edebilir. Ve bu yenilenme dönemiyle birlikte Yeni Hollywood’un bağımsız yönetmeni Hal Ashby, Jerzy Kosinski’nin aynı adlı kitabından uyarlanan -Robert Jones ile birlikte senaryosunu da kendisi yazmıştır- Being There ile kültür devriminden kaynaklanan sosyal endişelerini dile getiriyor.

Öteki Sinema için yazan: Buğra Şengül

Coppola, Scorsese, Spielberg ya da Altman gibi adı pek anılmasa da insanların ne duymak istediklerini çok iyi biliyordu, Ashby, kaldı ki Yeni Hollywood anlayışının yayılmaya başladığı bu dönemdeki -babasının intiharıyla pek iyi geçmeyen çocukluğundan dolayı- başkaldırıcı tutumu karşı kültürün bir simgesi haline bile gelmiştir. Campbell’ın da tam olarak dediği gibi, hayat hep hüzünlü olacaktır, bunu değiştiremeyiz ama tutumumuzu değiştirebiliriz.

Ashby’nin doruk noktası olarak gördüğüm Being There’ı, bahçeyle ilgilenmek ve televizyon izlemekten başka bir uğraşı olmayan, dünyaya gözlerini açtığı Washington’daki konaktan yaşamı boyunca bir kez bile dışarıya adımını atmamış, dünyayı televizyonda seyrettiği kadarıyla tanıyan, ekranda izlediğinin taklidini yapan ve ve bundan kaynaklı olarak kognitif bozukluk yaşayan, yetişkin vücudunda çocuk psikolojisi besleyen ama basit analizleriyle çevresinde hayranlık uyandıran ve deha olarak kabul edilen, medyanın kontrolünü eline aldığı toplumun bir sembolü haline gelmiş Chance adında bir bahçıvanın öyküsüdür. Açılış sahnesiyle -konağın sahibinin ölümü üzerine- Chance’in hikâyesine dahil oluruz ki Chance de bizimle birlikte yaşamı boyunca hiç görmediği dış dünyaya dahil olur. Ve ayrıca Chance karakterini oynayan Peter Sellers’ın her sahneye yansıyan müthiş performansının etkisi altında kaldığımızı söylesem abartıya kaçmış olmam herhâlde, Dr. Strangelove’ı hatırlayın.

Being There 1

Her geçen gün modernitenin çevresinde büyüyen sofistike iletişim araçları ideal bir çözüm için iyimser görünebilir, ama görünüm aldatıcıdır. Ve medya, daha önce benzeri görülmeyen bir kültürel devrimdir. Öyle ki gerçekliğin bir parçası haline gelmiş televizyonun Being There’ın üzerine konuşulması gereken bir mesele olduğunu düşünüyorum. Görünüm aldatıcıdır, demiştim. Açıklayayım. Meselâ çocuklar zamanlarının önemli bir bölümünü televizyonun karşısında geçirirler, kaldı ki Chance de onlardan biridir. Televizyonun çocukları ve çocuk kalmışları manipüle edişini Being There’ın birçok sahnesinde görebilirsiniz.

Ve ben daha çok televizyonun siyasi boyutunun demokrasi ve insan hakları üzerindeki etkisinden, totaliter ideolojik sistemlerinin nihai çöküşünden sonra liberal bireyciliğin onaylanması ve medyanın bir güç haline gelmesi üzerine konuşmak istiyorum. Diyeceğim, liberal bireycilik kendi içinde toplumsal işgale neden olacak unsurlar barındırır. Görüntü kültürünün özgürleştirici rolünden bahsetmeme gerek yok sanırım. Nitekim kolektif boyutun kaybedilmesine neden olur -ki bu da bir bakıma insan haklarının zarar görmesi demektir. Ayrıca burada ideolojileri tartışmıyorum, ayrı gibi görünen çizgilerin aynı nokta üzerindeki çakışmasından kaynaklanan çelişkilerin bir değerlendirmesini yapıyorum. Ve elbette herhangi bir ideoloji ile mükemmeliyete ulaşamayız ki zaten mesele de bu değil. En nihayetinde, vatandaşları tehlike olarak gören ve sürekli aşağılayan totaliter ideolojilerde insanların hiçbir değer taşımaması gün gibi ortadayken, ardından benimsenen liberal anlayışta bahsettiğim görünümün arkasına saklanarak faaliyet göstermeye devam ediyor. Yanisi, değişen pek bir şey olmadığını söylemeye çalışıyorum. Eğer ki herkes bu sorunların muhatabı olsaydı, zaten dünya şu an olduğundan daha güzel bir yer olurdu. Ve ne yazık ki elimde dünyanın kanalını değiştirecek bir uzaktan kumanda yok.

Son olarak, Chance’in nehrin üzerinde yürüdüğü sahne, Matta (14:22-33), Markos (6:45-52) ve Yuhanna’da (6:16-21) bahsedilen İsa Mesih’in su üzerinde yürüme mucizesini çağrıştırıyor. Ne var ki Chance su üzerinde yürümeye devam ederken 1980 yılında kaybettiğimiz Peter Sellers’ın mezar taşında da yazan Başkan Bobby’nin Rand’ın anısına yaptığı konuşmanın son sözü şu olur: “Life is a state of mind.”

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir