Bilimkurgularda Işıktan Hızlı Seyahat Yöntemleri

Bilimkurgu dediğiniz şey, özünde bir teşbih sanatı. Aslında geleceğe değil, bugüne dair öyküler anlatıyor. Bunu teknolojiyle süsleyip belli yerlerde biraz da abartı ekliyor, işlem tamam!

Sanki bilmiyormuşsunuz gibi yazdım ama şuraya bağlamak istiyorum: Yazdığınız bilimkurgu uzayda geçiyorsa, bazı lojistik sorunları ortaya çıkıyor. Japonları Minbariler veya Rusları Klingonlar şekline büründürdükten sonra, kahramanlarımızın etkileşime girebilmeleri için o ırkların bulundukları yerlere Amerika’dan Japonya veya Rusya’ya uçakla seyahat eder gibi gitmeleri gerekiyor. Bakalım yazarlar bu gibi durumlar için ne gibi çözümler üretmiş? Üretirken ne kadar gerçekçi davranmışlar? Bilimi mi temel almışlar, yoksa “teknolojik bir büyü” mü icat etmişler? İşte bilimkurgularda sizi bir anda evrenin öbür ucuna götüren başlıca seyahat yöntemleri.

BÜKÜM HIZI (WARP)

Akla ilk gelen: Star Trek (Uzay Yolu) ve türevleri

Çalışma prensibi: Bir sayı doğrusu düşünün. Her bir çizginin arası 1’er santimetre olsun. Gemimiz de sayı doğrusunun 0 noktasında, yani orijininde bulunsun. Yani geminin önünde pozitif, arkasında negatif sayılar olsun. Şimdi bu geminin büküm hızına çıktığını varsayalım. Etrafında “büküm köpüğü” adı verilen bir alan oluşacak. Bu alanın içinde kalan sayı doğrusunda ise mesafeler değişecek. Uzay gemisinin önündeki, yani gitmek istediği yöndeki 1’er santimetrelik boşluklar 1 milimetreye düşecek, arkasındaki boşluklarsa 1 desimetreye çıkacak. Başka bir deyişle gemi, uzayı bükecek. İşte Gene Roddenberry’nin fizikçilerle birlikte geliştirdiği büküm motorunun mantığı bu. Motor, enerjisini içinde maddeyle anti-maddenin çarpıştırıldığı bir çekirdekten alıyor. Aslında kat ettiği hız sabit. Yani büküm motoru devre dışıyken gittiği hız neyse, büküm hızındayken gittiği hız aynı. Değişen şey geminin hızı değil, kat ettiği mesafe. Büküm etkeni (warp factor) ise bu mesafelerin ne kadar kısalacağını belirleyen katsayı. Elbette bu harika icadın bazı dezavantajları var. Örneğin manevra yapmak ya çok zor, ya hiç mümkün değil. Onun için arada durup karşınıza çıkan gezegene çarpmamak için rota düzeltmeniz gerekebilir ama buradan Klingon anavatanı Kronos’a 6 saatte gitmek için değmez mi?

Gerçekçilik: Gerçekçilik açısından düşündüğümüzde Star Trek’in büküm hızı son derece akıllıca oluşturulmuş bir sistem. Zira ışıktan hızlı seyahat edilse de, aslında gemi ışık hızının üstüne çıkmamış oluyor. Bu da maddenin enerjiye dönüşmesi veya ikizler paradoksu (ışık hızına çıkan kişinin yaşlanmaması, buna karşın çıkmayanların 30 yıl yaşlanması) gibi durumların önüne geçiyor. Bu konuda ciddi çalışmalar yapılıyor. Hatta 1994 yılında Alcubierre’nin ortaya attığı büküm motoru teorisini gerçekleştirmek için 2003’ten beri yapılan White-Juday deneyleri var. Bir uzay gemisinin büküm köpüğü içerisinde ilerlemesinin Einstein’ın izafiyet teorisine göre mümkün olduğu düşünülüyor. Fakat ortada ciddi bir engel var: Enerji. Atom büyüklüğünde bir uzay gemisini büküm hızına çıkarabilmek için 3 tane Güneş’in ömür boyu ürettiği enerji gerekiyor. Yani dizilerdeki büküm çekirdeğinde olduğu gibi maddeyle anti-maddenin çarpıştırılması bile yetmeyebilir, çünkü kütle büyüdükçe enerji ihtiyacı da artıyor.

ÜSTUZAY MOTORU (HYPERDRIVE)

Akla ilk gelen:  Star Wars (Yıldız Savaşları), Babylon 5 (Babil 5)

Çalışma prensibi: Üstuzay’ı meşhur eden Han Solo ve efsanevi gemisi Millenium Falcon’du ama George Lucas, Star Wars IV: A New Hope (Yıldız Savaşlar IV: Yeni Bir Umut)’ta üstuzay motorunun ne yaptığı konusuna bir açıklama getirmemişti. Yine de görsel olarak motorun tanımını desteklemişti. Nedir o tanım? Üstuzay motoru, uzay-zaman süreğinde bir yırtık açar ve gemi o yırtığın içinden üstuzaya geçer. Üstuzay’ın adı değişebiliyor (uzay2 veya altuzay gibi isimlerle de anılıyor) ama bazı ortak özellikler de var. Örneğin bu yöntemi en çok kullanan Star Wars ve Babylon 5 evrenlerinde üstuzayda seyrüsefer tam bir işkence. Star Wars’ta geminin üstuzaya nerede girip nerede çıkacağının hesabı önceden seyrüsefer bilgisayarında yapılırken Babylon 5’te yön bulmanızı sağlayan şamandıralar var ve onları kaybederseniz çıkışı bulmanız imkânsız. Ayrıca üstuzay tecrit edilmiş bir ortam. Yani üstuzaydayken normal uzayla iletişim çok özel hallerde mümkün. Bu fenomenin hızlı seyahati nasıl mümkün kıldığı ise yazarların anlaşamadığı bir başka konu. Kimine göre farklı bir boyut olduğu için uzaklıklar farklı. Bazıları üstuzayda zamanın daha yavaş aktığını ileri sürüyor. Kimi evrenlerde ise geometrik olarak bizim evrene ters. Yani bir yer bizim evrenimizde ne kadar uzaksa, üstuzayda o kadar yakın.

Gerçekçilik: Bugünkü bilgimizle pek mümkün görünmüyor. Burkhard Heim adında Alman bir fizikçi, 2006 yılında Heim Teorisi’ni ortaya atmış. Heim’ın asıl amacı kuantum fiziğiyle izafiyet teorisi arasındaki uyumsuzluğu gidermek, yani bir nevi “her şeyin teorisi”ni bulmakmış. Ancak teori, ana akım bilimin dışında kabul edildiği için fizik çevrelerinde fazla ilgi görmemiş. Tabii bu, bazılarının Heim’ın teorisine göre 6 boyutlu olan uzayda ışıktan hızlı seyahat çalışmalarına engel olamamış. İşte bu çalışmalar, özellikle Florida Üniversitesi’nde yoğunlaşıyor. Ancak henüz bir üst boyuta nasıl çıkılabileceği bulunmuş değil. Florida Uzay Enstitüsü’nden John Brandenburg’un 2006’da ifade ettiği gibi, her şey bir umuttan ibaret:

Doğanın açık bir kapı bırakmış olmasını umuyoruz. Umarım doğru kapıyı bulabiliriz. Bunun için tüm kapı kollarını deniyoruz. Eninde sonunda bulabileceğimize eminim.

Hedefledikleri şeyse Babylon 5’e daha yakın. Yani üstuzaya sıçrayan uzay gemileri yerine gemilerin üstuzaya geçip normal uzaya dönmesini sağlayan sıçrama geçitleri yapmaya çalışıyorlar. Ama 2006’dan 2013’e hâlâ bir ses seda yok.

SIÇRAMA MOTORU (JUMP DRIVE)

Akla ilk gelen: Battlestar Galactica (Savaş Yıldızı Galactica), Farscape (oradaki adı Starburst’tü), Mass Effect

Çalışma prensibi: Koskoca bir uzay gemisinin bir anda uzay zaman bütünlüğündeki bir noktadan silinip bir başka noktada belirmesi şeklinde tasvir edebileceğimiz sıçrama motorları, geçitlerle üstuzay motorlarının bir harmanı gibi. Fakat sıçrama motorlarının anlık seyahate izin vermesi, yukarıda sayılan yöntemlerden üstün olduğu anlamına gelmemeli. Bu motorlarda da sıçrama yapmadan önce hesaplamalar yapılması gerekiyor, yoksa kendinizi bir anda yıldız çekirdeğinin içine sıçramış halde bulabilirsiniz. Ayrıca bu tür motorların menzilleri kısıtlı. Bazen bir yere gitmek için birkaç kez sıçrama yapmanız gerekiyor ve arka arkaya 2 sıçrama yapamıyorsunuz. Hem Galactica’da, hem de Farscape’te olduğu gibi öncesinde motoru şarj etmek (veya canlı uzay geminizin soluklanmasına izin vermek) gerekiyor. Bunların olmadığı Mass Effect evrenindeyse sadece kütle röleleri (mass relays) üzerinden seyahat mümkün. Yani sadece noktadan noktaya gidebiliyorsunuz. Yolun geri kalanını konvansiyonel yöntemlerle kat etmeniz gerekiyor.

Gerçekçilik: Zor dostum zor. Sıçrama motorları o kadar afaki, “bilimsel büyü” dediğimiz şeye o kadar yakın ki, bilimkurgu yazarları bile bu hayali motorların çalışma prensiplerine bir açıklama getirmemiş. Sadece uzayda bulunan takyon parçacıklarının uzay zaman süreği üzerinde böyle bir etkiye izin verebileceği söylenmiş. Buradan hareketle sıçrama motorlarının sadece uzayda değil, zamanda da belli koordinatlara gittiğini söyleyebiliriz. O koordinatlar da bir sonraki an. Takdir edersiniz ki günümüzün teknolojisiyle böyle bir şey pek mümkün görünmüyor. Belki 1000 yıl sonra.

SOLUCAN DELİĞİ (WORMHOLE) VE KARA DELİKLER

Akla ilk gelen: Farscape (Uzak Ufuk), Star Trek: Deep Space 9

Çalışma prensibi: Yok. Şu ana kadar saydıklarımızın hepsi yapay yöntemlerdi. Yani bu tür bir seyahati mümkün kılan insan yapısı bir araç vardı. Solucan delikleri ve kara deliklerse doğal oluşumlar ve özleri itibariyle bir noktadan diğerine geçişi sağlayan bir tünel (aslında doğal olduklarından ötürü “mağara” daha doğru bir teşbih olabilir) vazifesi görüyorlar. Tabii doğal olmaları, bazı sorunları da beraberinde getiriyor. Örneğin Farscape’te bir mağaradan değil, mağaralar ağından söz etmek mümkün. Bu yüzden de yön bulmak çok zor. Hatta bu solucan deliklerinin farklı zamanlara veya alternatif evrenlere de açılabildiğini düşünürsek, iş iyice içinden çıkılmaz hale geliyor. Star Trek’teki doğal solucan deliklerinin de hiçbiri stabil değil. Bu, solucan deliğinin için sıkışma veya solucan deliğiyle birlikte yok olma gibi riskleri de beraberinde getiriyor. Hadi bunlar olmadı diyelim, giriş çıkışlar da sabit değil. Bu yüzden kendinizi bir anda gitmek istediğiniz noktadan ışık binyılları uzakta bulabilirsiniz. Bajor semalarında bulunan “çok özel” bir solucan deliği hâriç tabii.

Gerçekçilik: İlginç bir şekilde, büküm hızı hariç listenin tüm üyelerinden daha yüksek. Tabii yine o meşhur kelime karşımıza çıkıyor: Teoride. Solucan deliklerine Einstein-Rosen köprüsü de deniyor. Nathan Rosen ve Albert Einstein tarafından ileri sürülen solucan deliklerinin genel izafiyet teorisinde de, kuantum fiziğinde de yeri var. Buna karşın bugüne dek tespit edilmiş bir solucan deliği yok. Ek olarak fizikçiler solucan deliklerinin genel izafiyet teorisi dâhilinde doğal olarak oluşmasını sağlayacak bir sürecin varlığı konusunda kanıt bulabilmiş değil. Fakat kuantum köpüğü hipotezi (ki evrenin kumaşının fiziksel ifadesi ve sicim kuramının bir parçası olduğu haricinde ne olduğu konusunda en ufak bir fikrim bile yok), mikroskobik boyutta doğal solucan deliklerinin varlığının mümkün olabileceğini ileri sürüyor. Elbette plankton büyüklüğündeki bir solucan deliğinden koskoca uzay gemisini geçirmek imkânsız. Hadi yapay olarak açtınız diyelim, bu sefer de dengeli tutmak zorundasınız. Bunun için de yüksek miktarda egzotik maddeye ve negatif enerjiye ihtiyacınız var.

GEÇİTLER

Akla ilk gelen: Stargate (Yıldızlara Geçit) ve dizileri

Çalışma prensibi: Evinizin İstanbul’da, işyerinizin Kuzey İrlanda’da olduğunu düşünün. Şimdi öyle bir kapı olsun ki, eşiğinden geçtiğiniz anda kendinizi Kuzey İrlanda’daki büronuzda bulun. İşte geçitlerin mantığı bu. Sabit 2 nokta arasında seyahat sağlamaları, üst azaya sırçama geçitlerini andırıyor. Seyahatin anlık denebilecek kadar hızlı olması ise sıçrama motorlarıyla akraba olduklarını gösteriyor. Her ikisiyle de arasındaki en önemli fark, insan taşımaları. Yani içinden bir uzay gemisi veya araçla geçmiyorsunuz. Dahası, bu geçitler sadece uzayda değil, zamanda da belli koordinatlara açılabiliyor. Örneğin orijinal Star Trek dizisinin 1. sezon 28. bölümü olan The City on the Edge of Forever (Sonsuzluğun Kenarındaki Şehir) adlı bölümde Kaptan Kirk ve Doktor McCoy, böyle bir geçitten geçerek 1930’ların New York’una geliyordu. Terminator hikâyelerinin temelinde de böyle bir zaman geçidi olduğunu söylemek mümkün. Geçitlerle yapılan yolculuğun çift yönlü olabilmesi için varış noktasında da bir geçidin olması gerekiyor. Aksi takdirde geri dönemiyorsunuz. Işınlanmayla arasındaki en önemli fark da bu.

Gerçekçilik: Geçitler, Narnia Günlükleri gibi fantastik eserlerde bulunabiliyor. Bu da boşuna değil. Çünkü geçitlerin gerçekçilikle arası pek iyi değil. Bilimkurgulardaki kökeni 1940’lı yıllara dayanan bu fikir hiçbir şekilde açıklanmamış. Hatta Uzay Yolu bile bir açıklama yapmaya pek yanaşmıyor ama biz biraz beyin fırtınası yapalım: Mekândaki değişikliği ışınlanmayla bir tutarsak karşımıza menzil sorunu çıkıyor. Dahası, bu geçitlere giren kahramanlar ışınlanıyormuş gibi görünmüyor. Tıpkı sıçrama motorlarında olduğu gibi bir canlıyı uzay zaman bütünlüğündeki belli bir koordinattan silip bir başka koordinata göndermek de pek mümkün görünmüyor. Stargate, bu geçitlerin arasında bir solucan deliği olduğunu ileri sürüyor. Yani bu kapılar, aslında 2 nokta arasında stabil bir solucan deliği açıyor ama bu noktada da karşımıza başka bir sorun çıkıyor: Karakterler, geçitlere hiçbir koruyucu kıyafet veya araç olmadan giriyor. Oysa solucan delikleri, kara deliklerle akraba. Hatta merkez noktaları iç içe geçmiş iki kara deliğin bir solucan deliği oluşturacağını ileri sürenler var. Hal böyleyken, bu açıklama da geçitlerin çalışma prensibine gerçekçi bir yaklaşım getirmek konusunda pek başarılı olamıyor.

Loading...

Yazar hakkında: Kaan Zanbakcı

1976, İstanbul doğumlu. Sinema denen sanatın ne kadar büyülü bir şey olduğunu 1986’da, Şişli Site sinemasında izlediği Return of the Jedi ile farkına vardı. 10 yıldır çevirmenlik yapıyor. Önce Divxplanet bünyesinde, ardından Öteki Sinema’da film eleştirileri yazdı. Sender’in açtığı senaryo atölyelerine katıldı. Hayalî İcraat adında bir bilimkurgu/fantastik sinema sitesi hazırladı ancak o büyüklükte bir siteyi tek başına hazırlamanın zorlukları, hosting firmasının saçmalıklarıyla birleşince 6 yılda büyük mesafe kat eden, 800’ü aşkın makale içeren sitesini kapadı ve Öteki Sinema’ya geri döndü.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir