Bir Ceza Avukatının “Yasaklı” Anıları

“18 Eylül 1980. Halen yapmakta olduğum işler hakkında aşağıdaki notları bilginize arz ederim… Saygılarımla. 1978 Kasım’ında çekimine karar verilen ‘Bir Ceza Avukatının Anıları’ndan dördünün çekimleri ve kurguları bitmiş, seslendirmeye hazırdırlar. ‘Suçlular ve Ötekiler’ ile ‘Mertlik’ adlarında olan son ikisi değişik idari nedenlerle 1980 yazında çekimleri geri bıraktırılmıştır. Şu anda her ikisinin çekimine hazırız.”

bir ceza avukatının anıları gazete küpürüLütfi Akad’ın TRT bünyesinde çektiği Bir Ceza Avukatının Anıları başlığındaki filmlerle ilgili İstanbul Televizyonu Müdürü Vural Tekeli’ye sunduğu rapordu bu. Ama son iki film hiç çekilemeyecek, çekilen dört film ise uzun yıllar hiç çekilmemiş gibi yapılacaktı.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kirisci

Bir Ceza Avukatı’nın Anıları, o zaman TRT’de yapımcı olan Serpil Akıllıoğlu’nun İsmail Cem döneminde TRT’ye sunduğu bir projeydi. Türkiye Barolar Birliğinin ilk başkanı Faruk Erem’in anılarından yola çıkarak bir TV programı yapmayı düşünmüştü. Proje onaylanmış ama TRT’deki kısa sürelerdeki yönetim değişiklikleri yüzünden hayata geçememişti. 1978 yılında ise TRT’yle sözleşme imzalayan Lütfi Akad projeye dahil oldu ve bir TV programı yerine bu öykülerden filmler yapmayı önerdi. Çekilecek 11 hikaye belirlendi. “Daha sonra ‘İçinde şiddet unsurları var, onları temizleyelim’ gerekçesiyle 7’ye indirildi. 7 konuyla yola çıktık. Ama ancak 4 tanesini tamamlayabildik.”[i]

Dört film tamamlandı ama gösterilmedi. Denetleme Kuruluna bile girmeyen filmler doğrudan arşive kaldırıldı. Bu yasaklamanın resmi bir gerekçesi verilmemişti ama söylenene göre, filmlerin idam cezasına karşı olması asıl nedendi. Lütfi Akad, kitabında şöyle diyor: “Ses görüntü eşlemesinden sonra filmleri son bir kere daha gözden geçiriyorum ve İstanbul yönetimine teslim ediyorum. Filmleri bir daha görmek ancak dokuz yıl sonra kısmet oluyor. Öyle ya! Devlet Başkanı’nın ‘Asmayalım da ne yapalım, besleyelim mi?’ diye soru sorduğu bir ortamda, idam karşıtı film yapıp gösterime koymak ne demek oluyor?”[ii]

Fakat bu filmlere bakıldığında idam cezasıyla ilgili anlatımların, yasaklamanın tek nedeni olamayacağı görülür. Ortalama 50-60 dakikalık 4 farklı öykülü filmden oluşan Bir Ceza Avukatının Anıları dizisinde idam cezası bahsi geçen yalnızca iki film, onlardan da doğrudan ana konusu yapan tek bir film vardı. Darbe yönetiminin yasakladığı bu filmlerde başka neler olup bitiyordu da sakıncalı görülmüştü? Filmler 9 yıl boyunca arşivde kaldıktan sonra, 1989’un mayıs ayında gösterilmeye başlandı. İlk film “Emekli Başkan”dı.

Emekli Başkan

Görevinden emekli olan bir ceza mahkemesi başkanı, ömrü boyunca verdiği 5 idam kararından ilki için vicdan azabı çekmektedir. Emekli olmasının şerefine düzenlenmiş yemekte, onu coşkuyla kutlayan arkadaşlarının tersine, film boyunca olduğu gibi sıkıntı içinde ve hüzünlü görünür. Bir konuşma yapmasını isteyen arkadaşlarına “Değerli dostlarım, emeklilik adliyede omuz başınızda var veya yok olan sorumluluk demektir. Birlikte hayal kuralım isterseniz; el attığınızda ceketinizin kolu içinde bir kolunuzu bulamadığınızı varsayalım, sonra öbür kolunuzu, telaşla yokladığınız her yerinizi… Daha sonra hiçtenlik… Bu adaletin emeklisidir işte, bu benim. Bir yol ayrımıdır emeklilik. Bilinmez, ‘Gitme!’ demek için mi, ‘Yanıldın, düzelt de öyle git!’ demek için mi? Gideceksiniz, kanun ‘As!’ dedi astınız, ‘Git!’ derse gitmemek olur mu?..” diye seslenir. Bu depresif konuşmada Emekli Başkan, geri döndüremeyeceği kararları umutsuzca düzeltme isteğini ve emekli olunca önceki yanlışlarını yargı yoluyla düzeltme seçeneğinden yoksun kalmanın çaresizliğini ifade eder.

emekli başkan

Emekli Başkan’ı rahatsız eden, bir cinayet olayında belki de yanlış kişinin idama mahkum edilmiş olmasıyla ilgilidir. Kıdemsiz üye olduğu için o zaman yalnızca mahkeme başkanının kararına güvenerek verdiği “idam edilsin” oyunun doğru olup olmadığıyla ilgili derin kuşkuları vardır. Emekli Başkan emekliliğinde bundan başka bir şey düşünmez olur. Mahkemede onun sayesinde kurtulan adamı bulmak üzere çalışmalara başlar. Önce arşivlerde davanın dosyasını arar. Oldukça uzun tutulmuş bu sahnelerde Emekli Başkan dosyalarla dolu dar arşiv odasında dolaşır, dosyaları inceler durur. Karakterin sıkıntısı sanki seyircinin de üstüne üstüne gelen arşiv dolaplarıyla dolu dar alanlarla verilir. Emekli Başkan dosyayı bulduktan sonra, idamdan kurtulmuş olan Abdullah’ı bulmak üzere onun köyüne gider. Abdullah’ı orda bulamaz ama asıl idam edilen Yusuf’un oğluyla karşılaşır. Onun yüzüne fazla bakamaz, acısını hatırlattığı için özür diler ve ayrılır. Başka bir yaşlıdan Abdullah’ın nereye gittiğini öğrenip o kasabaya yönelir. Bir otele yerleşip Abdullah’ı bulur. Abdullah adını değiştirmiş ve hayvan yemi, tahıl gibi şeyler alıp satarak yaşamaktadır. Emekli Başkan’ı gören Abdullah onun yanına gelir, Emekli Başkan’ı unutmamıştır. Onun mahkeme günü de olduğu gibi, suçlayan, asıl katilin o olduğunu sanki gören gözlerinden yine ürker ve bunu çekinmeden de söyler. Üstüne de cinayeti kendisinin işlediğini açıkça itiraf eder. Ama bunu yaparken hiç de vicdan azabı çekiyormuş gibi değildir. Mahkemeden ceza almadan kurtulduğu ve yaşamaya devam ettiği için gayet mutludur. Emekli Başkan ise yıkılmıştır. Otele döndüğünde elleri titrer halde sanki kendisi idama mahkum olmuş gibi otel görevlisinden son bir sigara ister. Bitiremeyip masaya düşürür sigarayı. Cebinden ilaçlarını çıkarır. En sonda, masada cansız halde oturup kalmış olduğunu görürüz.

Emekli Başkan, haksız yere birinin canından olmasına neden olan bir yargıcın naif öyküsüdür. Bugün Yargıtay Başkanı’nın, ülkede yargıya güvenin %30’a düştüğünü açıkladığı bir Türkiye’de, yalnızca hatalı olanlar değil, bilerek verilmiş ve insanların hayatlarına mal olmuş yanlış kararlardan sonra yargıçların nasıl bir vicdan sorgulaması yaşadıklarını bilmiyoruz. Ama tek bir hatalı kararı bile ona ağır gelen ve buna dayanamayıp ölen Emekli Başkan’ın tutumu düşünmeye değerdir. Bölüm sonunda anlatıcı, hakimlerin her idam kararından sonra kendilerinin de bir kez daha öldüğünü söyler. Türkiye’deki yargıda yaşanan pek çok örneğe bakınca gerçekten öyle olduğunu söylemek güç geliyor. Vicdanın verdiği rahatsızlık hep orda dursa da üstleri kolayca örtülebilmektedir. Bunu da Emekli Başkan gibi doğruluktan dürüstlükten ayrılmamayı ilke edinmiş kişiler değil de, Abdullah gibi suçu yüzünden başka birinin ölümüne aldırış etmemiş görünen kişiler başarabiliyor.

Emekli Başkan’ın vicdan sıkıntısı film boyunca seyirciye yansıtılırken; uzun oturmalar, bakmalar, çay içmeler, yavaş ve aralıklı konuşmalar görülür. Bu çekimlerin bazılarında yinelenen eylemler veya karakterin devinimi yerine, anlatıma katkı sağlamayan bazı ayrıntılar da uzun uzun gösterilir. Emekli Başkan’ın vicdanıyla, Abdullah’ın vicdansızlığının karşılaştırması yoluna ise gidilmemiştir. Abdullah’ın vicdansızlığı, katı ve soğuk bir gerçeklik olarak sert bir tokat gibi savrulur yalnızca. Bu gerçekliğe dayanamayan Emekli Başkan ölürken herhalde Abdullah hayatına aynı şekilde devam etmektedir.

Çekiç ve Titreşim

Çekiç ve Titreşim, şehrin uzak gecekondu mahallelerinde yaşayan düşüncesiz ve kaba bir baba, çilekeş anne, bir genç kız ve küçük oğuldan oluşan bir ailenin öyküsüdür. Başta oto tamirhanelerinde dolaşan anlatıcı, sesin fiziksel yapısı ve psikolojik etkilerinden bahsettiği bir sunum yapar. Çekiç ve yarattığı titreşimlerle, insan psikolojinde yarattığı titreşimler arasında bir bağ kurar. (Bölüm yayınlandıktan sonra, bu anlatımın bilimsel yanlışlığıyla ilgili bir haber çıkmıştı.[iii] Senaryoda, karakterin hayattan yediği darbelerin, ruhunda yarattığı etkilerle bağ kurulmak istenmişti ama ilk baştaki sunum bunu destekleyemez.)

Ailenin eskicilik yapan ve hayatından bezmiş babası, oğlu Ahmet’i daha çocuk yaşta bir tamirhaneye çırak olarak verir. Böylece onun elde ettiği gelir de aile bütçesini destekleyecektir. Ahmet akıllı bir çocuktur, işi hemen öğrenmeye başlar. Ama bir sahnede tamirhanede bir gazete okurken ustası gelip onu azarlar ve işe yönlendirir. Yalnızca bu sahnede Ahmet’in okuma isteği verilir. Ahmet işi öğrendiği ve eve para getirmeye başladığı için babası tarafından kutsanır. Bu kutsama baba tarafından, daha çocuk yaştayken “artık adam olduğunu” söyleme ve artık karşılıklı rakı içebilme şeklinde yapılır. Ahmet böylece çocukluğunu yaşayamadan adamlığa terfi eder. Ahmet ustasından işinin inceliklerini öğrenir. Ustası, yıllardır kaporta ustası olarak çalışmış ve artık bu işten yılmıştır, çekicin parmaklardan biri haline gelmesinin gerektiği bu işte, usta artık parmaklarının hassasiyetini yitirmiştir.

Ahmet büyür ve ustasının yerine geçer. Aynı ustası gibi, işyeri sahibine hesap vererek ondan haftalık alan biri olmuştur. Artık eve o bakmaktadır, nişanlısıyla evlilik hayali kurarlar ama Ahmet sırtındaki yüklerle bunu başarmasının imkansız olduğunu bilmektedir. Bir sahnede artık ayakları tutmayan babasını sırtlayıp dışarı çıkarmasıyla bu anlatım ayrıca görselleştirilir. Ahmet nişanlısıyla gezmeden dönüşte çıktıkları yokuşu, önlerindeki aşılması gereken bir dağ olarak görür. Nişanlısı ise gerçeklerden uzak romantik bakış açısıyla, Ferhat’ın Şirin için o dağı deldiğini söyleyerek Ahmet’ten de aynısını bekler.

Ahmet, “Altın Çekiç” diye anılan ve aranan bir usta olmuştur ama patronu ona hakkını vermemektedir. İşini en iyi şekilde yapan, aksini söylemeye kalkanlara haddini bildiren Ahmet, bu çalışmasının karşılığını yalnızca müşterilerin ve patronların aldığını söyler. Evden kaçtıktan sonra çocuklarıyla geri dönen -ve artık onlara da bakmak zorunda olduğu- ablasıyla dertleşirken, “Takıldık kaldık bu ormanda. Babamın dediği gibi, söküp çıkamadık. Bilemedik faydalanmasını. Anlayamıyorum bir türlü.” der. Filmin senaryosundaki sorunlardan biridir bu. Patronu Ahmet’i işini iyi yaptığından ötürü pohpohlayarak gönlünü almaya çalışırken para verme konusunda oldukça cimridir, Ahmet’in isteklerini sürekli geçiştirir. İzin almak istediğinde onu acil yetişmesi gereken işler konusunda zorlayarak izin vermez. Ama Ahmet bu zorlamalara, para isteklerinin geri çevrilmesine bir türlü ses çıkarmaz. Piyasadaki en aranan, lakap sahibi edinmiş bir ustanın bu edilgenliğine anlam verilmez. Ahmet babasının “Zorlayacaksın patronu. Vermedi mi bi daha isteyeceksin” sözlerini de dinlemez veya yerine getiremez. Ahmet’in karakteri belki buna uygun değildir ama filmde bununla ilgili bir anlatım da bulunmaz. Ahmet’in hakkını aramamasının nedenleri de verilmemiştir. Ahmet uğradığı haksızlıklar ve bir türlü başaramamasının öfkesini içine atıp atıp durur. Ama bu durum sonunda felaketi olacaktır. Bu bölümün senaryosunu Ziya Öztan yazmıştı: “[Lütfi Akad] benden, bir paragraflık anının senaryosunu yazmamı istedi. Ha­yatımda hiç senaryo yazmamıştım. ‘Yazın!’ dedi. Tabii yazdım. Yazdığım senaryonun eksikleri olduğu çok belli. ‘Çekiyorum’ dedi. (…) Lütfi Bey, senaryonun eksikliklerini bizim üzülmememiz için fark ettirmeden düzeltiyordu.”[iv]

Nişanlısı ondan ayrılınca Ahmet’te değişimler baş göstermeye başlar. Daha sinirli, çabuk öfkelenen biri olur çıkar. Çıraklarına bağırır, artık işini iyi yapmaz olur. Durduk yere işini bırakır gider. Sonda bu tutumundan dolayı patrondan azar işitince iyice delirmiş halde adamı çekiçle kafasını eze eze öldürür. Filmin sonunda Ahmet’i çekiç tuttuğu eli bağlanmış ve hala titrer halde deli hastanesinin bahçesinde dolaşıp dururken görürüz ve film biter.

Çekiç ve Titreşim’in en önemli anlatımlarından biri olan ses olgusu, ne yazık ki filmde pek de etkili bir şekilde kullanılmamıştır. Bu sesler tek bir rüya/hayal sahnesi dışında hep arka plan sesleri olarak var olurlar ve rahatsız edici olduklarını karakterler söylemese seyirciler farkına bile varmayacaktır. Ahmet’in giderek delirmesi sırasında doruğuna ulaşması gereken etkili ses efektleri yoktur. Bunun dışında, eğitimsiz ve düşük gelirli bir ailenin yaşadığı çileleri, sıkıntıları, bu ailelerde yetişen bir çocuğun hangi koşullar ve güdümler altında kalmak zorunda kaldığını çok etkili bir anlatımla veren Lütfi Akad, sinemasının en iyi örneklerinden birine imza atmıştır.

Kuma

Köyünde evlenip iki çocuk babası olduktan sonra Almanya’ya çalışmaya giden ve orda bir sevgili edinip Türkiye’ye ilk ziyaretinde onu yanında getiren Mustafa’nın öyküsüdür Kuma. Mustafa köye döner, anne babasının elini öper, getirdiği sevgilisini de tanrı misafiri diye tanıştırır. Bu misafirlikten hoşlanmayan anne baba, yine de önce bir şey demez ve Helga’yı hoş geldin diye karşılarlar. Bu sırada sırtında kestiği saplarla iki büklüm eve yaklaşan Mustafa’nın karısı Elif görülür. Bu sahne başlı başına tüm filmi özetler: Yabancı sevgiliyle gününü gün eden ve karısını aldatmış olmaktan vicdan azabı çekmeyip üstüne karısının ve çocuklarının yanına getiren erkek ve ailenin tüm yükünü sırtlamış, bu yükün altında ezilmiş olan kadın…

Alman sevgili Helga Anadolu köy kadınını simgeleyen Elif’ten daha güzel değildir, ama daha bakımlıdır. Makyaj masası önünde türlü çeşit yüz kremleri, makyaj malzemeleri, peruklar denerken görülür. Helga erkeğin daha çekici bulduğu kadındır. Elif ise iş yükü altında ezilmiş, bakımsız haliyle artık Mustafa için bir arzu nesnesi olmaktan çıkmıştır. Elif artık “sadece çocuklarının anasıdır.”

İlk başta misafir hakkında pek konuşulmaz. Helga aile üyelerine getirdiği hediyelerle de onlardan sempati toplar ama Mustafa’nın evli olduğunu bile bile buraya gelmiş olmasından dolayı o da bir vicdan azabı çekmektedir. Yine de Mustafa’yı sevdiğinden bu saçma durumu görmezden gelmeye çalışır. Mustafa ise görüp görülebilecek en sığ(ır) erkek karakterlerden biri sayılabilir. Yıllar sonra köye dönmüş olmasına rağmen filmin ilk 40 dakikası boyunca bir kez bile karısıyla konuştuğu, onla yüz yüze geldiği görülmez. Çocuklarıyla da hiç ilgilenmez. Helga’yı gezdirmekle vakit geçirir. Karısıyla iki laf bile etmezken, ona tek bir hediye dahi getirmemişken; Helga belki yerel yemekleri sevmez diye Almanya’dan konserve yemekler getirmiştir. Onun bu inanılmaz vurdumduymazlığı karşısında anne-babası, arkadaşları onu uyarıp yaptığının yanlışlığını hatırlatsalar da Mustafa onları duymazlıktan gelir.  Elif ise sessiz kalır olanlara, yanlarında durmamaya çalışır, yaşadığı yıkımı içine atar. Çamaşır yıkama bahanesiyle ırmağa gidip uzun uzun suların akışına bakar.

Çileli Anadolu kadının bir ağıt gibi acıklı ama onu kutsayan bir çekimi bulunur filmde. Elif’le birlikte üç kadının daha, eşekler üstünde ırmak dönüşünde ilerleyişlerini gösteren bu sahnede hem Sarper Özsan’ın müziği hem de Gani Turanlı’nın müthiş çekimleri eşliğinde Türk Sinemasındaki en güzel resimlerden biri ortaya çıkmıştır. İnsanın başa sarıp sarıp izleyesi gelir. Kadınlar hiçbir eylemde bulunmaz, sahnede başka hiçbir şey olmaz ama buna rağmen kadınların yüzyıllar boyunca karşılaştıkları sorunlarla yaşama çabaları bu kısacık sahneyle içinize işleyiverir.

Filmde bu şekilde yaşanan değerbilmezlik ve ihanete susulan durum sırasında, Kapadokya’ya gelen bir turist kafilesi de görülür. Komik bir sahnede; tur rehberi otobüsteki turistlere etrafı göstererek bir şeyler anlatırken, onun gösterdiği yerlere topluca kafalarını bir o tarafa bir bu tarafa çevirerek bakan turistler sizi nerdeyse güldürür. Rehberli gezilerde, hesaplı kitaplı, yalnızca görülmesi istenenlerin gösterildiği bir gezi planına uyan turistlerin hali görülür. Bu turistler, ülkenin harikalarını, eşsiz güzelliklerini görmüş olurlar ama gezdikleri turistik yerlerden başka bu diyarda gerçekten neler olup bittiğini veya ülkenin içini göremezler. Turist kafilesi bu şekilde üstün körü ülkeyi gezip görürken, Helga içerde ne olup bittiğini görme şansına sahiptir.

Turist kafilesiyle karşılaşıp kendi memleketlisi turistlerle hemen kaynaşıp  onlarla vakit geçirmeye başlayan Helga’nın bu tutumu Mustafa’nın canını sıkmaya başlar, onun sokaklarda tek başına yürümesi, tarihi kiliseye gidip dua etmesi bazı şeyler düşündürür. Filmin sorunlu anlatımı da bu noktada ortaya çıkmaya başlar. Çünkü Mustafa Helga’yla olan kültür farkının ayırdına yeni varmış gibi onunla Türkiye’de birlikte olmasının imkansız olduğunu düşünmeye başlamıştır. Ona bir an önce gidecekleri sözünü verir ve bu sorundan kaçarak kurtulmayı düşünür. Ama Helga ülkenin dış güzellikleri yanında, içeriyi de görmüştür. Mustafa’ya bir mektup yazarak habersiz şekilde turist kafilesiyle Almanya’ya geri döner. Mektupta şöyle demektedir. “Sevgili Mustafa; Almanya’da olmak istiyorum. Senin memleketin çok güzel… Eşin çok güzel, sen çok iyi bir arkadaşsın. Ailen ve çocukların çok çok iyi… Kapadokya çok güzel, Türk insanı çok cana yakın, ama… Helga.”

“Ama”dan sonrasına gerek yoktur çünkü film boyunca o “ama”yı görmüşüzdür. Bunun üzerine Mustafa bir karar verir, anne-babasına Almanya’da işlerini halledip kesin dönüş yapacağını ve artık ailesiyle birlikte olacağını, bir yabancıyla birlikte olmasının zor olduğunu söyler. “Hayır yok bize oralardan… Ne de oraların insanlarından. Biz bağdaşamayız.” Bu sözler anne-baba tarafından onaylanır. Ama film de bu söylemi onaylamış olur. Başka bir kültürle ilişkileri, biz onlarla olamayız diyerek kestirip atmayı, yüz dönmeyi savunarak filmin anlatımı yara alır. Mustafa’nın özüne, kendi kültürüne, Elif’e ve ailesine dönme kararı olumlanır ve seyircinin Mustafa’yı affetmesi istenir ama Mustafa’nın söylediklerini affetmemiz mümkün değildir. Zaten bu geri dönüş kararından habersiz olan Elif, onun gideceğini öğrenince bir düzenek hazırlar ve kapı açılınca ateşlenecek olan bir tüfeğin önüne oturarak Mustafa’yı içeri çağırır. Mustafa ona geri geleceğini söyleyemeden kapıyı açar ve tüfek ateşlenir.

Öykü burada sona erer, anlatıcı, Mustafa’nın çıkarıldığı mahkemede beraat ettiğini ama yargıçla Mustafa arasında şu konuşmanın geçtiğini söyler:

– Seni cezalandıracak bir yasa biliyor musun?
– Hayır, bilmiyorum efendim.
– Ne yazık ki ben de bilmiyorum…

Anlatıcı aynısını biz seyircilere de sorar. “Seni cezalandıracak bir yasa biliyor musun?… Ben de bilmiyorum.” Böylece tüm seyirciler Elif’in katili olmuş olurlar. Tetiğe basmamış ama Anadolu kadınını öldürmeye neden olan toplum suçlanır. Fakat sayın anlatıcı seyircileri suçlarken tanımını eksik bırakmıştır. Kadınları bu kıyımlar, acılar içinde bırakan yalnızca erkekler ve buna engel olmayan toplum mu? Toplumu yönlendiren din ve din çerçevesinde oluşturulmuş baskıcı gelenekler, siyasal güçlerin çıkarları uğruna bu gelenekleri desteklemesi, ekonomik ve eğitimsel açıdan toplumu ve kadınları baskılamaya devam etmesi, kadını Mustafa’nın Helga’ya çıkıştığı gibi “evinde oturması gereken” diye tanımlaması, bu filmden nerdeyse 40 yıl sonra hala devam ettirilmeye çalışılan olgulardır. Suriyeli mültecilerin durumlarından faydalanarak, Güneydoğu’da ikinci üçüncü eş almalar artmış durumda. Kuma filminin halen güncelliğini koruyor olması, Türkiye’deki değişmeyen sorunların neden değiştirilmek istenmediği konusunda tüm toplumu uyandırmalı.

Yasağın Nedeni İdam Cezası Karşıtlığı mı?

Yazının başında Lütfi Akad’ın, filmlerin idam cezasını eleştirdiği için yasaklandığını söylediğini görmüştük. Fakat şimdiye kadar anlatılan üç filmde görüldüğü üzere hiçbirinde böyle bir eleştiri, ima yoluyla bile yoktur. İlk film Emekli Başkan’da sanıklardan birinin haksız yere idam cezası alması bile bu ceza türüne bir eleştiri sayılamaz. Emekli Başkan filmi, yargılamanın ne kadar titiz bir şekilde yapılması gerektiğiyle ilgilidir. Sanığın idam veya müebbet hapis cezası alması öykü açısından hiçbir fark yaratmaz. Çekiç ve Titreşim ve Kuma filmlerinde zaten idam cezası hiçbir şekilde anılmaz. İdam cezasını doğrudan ana konusu edinmiş olan film, Isı adlı son filmdi. Acaba yasaklama yalnızca bu film yüzünden mi yapılmıştı? Eğer öyleyse neden yalnızca Isı filmi yasaklanıp da diğerleri gösterilmedi? Çünkü 1989 Mayısında da, gösterilen bu üç filmden sonra dördüncüsü yine yayınlanmayacaktı… 30 Mayıs’ta gösterilmesi gereken Isı filmi yerine, Türk sporcuların çoktan elendiği Avrupa Boks Şampiyonası karşılaşmaları gösterilmişti.

Serpil Akıllıoğlu, Bir Ceza Avukatının Anıları dizisinin yapımcısıydı, 10 yıl sonra TRT Genel Müdür Yardımcılığına getirilince bu dizinin yayınlanabilmesinde büyük pay sahibi oldu. O zaman TRT’nin başında olan Cem Duna da önceki yıllara göre daha özgürlükçü bir yönetim anlayışına sahipti. Dizinin yayınlanması kararını vermişti ama dizi yayınlanmaya başlamadan bir hafta önce istifa etmiş bulunuyordu. 1989 yılının mayıs ve haziran aylarında TRT’nin başına geçecek yeni isim bir türlü belirlenememişti. Çünkü dönemin başbakanı Turgut Özal, kendine ve hükümetine yakın bir ismi TRT’nin başına geçirmek istiyor ama seçtiği isimlerle Radyo Televizyon Kurulunun belirlediği isimler uyuşmuyordu. TRT o zaman da “yasakların, baskıların, kendi kendine koyulan sansürlerin titreştiği” bir kurumdu.

Yasaklar ve baskılar yalnızca televizyonla sınırlı değildi. Örneğin Turgut Özal’ı eleştiren bir yazı dizisi kaleme almış olan Bekir Coşkun’un yazıları mahkeme tarafından durdurulmuş, daha sonraki “Saltanat Kayığı” yazısının yayınlandığı Sabah gazetesi Özal tarafından toplatılmıştı. Gazetelerde Özal’ın hedef gösterdiği gazetecilerle ilgili haberler yayınlanıyordu. 1 Mayıs 1989’da göstericilerin üzerine polisin ateş açmasıyla katledilen Mehmet Akif Dalcı’nın ölümü, “Özal suçladı, polis vurdu” başlığıyla verilmişti. Yani yasaklama, sansür ve baskı konusunda değişen hiçbir şey yoktu.

Darbenin ardından 9 yıl geçmesine rağmen hala yasaklı kalmaya devam eden Isı filmi neden bu kadar sakıncalıydı? Bu filmin gösterilmesi için bir 4 yıl daha geçmesi gerekecekti…

Isı

Isı, bir idam mahkumunun son saatlerini ve bu sürede infazın gerçekleşeceği cezaevinde yaşananları anlatır. Neden ölüm cezasına çarptırıldığını bilmediğimiz mahkum, gardiyanlar ona yemeğini getirdiğindeki duruşlarından ve bakışlarından bunun kendisinin son yemeği olduğunu anlar. Cezaevindeki diğer koğuşlardaki mahkumlar da bilmemelerine rağmen sanki bir şekilde hissetmişler gibi uyumazlar ve gece boyu Kırşehirli Çekiç Ali lakaplı Ali Ersan’ın türkülerini çalıp söylerler. Cezaevi personeli, müdür, gardiyanlar, hizmetliler, 4 yıl sonra tekrar çağrılan cellat, imam, adalet doktoru, mahkeme üyesi, mahkumun avukatı vd. gece boyu demli çaylar içip sigara yakıp söndürerek yağmurlu geceyi garip bir sakinlik ama aynı zamanda az sonra gerçekleşecek infazın dehşetini de içten içe yaşayarak geçirirler.

Dışarıdaki şiddetli yağmura rağmen bahçeye darağacı kurulur, zabıt katibi karar suretini hazırlar. Mahkum giderek ölüme yaklaştığı saatlerde bazen düşünceler içinde oturur, bazen uyumaya çalışır, yan koğuşta çalınan türküleri dinler. İlk başta kendisine verilen yemeğe dokunmayan mahkum bir ara, yaşamda kalma dürtüsünü sergilercesine yatağından fırlar ve yemeği açlık içinde yemeye başlar ama o sırada onu izleyen gardiyanı görünce yaşama tutunma eyleminin anlamsızlığını tekrar hatırlayarak tabağı fırlatır atar.

Mahkumun film boyunca hiç konuştuğu duyulmaz. İdam sehpasına çıkmadan önce avukatı son görüşmesinde ne dediğini bize aktarır. Mahkum ondan elini tutmasını istemiştir. Mahkumun elinin ne kadar soğuk olduğundan bahseder anlatıcı, “Elimi tut dedi tuttum. Adam soğuyordu. Eğer insanın ölmeden nasıl soğuduğunu bilmezseniz, ölümü de cesaretle savunabilirsiniz. Öyle ya… herkesin ısısı kendine.” der ve film sonlanır.

Isı, dışarıdaki yoğun yağmur, rutubetini seyirciye hissettiren hapishane koridorları, görevlerini yapmakta olan ama kim olursa olsun az sonra bir insanın hayatına son verilmesine tanık olacak kişilerin ister istemez girdikleri hüzünlü ruh halini yansıtan bir anlatıma sahiptir. Filmde ilginç hiçbir şey yaşanmaz ama yine de her anını ilgiyle izlersiniz. Isı, belli bir vurgu yapmadan yalnızca yargı erki tarafından verilen ölüm cezasının gerçekleştirilmesini ayrıntılarıyla göstermeyi ve hem idam edilenin hem de idam edenin bu olay karşısındaki tutum ve hallerini göstermekle yetinir. Seyircilerin yargılama eylemine girişmesine izin vermez. Mahkumu tanımadığımız için onun ölecek olmasına üzülürüz; ölüme an be an yaklaşmasını, darağacına gidişini görmekten dolayı yaşanır bu üzüntü. Yasaklayıcıların yaşanmasını istemediği şey de buydu işte: İdam mahkumuna acımamalıydık. Bunun bir film olduğunu ve gerçek bir mahkumla ilgisi olmadığını kavrayamayan yasaklayıcılar, kurgu olsa bile insanların bu konuda düşünmelerini istemiyordu. İdam cezasına çarptırılmış bir adamın ölüme yolculuğunu gösteren film yasaklanarak güya bu konuda bir kamuoyu oluşması engellenmişti. Ama bu engelleme 1980’de mi başladı? Özal hükümetinin devam ettirdiği darbe yasaklarıyla mı sürdü?

Isı filminin gösterilmeyeceği aslında daha darbe yapılmadan önce belli gibiydi. Dizinin yapımı TRT yönetimince pek çok kez yavaşlatılmaya ve durdurulmaya çalışılmıştı. “Bürokrasik engellerle”, yapımın üç bölümü; Emekli Başkan, Kuma ve Isı proje başladıktan bir yıl sonra hayata geçirilebildi. Yapılması planlanmış olan son iki film yaptırılmadı. İlk başta onayı alınmış olan diğer 5 film projesi ise zaten çoktan elenmişlerdi. Yani Bir Ceza Avukatının Anıları dizisi, zaten TRT’nin hükümetin maşası haline gelmiş olmasından ötürü yıllardır sürdürdüğü sansürcü ve yasakçı tavrının bir sonucu olarak yasaklanmaya mahkum durumdaydı. Tarihinde belki de yalnızca İsmail Cem döneminde çağdaş bir yüze kavuşan TRT, hükümetlerin propaganda aracı olmaktan bir türlü kurtulamamıştı. Bu propaganda yalnızca Isı filmini değil diğerlerini de yasakladı, çünkü Emekli Başkan; yargının titiz olması gerektiğini söylerken bu titizliği göstermeyen yargıyı rahatsız edecekti. Çekiç ve Titreşim; çocuk işçileri, geçim sıkıntısı içinde kıvranan, doğru dürüst eğitim verilememiş halkı gösterecekti. Kuma; kadının onurunu ayaklar altına alan bir geleneği yererken aynı zamanda kadının yalnızca bir anneye ve ailedeki hizmetçiye indirgenmesini eleştirerek kadınları da uyandırmaya kalkacaktı. Tüm bunlar sansürcü, baskıcı, yasaklayıcı yönetimlerin on yıllardır sürdürdüğü ve eleştirilmesine göz yumamadıkları gerçeklerdi.

Bir Ceza Avukatının Anıları dizisi nihayet yayınlanmaya başlayacağı zaman bu filmlerin 10 yıl önceki olanaklarla çekildiği için eski gözüktüğü, eğer bugünün şartlarında çekilseydi çok daha güzel olabileceği söylenmişti. Oysa dört film de gücünü, teknik olanaklarından değil, içerdikleri düşünce ve sinemasal anlatımlarından alıyordu ve bugün de hemen hepsi zevkle izlenecek yapımlardır. Daha da önemlisi, 1979’da yapılmış bu filmlerde anlatılan sorunların, daha da artmış halde güncelliğini koruyor olmasıdır.

[i] Cumhuriyet, 9 Mayıs 1989, Serpil Akıllıoğlu ile yapılan röportajdan

[ii] Işıkla Karanlık Arasında, Lütfi Akad, 2004

[iii] Milliyet, 19 Mayıs 1989

[iv] 10 Yönetmen ve Türk Sineması, Hazırlayan: Ertekin Akpınar, 2005 

Yazar hakkında: Murat Kirisci

1979 yılında Aydın’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Radyo-TV Bölümünü birincilikle bitirdikten sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV bölümünden 2008 yılında mezun oldu. 2000 yılında ilk kısa filmi olan “Bebek”le Altın Portakal Jüri Ödülü ve Seyirci Ödüllerini kazandı. 2006’da ilk 3D animasyon filmi olan “Gazap”, IAF İstanbul Uluslararası Animasyon Festivali Jüri Ödülü ve Yıldız Kısa Film Festivali En İyi Animasyon Film ödüllerini aldı. Senaryo ve yönetmenlik çalışmalarının yanında 2013’ten beri Öteki Sinema’da sinema üzerine yazılar yazıyor.

Bir yorum var

  1. Hocam merhaba,

    Hakkında hiçbir şey bilmediğim bir konuya ilişkin keyifle okuduğum ve hayli faydalandığım bir yazı oldu. Bir yerlerde bulabileceğimi düşündüğüm bölümleri henüz izlemesem de, izlemiş kadar oldum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: