Berbat Bir Çizgi Roman Uyarlaması: Green Lantern

Yazarın notu: Marvel’ın aksine, DC Comics kahramanlarının beyazperdede pek yüzü gülmemiştir ama bu filmde dair tuhaf bir iyimserliğe sahiptim, bu yazı da o iyimserlikle orantılı olarak hayal kırıklığı içerir.

İlk Yenilmez: Kaptan Amerika (Captain America: The First Avenger)’nın hemen önünden gösterime giren, neredeyse bir mitolojiye sahip olmasına rağmen bizde yayınlanmadığından pek bilinmeyen çizgi roman serisi Yeşil Fener (Green Lantern)’in sinemaya uyarlanmış halini izlerken basın gösteriminde 3D gözlüklerini takmış perdeye bakan tüm sinema yazarlarından farklı bir ruh halinde bulunduğumu baştan belirtmek isterim.

Karşınızda neredeyse çıkmış tüm Yeşil Fener çizgi romanlarını okumuş, gerçek bir DC hayranı duruyor. Fener Birliği/Lantern Corps’a bağlı Yeşil Fener’lerin evreni ve kendi varlıklarını korurken yaşattıkları macera duygusunu, şu hayatımda çok az şeyde tattım. Bu yüzden, şehre bir sirk gelince sevinen çocuğunkine benzer bir heyecanla basın gösteriminin yolunu tuttum. Mega bütçeli erdem ve kahramanlık gösterisi için çok hevesli ve hazırdım.

Yeşil Fener (Green Latern), çizgi romanın altın çağı denen 1940’larda başlayıp aralıklarla da olsa günümüze kadar gelmiş bir seri… O zamanın ruhuna uygun olarak, sistem karşıtı, anarşist anti kahramanlar yerine kendisini bir davaya adamış üstün insanlar, modern zaman şövalyeleri vardı bu ucuz öykülerde. DC Comics’den çıkan bir başka kahraman olan Superman örneğindeki gibi, insani zaaflardan sıyrılmış, sorumluluk duygusuyla hareket eden Fener Birliği üyelerinin asil ahlakı günümüz için fazlaca naif kalmış olabilir ama sanırım şu tükenmiş dünyada onların aşıladığı morale ihtiyaç var. Süper kahramanları bu yüzden sevmez miyiz zaten?

Filmi konuşacak olursak… Oyuncu seçimlerine lafım yok. Ryan Reynolds bence bir süper kahramanı oynatmak için en doğru seçim. Yakışıklı, kaslı ve iyi bir oyunculuk kabiliyetine sahip, ki bu üçü pek bir arada olmaz! Gelelim işin hikaye kısmına… Bizde pek bilinen bir yayın olmadığından Türk sinema izleyicisi senaryoyu pek sorgulamayacaktır ama eksiği çok. İzlediğimiz film, Yeşil Fener çizgi romanının 40’lardaki ilk çıkışına ve Alan Scott’a değil, 50’lerin sonuna denk gelen 2. dalganın kahramanı olan Hal Jordan’ın macerasına odaklanıyor. Filmin başında her şey yolunda… Abin Sur’un gemisi dünyaya düşüyor, kendisi yaralanıyor ve güç veren yüzüğünü “seçilmiş olan”ı bulması için yolluyor. Yüzük de hatalarıyla yaşayan ama özünde iyi bir insan olan Hal Jordan’ı seçiyor ve macera başlıyor.

Bu noktadan itibaren asıl eserden bir sapma başlıyor. Çizgi romanda seçim meselesi tek kişiyle sınırlı değildir. Daha sonra seride epey önem kazanan ve asıl yüzük taşıyıcısı olan (yüzük sadece daha yakında olduğu için Hal Jordan’ı seçer) Guy Gardner karakteri senaryodan tamamen dışlanmış. Hikayenin düşmanı ise çizgi roman serisinde de Hal Jordan’ın en belalı düşmanı olan Parallax adında H.P.Lovecraft’ın Ctulhu tasvirlerine benzeyen bir yaratık ve onun yardakçısı Hector Hammond’dur… Filmde ısrarla Stephen Hawking’e gönderme yapılarak canlandırılan Hector Hammond’un çizgi romanda bambaşka ve sürekli bir etkisi olması bir yana, Parallax meselesinin moralimi çok bozduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Tüm Fenerlerin ezeli düşmanı olan ve Hal Jordan’ı sürüm sürüm süründüren kadim kötülük Parallax, tek filmlik malzeme yapılmış. Ben size, “o Parallax gün gelecek Hal Jordan’ın içine girecek/gizlenecek, Hal Jordan bu yüzden neredeyse tüm ‘Koruyucular’ı öldürerek Fener birliğini dağıtacak, DC evreninin en kötücüllerinden birine dönüşecek ve bütün bunlar da fasiküller dolusu anlatılacak” desem, ne menem bir bela olduğunu belki tahmin edebilirsiniz.

Yine çizgi romanda çok yer kaplayan, güvenilmez Sinestro burada iki gıcık laf edip moral bozan birinden fazlası değil. Oldukça katmanlı bir yapıya sahip olan Yeşil Fener evreninden çıkara çıkara, ezik oğlanın elinden güzel kızı kapan yakışıklı çocuk hikayesi çıkaran senaryoya hiç bir şekilde onayım yok.

“Boşver hikayeyi, sen aksiyondan bahset!” diyenlere özel bu kısmımızda ise üzülerek belirtmeliyim ki, filmin girişi ve finali arasında geçen zamanda neredeyse 70 dakikalık bir delik mevcut ve bu alan gayet gereksiz bir aşk hikayesiyle yamanmaya çalışılmış. Carol Ferris karakterini oynayan Blake Lively göz kamaştırıcı olsa da bu eski moda Süperman-Lois Lane aşkına kimse kanmaz. Tüm film boyunca öpüşmediler bile! Aslına bakarsanız kimse öpüşmedi, hiç kan da dökülmedi. MPAA sınıflandırmalarının en çok bilet sattıran kısmı olan PG-13 sertifikasını alabilmek adına verilmiş büyük tavizler var filmde ve bu haliyle Yeşil Fener, neredeyse bir animasyondan daha masum!

Uzun lafın kısası; eğlence sineması düşmanı, çok bilmiş bir film eleştirmeni değilim ama büyük bir merakla beklediğim Yeşil Fener beni pek tatmin etmedi. Konuya çok hakim olmayan, efekt meraklısı bir seyirci için “seyret, unut” tarzı hoş bir seyirlik olacaktır ama beyazperde için bunca zaman beklemişken daha farklı bir çabayı hak ediyordu. Martin Campbell gibi zanaatkar bir yönetmenin daha iyisini yapması gerekirdi. Yine de, en azından Transformers’da olduğu gibi aksiyon sahnelerinde kimin ne yaptığının anlaşılmadığı bir film değildi, diyerek deli gönüle teselli verelim…

Gösterildiği zamanda pek rağbet gören 3D’nin nimetlerinden faydalanamayan, sadece biraz derinlikle daha pahalı bilet satan bu film, her yaştan çocuklara ve uçan birilerinin bizi tüm kötülüklerden koruyacağına inananlara…

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir