Beyazperdenin Trençkotlu Kahramanları

Tartışmaya mahal yok trençkot, özellikle beyazperdede boy gösteren anti kahramanların, kendilerine has kreasyonlarının vazgeçilmez bir parçasıdır. Heybetlerine heybet katmak adına en pratik çözümü uygulayan bu karizmatik kahramanlarımızın neredeyse tamamının bir diğer ortak noktası da, çizgi roman sayfalarından beyazperdeye zıplamış olmalarıdır şüphesiz.

Öyle ya! Yağmurlu bir havada sırılsıklam olmakla meşgulken bile, rüzgara karşı dikilen ve tek derdi tütünleri vıcık vıcık olmuş sigarasını yakmak gibi görünen kahramanlarımızı paçozluktan haz duyan birer moda ikonu haline getiren bu kumaş ve deri parçası; her halükarda kendilerinin karizmametrelerinin ibresini tavanda tutmak için tek başına yeterli bir aksesuardır.

50’li yıllarda özellikle film noir cenahında sükse yapan ve o günlerden bu yana modası geçmeyen bu cafcaflı aksesuarın hangi kahramanlara yakıştığını, bu sayede caka satmaktan haz duyan sinema ikonlarının kimler olduğunu bir kere daha hatırlayalım dedik… Hatırlayalım, hatırlayalım ve hatta yaşatalım…

VAN HELSING

VAN HELSING

“Benim Kalbim Yok!”

Doktor Abraham Gabriel Van Helsing; b-film kafasından vazgeçmeyen “dolgun bütçeli” filmlerin vekilharç prensi Stephen Sommers’ın ellerinde kusursuz bir canavar avcısına dönüşmüştü. Daha ilk filmde üç efsanevi canavarı leşlerinin arasına katan Van Helsing, Hugh Jackman suretinde eğlenceli bir karaktere dönüşse de; kallavi bir seri olması beklenen film daha ilk halkasında tıkanıp kalmıştı.

Aradan geçen zaman içerisinde Van Helsing’in “pek de tutmayan” filmine dair detaylar kolektif hafızamızdan birer ikişer silinse de; kendisinin fötr şapkasını ve karizmasına karizma katan trençkotunu henüz unutabilmiş değiliz. Üstelik Helsing, bu kreasyonu parıl parıl parlatacak stratejik bir moda hamlesinde bulunarak, bütün bu grafik güzelliği destekler biçimde elinden düşürmediği crossbow ile taşıdığı hazinenin hakkını sonuna kadar veriyordu hani!

HELLBOY

Hellboy

“Kırmızı Dur Demektir!”

Çizgi roman aleminin en zıpır karakterleri arasına giremez belki ama heybetli görüntüsünü yarıp geçen ergen davranışlarıyla bizleri en çok şaşırtan süper kahramanlardan biri olabilir! Mike Mignola’nın yarattığı ayrıksı dostumuz “Kızıl”, Guillermo del Toro’nun ellerinde ve Ron Perlman’ın suretiyle gediksiz bir biçimde perdeye aktarılmıştı.

Evet evet, o yıllanmış klişeye yatmak gerekirse, Ron Perlman’ın, Hellboy suretine bürünmek için dünyaya geldiğini söylemek için kimseden izin almaya gerek yok! Kirli sarıya çalan ve heybetine güç katan trençkotunu, devasa altı patlar gibisinden etkili akseuarlarla süsleyen Kızıl; trençkotu kendisine en çok yakıştıran kahramanlardan biri şüphesiz!

RORSCHACH

RORSCHACH

“Bu Gece New York’ta Bir Komedyen Öldürüldü!”

Watchmen ekibindeki en sevilen karakter olmasının zilyon sebebi olsa da Rorschach bizi ilk olarak kendine has imajıyla tavlamayı başarmıştı. Jilet kadar keskin okkalı kelamları, akli dengesini tarumar eden kendine has karamsarlığı, canlı rorschach testinden bozma maskesiyle zaten yeterince karizmatikken bir de üzerine geçirdiği kahverengi trençkot ve fötr şapka sayesinde imaj konusunda kulvarındaki en rakipsiz isimdi kendisi. Rakiplerini pataklamak dışında ellerini cebinden çok ender çıkartması da imajının vitamin deposudur (ki video oyununda bu umarsız tavrını elleri cebinde koşacak kadar ileri götürmüştür).

İyi ve kötü arasındaki çizgiyi en kalın biçimde çekmeyi hobi haline getirmiş olan Rorschach, etkin bir kemik kırma makinesi olmanın yanı sıra, iflah olmaz komplo teorilerini izleyicinin / okuyucunun beynine saplamaktan da büyük keyif alır. Çoğunlukla trençkot giyen kahramanlara özgü, genizden gelen hırıltılı sesinden kelli kendisi için “Alan Moore’un dış sesi” diyenler ne denli yanılır bilemeyiz ama Jackie Earle Haley gibi bir hazine sandığını gün yüzüne çıkarmaya aracı olması da yakın dönemde sinema tarihine yapılan en şık katkılardan biridir. Her ne kadar sıfır kilometre Elm Sokağı Kabusu filmi yüzünden fikrimizi değiştirmenin direğinden dönmüş olsa da…

NEO / MORPHEUS / TIRINITY

NEO MORPHEUS TIRINITY

“Gerçeğin Çölüne Hoşgeldin Neo!”

Neo sadece gerçeğin çölünde hakikatin kuyruğunu yakalamaya çalışmakla kalmadı, milenyuma doğru en çok rağbet gören moda trendlerinden birine de imza atmayı başardı. 1999 yazından itibaren jargonumuza giren “neo gözlüğü” ya da yine aynı dönemde havaların soğumasıyla birlikte bazılarımızın hayatına giren “neo trençkotu” gibisinden tanımlar da bir moda akımına kapı açan Matrix’in görsel gücünü kanıtlamıyor mu zaten?

Elbette Matrix’in tek kozu Neo değil. Her karakter, hatta her tipleme kendine has bir tarza sahip! Tirinity’nin demi-fetiş kostümüne dair ekstra bir kelam edebilir miyiz bilemiyorum ama stiline toz kondurmama konusundaki en uzman şahıs hiç kuşkusuz Morpheus. Ajan Smith tarafından kötek delisi edildiği anda bile karizmasından taviz vermeyen Morpheus; yetenekli, çevik, zeki, bilge ve pek tabi oldukça da zevk sahibi.

Morpheus’un imajının doruk noktası ise, hiç kuşkusuz serinin ikinci halkasında, Ajan Johnson ile tırın tepesinde didişirken üzerinde büyük bir caka ile taşıdığı kostümü. Mor takım elbise üzerine geçirdiği siyah timsah derisi trençkot yüzünden Matrix evrenindeki hayvan hakları savunucularının radarına yakalanmamış olması ise büyük şans!

DICK TRACY

DICK TRACY

“Karanlıkta Daha İyi Terlerim”

Demode? Belki… Gülünç? Eeeh hemen hemen… Etkileyici? Hmmm olabilir?… Karizmatik? Kesinlikle evet! Chester Ghould’un yarattığı karakterin ruhuna sadakatte kusur tanımayan Warren Beatty, mirasın tamamını üstlenerek filmi yönetmekle kalmamış; sarılara çalan dedektif kostümünü de büyük bir iştahla üzerinde taşımıştı.

Özellikle Al Pacino ve Dustin Hoffman gibi önemli isimlerin garip bir biçimde büyük bir keyifle yer aldıkları halde, kariyerlerinin pek de hatırlamak istemeyecekleri noktasına fırlattıkları filmin, çizgi romanın kendine has evrenini perdeye taşımakta pek de zorlandığını söyleyemeyiz. Öyle ki Ghould, ana karakterin, izleyiciyi adeta ağlatacak sidik sarısı kostümünün bile en ufak bir dokusuna el sürmeden perdeye taşıyacak raddede saygı duyması da cabası! Her halükarda elindeki Thompson ile harika bir ahenk yakalayan Dick Tracy’nin “efsanevi” tanımını sonuna kadar hak eden trençkotu, akıllara kazınan kostümler arasında orta sıralarda yerini almaya uzun bir süre daha devam edecektir.

MARV / HARTIGAN

Marv

“Ölmeye değer… Öldürmeye değer!”

Bugün Frank Miller’ın yarattığı seri ile ayı boğan ana karakterlerden biri olan Marv’ın şöhretinin birbiriyle yarıştığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Modern sanatlar müzesinde sergilenecek denli çirkin, arızalı, neredeyse ölümsüz ve saplantılı olmanın da ötesinde bir aşkla kadınına bağlı olan Marv; hem çizgi roman aleminin hem de beyazperdenin en iflah olmaz barbarlarından birdir aynı zamanda!

Tabi trençkot sadece Marv’a özgü bir tercih değil. Miller’ın yarattığı öykü evreninde, sırtına trençkot geçirmeyen erkeklere büyük ihtimalle erkek gözüyle bakılmıyor olabilir. Nasıl ki western konseptini kovboy şapkasından bağımsız düşünemiyorsak; Sin City’nin kan ve barut kokan sokaklarını adımlayan erkekleri de trençkotsuz düşünemiyoruz. Yine de Marv’ın deri trençkot sevgisi söz konusu olduğunda bir de köşeli parantez açmak gerekir ki, kendisi için insan hayatının çoğunlukla deri trençkot kadar değeri yok!

Hartigan içinse durum en azından bu kadar kronik bir hal almış değil. Kendisine birkaç beden büyük geliyor gibi görünen keten trençkotu bile üzerine yakıştırmayı başarabilen bir polisin, Sin City sınırları içerisinde neden hala yozlaşmamış olduğunu sorup durmaya gerek var mı? Hartigan… İmkânsız aşkların ve fütursuz moda trendlerinin prensi!

THE CROW (ERIC DRAVEN)

ERIC DRAVEN

“Bir bina meşale gibi yanar. Geriye kalan sadece küllerdir.”

Çizgi roman aleminin en trajik karakterlerinden birinin beyazperde uyarlaması da sinema tarihinin en trajik kazalarından biriyle anılır. Merhum Brandon Lee’nin Eric Draven’a ilerleyen yıllarda katabileceklerinin ihtimali bile bizi üzüyor. Her halükarda, çizgi roman sayfalarından kopup, gerçek anlamda, sırtını dayadığı mitin üzerine çıkabilen ender yapımlardan biriydi The Crow.

İntikam almak için yeniden fanilerin arasına dönen Draven’ın imajının esin kaynağı ise yüksek ölçüde Glam Metal konsepti. Buram buram glam kokan makyajı, konçlarına doğru bağcıkları sökülmüş devasa botları, sırtında bir kılıç misali taşıdığı gitarı ve tabi ara sıra sırtına tüneyen kargalarıyla, karşımızda zaten sinema tarihinin en karizmatik figürlerinden biri duruyor. Bütün bunların üzerini ağır deri trençkotla örttüğünüzde, en kasvetli havada bile makyajınızın bozulmasına takılmaksızın ortalıkta gezinebilir, gençliğini 80’lı yıllarda yaşamış erkeklerin idolü, kadınların da sevgilisi haline gelebilirsiniz.

PUNISHER

Dolph Lundgren

“Tanrı affeder… Ben affetmem!”

Çizgi roman aleminin en iflah olmaz intikam meleklerinden biri olan Punisher’ın beyazperde macerasının ikinci ayağının pek de parlak olduğunu söyleyemeyiz. Karakter için fazla yakışıklı ve sevimli kaçan Tom Jane’in, Frank Castle karakterine bambaşka bir hava kattığını inkar edemeyecek olsak da Punisher’a en azından görsel anlamda hakkını teslim eden ismin “İrlanda ayısı” Ray Stevenson olduğu su götürmez bir gerçek! Fakat ne yazık ki grafik anlamda Frank Castle’ı başarılı bir biçimde ete kemiğe büründüren Stevenson’un imaj konusunda sınıfta kaldığını söyleyebiliriz. (E hani nerede o siyah trençkot?)

Tom Jane’in suretinde perdeye taşınan Frank Castle’ın hiç değilse bu ince detaya dikkat ettiğini söyleyebiliriz. Eğer ki Frank Castle’ın kim ya da ne olduğuna dair en ufak bir fikrimiz olmasaydı, en kaba tabirle “gak guk” falan da etmezdik. Ne de olsa Jonathan Hensleigh’in kotarmayı başaramadığı filmin çok daha büyük sorunları vardı. Haaa bu karambolde unutmak olmaz, trençkotun hakkını veren ilk isim Dolph Lundgren olsa da, nedense gönüllerde bir Ray Stevenson kadar yer edememiş olması büyük bir kayıp ve ayıptır…

BLADE

BLADE

“Ben doğuştan hazırım o…pu çocuğu!”

İmaj hiçbir şeydir, vampir avı her şey… Elbette bunu sinema tarihinin en karizmatik vampir avcısına anlatabilmek için öncelikle gün ışığında yalpalamadan yürümeyi öğrenmeniz gerek!

Popüleritesi kısa sürede uyarlandığı çizgi romanın önüne geçen ve Wesley Snipes’ın kariyerinin zirve noktası olarak kabul edilen seri, varını yoğunu ana karakterinin karizmasına borçlu desek? Evet evet, desek?

İlk olarak Stephen Norrington tarafından perdeye taşınan Blade, daha sonra maharetli yönetmen Guillermo del Toro’nun sihirli dokunuşlarıyla karizma evrimini tamamlamayı başarmıştı. Her ne kadar son filmdeki Dracula – Blade kapışmasının dandikliği gözyaşlarımızı sel etse de; üç film boyunca perdede gerçek anlamda karizması çizilmeden dolaşabilmiş ender karakterlerden biri olarak akıllara kazınmayı başardı Blade. Eğer Eric Draven için “trençkotluların rock yıldızı” yakıştırması yaparsak, Blade için de “trençkotluların clubberı” yaftasını yapıştırabiliriz. Snipes’ın hem ödülü hem laneti olan Blade serisinin ardından The Expendables külliyatının son halkasına kadar aktörü üçüncü sınıf aksiyon filmlerinde görmemiz bile bu sağlam imajı yıkamamıştır! Daha ne olsun!

CONSTANTINE

CONSTANTINE

“Ben Constantine… John Constantine”

“Trençkotlular” listesinde iki ayrı karakterin postuna bürünme başarısı gösteren Keanu Reeves’i tebrik ederek yola devam ediyoruz. İlginç bir biçimde hem Reeves’in ruhsuz oyunculuğuna hem de Hellblazer sayesinde pek bir sevdiğimiz orijinal(!) Constantine karakteriyle alakası olmadığı halde bağrımıza basmaktan çekinmediğimiz bir trençkotludur kendisi. Video klip yönetmenliğinden kopup gelen Francis Lawrence’a bu gün Açlık Oyunları gibisinden multi bütçeli yapımların kapısını açmasının yanı sıra, sinema tarihinde orijinal karakter ile arasında bu kadar uçurum olduğu halde bu kadar sevilebilen başka bir kahraman daha var mıdır emin değilim!

Keanu Reeves’in aksiyon kariyerinde uzun sürecek bir sessizliğin habercisi de olan Constantine; yakışıklı aktörün umursamaz tavırlarına, karizmasına ve kendisine çok yakışan trençkotunun altına geçirmeyi asla ihmal etmedi beyaz gömleği ve kravatına çok şey borçludur. Öyle ki, özellikle şu günlerde TV serisi sayesinde çizgi serideki Constantine karakterini canlandırmak için yaratıldığına inandığımız Matt Reeves bile, tüm sadakatine karşın ağabey Reeves’in pejmürde tasvirinin yanına yanaşamamıştır.

JOKER

JOKER

“Neden bu kadar ciddisin?”

Hangi dönemin “Joker”i olduğu önemli değil; kendisi her halükarda kainatın en zevk sahibi psikopatı olarak kabul edilebilir. Çizgi roman, video oyun ve sinema tarihinin en çok imaj değiştirmekle birlikte niş kalabilmeyi başaran karakterlerinden biri duruyor karşımızda. (Tabi ki mor trençkot farkıyla!)

Listeye bir bakalım… Jack Nickholson’ın geniş fötr şapka ile güçlendirdiği tarz zengini ve aşırı renkli Joker’ini aklımızdan çıkarabilmek zaten mümkün değil. Dönemin moda trendleri göz önünde tutulduğunda avangard (eighhh) sayılabilecek Cesar Romero’nun ekrana taşıdığı kreasyonun bir iki vites üzerinde seyrettiği doğrudur fakat trençkotu gerçekten de trençkot gibi taşıyan isim yine Heath Ledger olmuştur.

Hırpani bir grunge modeli var bu defa karşımızda. Paralandığı halde şık duran yeşil yeleğini ve eflatuna çalan gömleğini daha şık gösteren trençkotu sayesinde, listenin en önemli yıldızlarından biridir Joker. Bu tarzın devamı ise daha sonra Arkham serisinde karşımıza çıkan (şahsen en sevdiğim Joker çeşitlemesi olan) ve Mark Hamill’in sesiyle monitörlere taşınan yeni nesil Joker tarafından getirilmiştir. Son kertede Joker, jilet gibi giyimi ve yüzünden asla akmayan makyajı sayesinde efsanevi evrimini tamamlamış gibi görünmektedir.

Yazar hakkında: Fatih Yürür

İlk sinema deneyimi, bir Stephen King uyarlaması olan “Geri Döndüler” olmuştur. Yazmaya başladığı dönem ise aslen lise yıllarıdır. Saçma sapan korku hikayeleri kaleme almaktadır ve asıl amacı bir gün bunları görselleştirebilmektir. Çeşitli platformlarda oyun incelemeleri ve film eleştirileri yazar. Yaratmış olduğu RüyadaM adında bir animasyon ve çizgi hikaye karakteri bulunmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir